|
|
ÜRDÜN
Güncelleme tarihi
: 03.11.2005
Yer : Nuweiba (Sina) / Mısır
Gün : 19
Yapılan yol : 3,531km
Daha fazla beklemeden Ürdünle ilgili anılarımı yazmalıyım. Yoksa, aldığım
sesli ve yazılı notlar dışında kafamdakileri toparlamakta güçlük çekeceğim.
Ne de olsa notlar sadece hatırlamama yardımcı olmak için. Üzerinden daha
fazla zaman geçerse, o notlar benim için anlamsız birer karalama ya da
lakırdıdan ileri gidemeyecekler.
Suriye'den sorunsuz bir çıkıştan sonra, yine sorunsuz bir şekilde Ürdün'e
girdim. Burada Allah'tan "dizel vergisi" gibi bir uygulama yok.
Yapışkan "muameleciler", "bahşiş" isteyenler de...
İşler son derece sıradan bir prosedür olarak uygulanıyor, olması gereken
biçimde. Önce triptik işlemleri yapılıyor. Triptik belgenizi (Carnet de
Passage en Douane) alıp damgalıyorlar. Girişte koparılması gereken kuponu
damgalamayıp, koparmıyorlar da. Böylece belgenin bir sayfası mundar oldu
bile. Şimdi çıkışta ne yapacaklarını merak ediyorum. Çıkış damgası vuracaklar
mı, yoksa, mundar olan sayfa, "mundar" olduğuyla kalıp, Ürdün'den
bir anı, benim cebimden de giden bir triptik sayfası karşılığı olarak
anılara mı gömülecek? Göreceğiz. Neyse! Arkasından gümrük kontroluna giriyorsunuz,
öyle alışılmış ve sıradan, basit bir kontrol olduğunu sanmayın sakın ha.
Binek arabalara ayrılmış yaklaşık 3 şerit genişliğinde ve 20-25m uzunluğunda
bir geçit düşünün. Geçidin her iki tarafında kaldırımlar, kaldırımların
üzerinde de mermer, uzun bankolar var. Yolun her iki tarafına dizilmiş
arabalar vardı, ben de içlerinden -kendimce- kısa olanı seçip peşisıra
park ettiğimde. Araçların hepsi, bagaj kapakları, kapılar ve motor kaputlarının
istisnasız tamamını açmışlar, içerideki tüm çanta, bavul, naylon torba,
el çantası, her ne varsa hepsini de kenardaki mermer bankolara dizmişler
ve ellerini önlerine kavuşturmuş bekliyorlar. Bir görevli memur (sanırım
gümrük muhafaza memuru) tek tek tüm araçların içini (koltuk altları da
dahil), bagaj, stepne bölmesi, motor bölümü, çamurlukların içleri v.s.
inceliyor, kapı ve çamurluklara eliyle vurarak -sanırım sesinden- birşey
gizlenmiş olup olmadığını kontrol ediyordu. Araçla ilgili incelemeden
sonra sıra bagajlara geliyor, tüm çanta ve torbaları açıp, bazılarının
içindekileri döküyor, fermuarlı tüm gözleri de ayrıca yokluyordu. Tüm
bunları görünce, arabayı tornistan edip Türkiye'ye doğru yola çıkmayı
düşündüm bir an. Sonra hatırıma Andy ve Claire'in anlattıkları gelince,
şansımı denemeye karar verdim. Kuyruğa girdiğimde önümde, her iki sırada
toplam 3 araç vardı ve araçların içindeki -toplasanız- 10 adeti geçmeyecek
sayıdaki çanta, valiz ve torbanın ve araçların incelenmesi de yarım saat
kadar sürdü. Bu arada, her aracın incelemesi tamamlandıktan sonra görevli
bana doğru dönüp, bir bana, bir de arabama göz atıyordu. Ne anlatmak istediğini
çözemiyordum ama, kapıları açık olmayan tek araç bendimkiydi ve sonunda
bu ayrıcalığın dozunu biraz yumuşatabilmek için -hiç olmazsa- motor kaputunu
açtım. Bagaj kapısı ve diğer kapıları açmamın hiçbir anlamı yoktu, çünkü,
bende de diğerleri gibi bir araştırma başlarsa, onları açmış olmamla kazanılacak
süre, toplam inceleme süresine oranla minik bir küsurat olacaktı. Sıra
bana gelmişti. Omuzlarımı iyice düşürdüm, yüzüme, son derece masum ve
gülümsemeye çalışan ürkmüş bir insan ifadesi takındım. Görevli yanıma
yaklaştığında "Salâm aleykum" (son "kum" hecesi "deniz
kumu"nda olduğu gibi söylenecek) deyip elimle, arabanın tek açık
kısmını, motoru gösterdim. Yemedi! Arkaya doğru seğirttiğinde, artık omuzlarımı
düşürmek için fazla çaba harcamama gerek kalmamıştı. Ayağının tekini benim
"yarım tamponlar"dan birine dayayıp elindeki formu doldurmaya
başladı: plaka numaram, ismim... Ben bu arada bagaj kapısını açıp içerinin
hal-i pür-melalini göstermeye çalışıyorum. Ancak o ne! Adam formu doldurdu,
bitirdi, imzaladı ve koparıp bana uzattı. Nasıl yani? Bitti mi? "Tamam
mı?" diye sordum adama "Yes, sir!" dedi, "Gidebilirsin".
"Şukran!" deyip atladım arabaya. Pencereye vurup, kaputu kapatmam
gerektiğini söyledi. Doğru ya, öyle gidemem.
Aracın pasaportuma keydedilmesi, bunun için gereken sigortanın yaptırılması
(sigortacının "Cuma"dan dönmesini bekledim, yarım saat kadar)
v.s. işlemlerle 28 Ekim Cuma günü saat 14:00 gibi Ürdün'e girdim.
Akşam konaklamam Amman'da olacaktı ama, yolda Jerash'a uğramayı planlıyordum.
Aslında daha önce programımda Um Qais de vardı, Ürdün için "görülmesi
gerekenler" listesinde var olan. Ancak -daha önce de belirttiğim
gibi- tarih ve arkeolojiye olan merakım, aynı gün içerisinde iki Roma
şehri kalıntısı görmeye "tahammül" edecek düzeyde olmadığı gibi,
bunların her ikisini aynı güne sığdırmam pratik olarak da pek mümkün görünmüyordu.
Aslen Jerash -elimdeki kaynaklara göre- Um Qais'e oranla daha "görülmeye
değer" izlenimi veriyordu ve ben de onu seçtim.
Jerash
(Gerasa) :
Tarihi çok daha eskilere dayanıyorsa da, şehrin
üne kavuşması Büyük İskender'le başlıyo(M.Ö.333) . Gerasa, M.Ö.64 yılında,
General Pompei'nin sayesinde Roma İmparatorluğu topraklarına dahil ediliyor.
Bu arada şehir, Nabatean'larla ticaret, Ajlun bölgesindeki demir madenleri
ve tarım sayesinde zenginleşiyor. İmparator Trayan, Nabatean Krallığı'na
son verdiğinde (M.S.106), bu durum Gerasa'nın ekmeğine yağ sürüyor ve
zenginliği daha da artıyor. Şehir, yeniden ve Roma Krallığı karakterinde
inşa ediliyor. İmparator Hadrian'ın 129 yılındaki ziyareti için iyice
"makyajlanan" şehrin girişine hadrian adına bir Zafer Tâk'ı
yapılıyor.
Sütunlu Yol ve Artemis Tapınağı girişi - Gerasa
Şehrin hayatındaki zirve, 3. yüzyılda Roma İmparatorluğu'nun
Kolonisi olarak ilan edilmesiyle oluşuyor. Ancak bu mutlu günler çok uzun
sürmüyor ve önce Palmyra'nın ortadan kalkması, arkasından kervan taşımacılığının
gözden düşmesi ve deniz ticaretinin önem kazanmaya başlamasıyla Gerasa
gözden düşmeye başlıyor. Daha sonraki dönemde şehirde en önemli değişiklik,
Hristyanlığın kabul edilmesiyle, Justinien tarafından şehirde yedi kilise
yaptırılması... 12. yüzyılda bir süre Haçlı garnizonu olarak kullanılan
şehir, daha sonra tümüyle terkediliyor, ta ki 1878'de Rusya'dan kaçan
Çerkezler'in gelişine kadar.
Jerash'tan ayrılıp sakin bir yolculukla aksamustu saat 17:00 cıvarında
Amman'a vardım. Lonely Planet'dan gözüme kestirdiğim Dove Hotel'i pek
fazla uğraşmadan buldum.
Amman (Aman ha!) :
Lonely Planet'da orta sınıf oteller kategorisinin "fiyatına göre
en uygun oteli" olarak değerlendirilmiş olması ve belirtilen fiyat
aralığı çok cazip göründü bana, Dove Hotel'in. Bulunduğu yer büyük oteller
ve büyükelçiliklerin bulunduğu ve genelde diplomatik personelin oturduğu
Jebel Amman (Amman Dağı/Tepesi) isimli bölgeydi. Aslında, şehrin hareketli
merkezine biraz uzak ve -tabii- çok da sakin... Biraz Ankara'nın Gaziosmanpaşası'nı
andırıyor yani... Arabamı otelin önünde parkedip de otele asılı "Best
Western" tabelasını görünce açıkçası etkilenmedim de değil. Hele
otelin altında (bodrumunda) asılı ışıklı "Irish Pub" tabelası
daha da çok "ilgimi" çekti.
Otelden içeri girdiğimde, hele odayı gördüğümde biraz hayal kırıklığına
uğramadım değil ama, hem o saatten sonra başka bir otel bulmaktaki güçlüğün
farkında ve biraz da yorgun olmam nedeniyle hakkıma razı olup kalmaya
karar verdim. Ancak hayal kırıklığım -önce- akşam Irish Pub'a indiğimde
(daha çok bir Jordish Bar'dı), daha sonra da ertesi sabah duş aldıktan
sonra elime aldığım banyo havlusunun rezalet derecedeki pisliğini farkettiğimde
doruk noktasına ulaştı. Verdiğim paranın karşılığını alamadığıma mı, odayı
tutmadan farketmediğim bu aksaklıklar nedeniyle "enayiliğime"
mi yanayım, bilemedim. Aslen, Amman'da kalmak ekspedisyonerlerin hiç yapmadığı
birşey. Üç nedeni var: Amman görmek için o kadar ilginç özellikleri olan
bir şehir değil, bir. Konaklama imkanları çok pahalı olan bir kent (benim
örneğimde olduğu gibi fiyat/kazanç oranı, müşteri aleyhine çok yüksek),
iki. Üçüncü ve sonuncu olanı -ki esas önem taşıyanı(ymış)- ise
Amman'da araba kullanmanın dayanılmaz yıpratıcılığı. Parantez içindeki
son heceyi kalın harflerle yazmamın nedenini şimdi anlatacağım.
Efendim, dediğim gibi Amman benim gibilerin kalmayı tercih etmedikleri
bir kent, aslında. Benim Amman'da kalmak istememin iki nedeni vardı. Buraya
kadar gelip de "ülkenin başkenti Amman'ı görmedim" demek istemiyordum
ve iki gece kalıp bu arada birikmiş notlarımla Suriye anılarımı tamamlamak
istiyordum. Dove Hotel'e yerleşip, baştaki "hafif şiddetteki"
hayal kırıklığını yaşadıktan sonra; hem şehri akşam biraz gezmek, hem
"otantik" bir akşam yemeği yemek, hem de ertesi akşam için kendime
daha "kabul edilebilir şartlarda" bir otel bulmak için arabayla
dolaşmaya karar verdim. Vermez olaydım. Amman, İstanbul gibi, Roma gibi
başta 7 büyük tepe üzerine kurulmuş, şimdi ise toplam 19 tepe üzerine
yayılmış bir kent. Ama tepeleri öyle bizim bildiğimiz "İstanbul Tepeleri"
ya da "Roma Tepeleri" gibi sanmayın sakın. Özellikle bazıları
birbirlerinden derin vadilerle ayrılmış ve bu derin vadilerde de yerleşim
var. Dolayısıyla, şehrin içindeki tüm yerleşim bu vadi ve tepelere adapte
olmuş şekilde. Anlayacağınız, şehirde şöyle düz bir hat üzerinde, bir
ucundan baktığınızda öbür ucu görülebilecek ip gibi bir cadde ya da sokak
bulmak mümkün değil. Sokaklar (ve caddeler) genellikle hep kıvrılarak
devam ediyor ve bu sırada sizin de başınız ve navigasyonunuz dönüyor tabii.
"Allahtan GPS'im açık ve Dove Hotel'in yeri işaretli" diye avutuyordum
kendimi başta. Ama bunun fazla bir anlamı olmadığını daha sonra "acı"
bir şekilde öğrendim. GPS'ten otele yaklaşık 150m bir mesafede olduğunuzu
görüp "eh vardık neyse" diye seviniyorsunuz. Arabanın burnunu
o istikamete giden bir sokağa yönlendiriyorsunuz ve bir anda... Sokak
bitiyor! Evet, sokak bitiyor ve bittiği yerden "aşağıya" baktığınızda
yaklaşık 100m'lik bir vadinin dibinde yollar, evler, şehrin bir diğer
kısmı ve vadinin karşı tepelerinde de sizin varmak istediğiniz yerler.
Ama otele mesafe 150m, doğru. Yanlış olan, arada 150m genişliğinde bir
vadi olması. "Öbür tarafa" nasıl geçerim, diye vadinin şöyle
bir sol tarafındaki ucuna doğru, bir de sağ taraftaki ucuna doğru bakıyorsunuz.
Gözünüze, sizin tarafınızdan aşağıya inen, karşı tarafta da yukarı çıkan
birkaç yol kestirip, kerteriz alıp, atlıyorsunuz arbaya, o yolları bulmak
için hareket ediyorsunuz. Ancak o sokaklara ya da caddelere varmak ne
mümkün. Amman'da neredeyse her sokak ve cadde (en büyük ana caddeler hariç)
tek yönlü. O "tek yönler" sizi alıp bir anda bir başka yere
götürüyor, şehrin bir başka "tepesine". Şehirdeki seyahatime
başladığımda iftar vakti olması nedeniyle yollar bomboştu. Bu nedenle,
sokaklarda ve caddelerde gayet rahat bir şekilde dolaşabiliyordum. Ama,
"seyahatim"in ilerleyen saatlerinde insanlar oruçlarını bozup
da sokaklara dökülmeye başladığında bu iş de zorlaşmaya başladı. Artık
bazı yerlerde bir döngüye girip aynı sokaklardan defalarca geçmek zorunda
kalıyordum. Artık yüzlerce kez geçtiğim cadde ve sokaklardaki yol izleri
GPS ekranında o kadar çoğalıp kalınlaştı ki, artık elle hissedilebilecek
kabarıklıklar oluşmaya başladı ekranda. Biraz daha uğraşırsam kabartma
bir Amman şehir haritası çıkartabileceğim. Ama bunda sokaklar kabarık,
binalar çukur gözükecek.
Seyahatime -dinlenmek ve karnımı doyurmak için- bir ara verip bir bankanın
ATM'sinden para çektim ve "otantik" bir KFC (Kentuck Fried Chicken)'de
alevli bir "Hot Bilmemne" mönüsü ısmarladım. Acının ve yanında
içtiğim buzlu kolanın "yol sersemliğimi" bir parça yatıştırmasından
sonra elimdeki şehir haritasına bakarak kendime daha "bilimsel yöntemler"le
bir rota çizmeye başladım, bunun -tek yönlü yolların gösterilmemiş olması
nedeniyle- hiç bir işe yaramayacağını bile bile...
Amman'da kerteriz olarak alabileceğiniz çok önemli bir yer var: Şehre
kuzeybatıdan girip ve hatta herşeye rağmen şehrin merkezine doğru bir
süre düz olarak da ilerleyen, ama bir müddet sonra coğrafi şartlara yenik
düşüp dansetmeye başlayan Zahran Caddesi ve onun kavşakları. Eğer GPS'iniz
var ve bu caddeyi ve onun Circle (Daire) olarak adlandırılan (1st Circle,
2nd Circle,... ;sanırım 8'e kadar gidiyor ve şehrin merkezine en yakın
olanı 1'incisi) döner kavşaklarını işaretlediyseniz, "tümüyle"
kaybolmanız mümkün değil. Çünkü, bu kavşakları herkes "Circle"
olarak biliyor ve tabelalarda da "Circle" olarak yazılı. "Otantik"
yemeğimi de yedikten sonra haritada otelime ilk giderken döndüğüm "Circle"ı
bulup yola çıktım. Yaklaşık 1 saat kadar da o "Circle"a ulaşmak
için yolculuk ettikten sonra , zafere -zor olsa da- ulaşmanın verdiği
bahtiyarlık ve tatlı yorgunlukla kendimi Jordish... pardon Irish Pub'a
attım. Barın benden başka var olan 2 kişilik nüfusunun şehvetli göz süzmeleri
ve içeride çalan -İrlanda'yı pek hatırlatmayan- müzik, burada bira içmememin
hayatım için büyük bir kayıp oluşturmayacağı yönündeki düşüncemi güçlendirdiği
için otelin barına "terfi" etmeye karar verdim. Terfimin bir
"tenzil-i rütbe" olup olmadığından şüpheliyim, yine de. Şehvetli
olmasa da, Ramazan'da içki içme günahı işleyen birkaç Ürdün'lünün tedirgin
bakışları, izlenmekte olan bir futbol maçının sesi sonuna kadar açılmış
televizyon görüntüleri ve içerideki havanın satüre olması nedeniyle artık
katı hale geçmeye yüz tutmuş sigara dumanı altındaki yaklaşık 10 metrekarelik
bir enterne odasında 2 biraya kadar tahammül edebildim.
Amman'ın neden tercih edilmediğini şimdi anlıyorum artık. Gönül huzuruyla
söyleyebilirim ki; "Bu işi yamak isteyen sayın maceraperestler! Siz
siz olun, sakın Amman'a gitmeyin" ve ertesi sabah da (29 Ekim Cumartesi;
saat 10:00) -yine gönül huzuruyla- şehirden ayrılıyorum. Hedef Ölü Deniz
(Bah'r Lut) ya da bizim bildiğimiz adıyla Lût Gölü.
Amman'la ilgili son birkaç not : Amman'ın, Müslümanlar tarafından alınmasından
önceki adını biliyor muydunuz? Philadelphia! Mısırlı Ptolemiler'den Philadelphus'un
şehri M.Ö. 283-246 yılları arasında yeniden inşa etmesi sebebiyle bu adı
almış. Kervan yollarının üzerinde olduğu "eski güzel günler"in
geride kalmasından sonra 19. yüzyıla kadar küçük bir köy olarak kalmış,
1878 yılında, Rusya'daki zulümden kaçan Çerkezler'in buraya yerleştirilmesinden
sonra ve Osmanlılar tarafından Şam-Medine arasında meşhur Hicaz Demiryolu'nun
yapılmasının ardından bir anda yıldızı parlamış ve 1921 yılında Emir Faisal'ın
kardeşi Emir Abdullah tarafından Trans-Ürdün'ün merkezi ilan edilmesiyle
şimdiki başkent Amman'ın temelleri atılmış.
Ölü Deniz/Lût Gölü (Bah'r Lut) :
Lût Gölü, Ürdün, İsrail ve Filistin toprakları arasında, Kuzey -güney
doğrultusunda uzanan, uzunluğu (şu anda) yaklaşık 65km ve genişliği (yine
şu anda) 6 ila 18km arasında değişen bir iç deniz aslında. Zaten Arapçası
da, İngilizcesi de "deniz" olarak adlandırırken, biz "göl"
diyoruz, neden bilemem. "Ölü" adı, denizin suyunun %30 oranında
tuzlu olmasından (bu, okyanus tuzluluk oranınından 7 kat daha fazla) dolayı
-11 tür bakteri dışında- hiçbir canlının yaşamıyor olmasından kaynaklanıyor.
En önemli özelliği de, su yüzeyi seviyesinin deniz seviyesinden ("sıfır
metre" seviyesi) -şu anda- 410m daha aşağıda olması. Bunun sebebi
de, denizi besleyen düzensiz rejimli kısır Ürdün Nehri'nden akan suyun,
buharlaşma hızına karşı koyamıyor olması. Sonuç: Son 20 yıl boyunca su
seviyesi rakımı -392m'den -409m'ye düşmüş ve bu nedenle kapladığı toplam
alan da yaklaşık %30 (yaklaşık 300 kilometrekare) azalmış. Uzmanlar, durumun
bu şekilde devam etmesi halinde, 50 yıl içerisinde Lût Gölü'nün tümüyle
kuruyacağını belirtiyorlar. Bunun önüne geçmek için, Kızıl Deniz'den su
pompalanması için bir boru hattı döşenmesi konusunda çalışmalar yapılıyor:
Proje bedeli tahminen 6 milyar ABD Doları cıvarında.
Lut Gölü'nde güneş "kadersiz" Filistin'in
topraklarının ardından batıyor
Lût Gölü, tuz oranının bu kadar yüksek olması nedeniyle batması ve aynı
zamanda yüzmesi en zor deniz. Suyun üzerinde "oturabiliyorsunuz".
Yani "oturmak" tabii biraz abartı ama, başınız, kollarınız ve
bacaklarınız suyun dışında kalacak şekilde (hatta sırtınızın da bir bölümü),
sırtüstü vaziyette, bacaklarınızı bağdaş kurar bir şekilde kavuşturup,
ellerinizi dizlerinizin altında birleştirip suyun üzerinde durabiliyorsunuz.
Pozisyonu anlatmak da -sizin için- anlamak da biraz güç oldu herhalde.
Aslında bu pozisyonu, ertesi sabah suya girip görüntülemek istiyordum
ama, ertesi gün neredeyse fırtına şiddetindeki rüzgar nedeniyle girmek
mümkün olamadı.
Deniz suyunda ve dip çamurunda bulunan bir çok mineralin çeşitli tedavi
edici özelliği nedeniyle, insanlar bu suya girmenin yanında dip çamurunu
da vücutlarına sürerek "terapi" uyguluyorlar. Dipte yapışkan
bir çamur var ve bu çamurda bulunan bazı gevşek bölümler denize girerken
bacağınızın -neredeyse- kalça seviyesine kadar batmasına sebep oluyor.
Çıkmak için debelenirken, siz de ister-istemez Lût Gölü çamurunun tedavi
edici hassalarından nasibinizi alıyorsunuz. Sonra da o çamuru üstünüzden,
parmak ve tırnak aralarından temizlemek için çıldırtıcı bir süreç başlıyor
tabii.
Deniz suyundan çıktıktan sonra vücudunuzdun üzerinde -sanki turşu kabına
düşmüşsünüz gibi- kaygan ve ıslak bir katman oluşuyor. Bunun üzerinde
kurumasına müsaade ederseniz, bir süre sonra deriniz yanmaya ve renginiz
de beyazlaşmaya başlıyor. Bu şekilde daha fazla devam edemeyeceğinizi
anlayıp kendinizi hızla duşların altına atıyorunuz ve normale dönene kadar
da çıkmıyorsunuz.
Denize girmeden ve girerken dikkat etmeniz gereken birkaç husus var:
- Denize gireceğiniz gün kesinlikle traş olmayın. Ben girmeden yaklaşık
6 saat önce traş olmuştum. Yüzüme az miktarda değen deniz suyuyla cayır
cayır yandı.
- Sakın ola ki kafanızı suya sokmayın. Mümkünse bir yüzme gözlüğü ile
gözlerinizi deniz suyundan korumaya çalışın. Yoksa gözleriniz "biber
gazı" sıkılmış gibi oluyor.
- Yüzüstü yüzmeye çalışmayın. Çok komik görünüyorsunuz.
- Dalmayı aklınızdan dahi geçirmeyin. Zaten olmuyor.
Bazen "tuz" o kadar belli oluyor ki?
Lût Gölü'nün güneyinde, yaklaşık 10,000 hektar bir alana yayılı buharlaştırma
havuzlarına hergün pompalanan 1 milyon tondan fazla deniz suyunun buharlaştırılmasından
sonra kalan potas tuzu işlenip ihraç ediliyor. Yılda elde edilen 4 milyon
ton cıvarındaki potas tuzu, Ürdün'ün dünyanın en büyük potas üreticisi
ülkelerinden biri olmasını sağlamış durumda. Böylece Lût Gölü'nün neden
bu kadar çabuk küçüldüğünü de anlamış bulunuyoruz.

Tabela, deniz seviyesinin (0 metre seviyesi) burada
olduğunu söylüyor.
Ufukta, aşağıda hayal meyal seçilen ise Lût Gölü
Lût Gölü, Ürdün'ün kuzeyinde Suriye ve Lübnan sınırlarının kesiştiği bölgeden
başlayan ve Afrika'nın güney-doğusunda Mozambik'e kadar devam eden (ki
benim seyahatimin büyük kısmında bana yoldaşlık edecek olan) yaklaşık
5000km uzunluğundaki Afrika Büyük Yarık Vadisi'nin (Great Rift Valley
of Africa) doğal bir parçası ve dünyanın ıslanmadan ulaşabileceğiniz en
alçak noktası.
Lût Gölü kıyısı boyunca uzanan yolda ilerlerken birçok kez askeri kontrol
noktasından geçiyorsunuz. Her birinde -üzerinde makineli tüfek olan- bir
Humvee'nin ve birkaç askerin bulunduğu bu kontrol noktalarından hep güler
yüzlü, esprili ve hepsi az-çok İngilizce konuşabilen askerlerle şakalaşarak
geçtim. İstikamet Sultan Yolu'nu takiben Petra!
Sultan Yolu (At-Tariq as-Sultanî) :
Ürdün'ün, tarih boyunca çeşitli yerleşimcilere geçit oluşturmuş en önemli
yolu, Sultan Yolu. Şimdi de King's Highway (Kral Yolu) olarak ülkenin
kuzeyi ile güneyini bağlayan üç büyük karayolundan birisi. Ben de bu yolu
izleyerek Petra'ya ulaşmak istedim. Yolda, son Haçlı komutanı olan Renauld
de Chatillon'un mahkumlara yaptığı işkencelerle tanınan Karak Kalesi'ne
de uğrayıp -umarım- son Haçlı Kalesi ziyaretimi de yaptım.
Ancak "Sultan Yolu Projem", kendisine yolu sormak gafletinde
bulunduğum işgüzar bir polisin ya söylediğimi anlamadığından, ya da -kendince-
yardımseverliğinden (daha basit güzergaha yönlendirme dürtüsü) dolayı,
Tafila'da sona erdi ve yanlış yol tarifi nedeniyle, esas otoyol olan,
Çöl Otoyolu'na (Desert Highway) yönlendi(rildi)m. Neyse, bunu GPS'imde
farkettiğimde artık hava kararmaya yüz tutuyordu ve geri dönüp yeniden
istediğim yola girmem, karanlıkta Sultan Yolu'nda araba kullanmam demekti
ki, Tepelerde kıvrılarak giden bir yol için riskli gözüktü. Akşam saat
19:35'de Petra'ya girdim.
Petra :
Şimdiye kadar dünyada gördüğüm yerlerden beni bukadar heyecanlandıran,
bu kadar şaşırtan ve etkileyen az olmuştur. Eminim ilk üçe girdiğini söylersem,
abartmış olmam. Hatta, birinciliğe bile oturabilir, kafamda diğerlerini
tam yerleştiremedim açıkçası.
Petra Eski Yunanca'da kaya anlamına geliyor. Evet, Petra kaya demek. Zaten
öyle de. Her yer kumtaşı kayası. Yalnızca kaya görüyorsunuz.
Bölgeye M.Ö. 6. yüzyılda yerleşen ve esasen Arabistan'ın batısından gelen
göçebe asıllı Nabateanlar, başlarda yağmalar, daha sonra da bölgeden geçen
kervanlardan aldıkları yüksek vergilerle (bu da bir yağma yöntemi değil
mi) zenginleşmişler. Yine M.Ö.312'de Büyük İskender'in birlikleri tarafından
şehirde erkeklerin olmadığı bir anda yapılan kadın ve çocuk katliamına
misilleme olarak Nabateanlar da 4000 kişilik ordunun neredeyse tamamını
(50'si dışında) yok etmişler. Nabatean kralı II. Rabbel zamanında, Palmyra'nın
kuzeyde ciddi bir rekabet yaratıyor olması ile de krallığın zayıflaması
sonucu Petra M.S. 106 yılında Romalılar'ın eline geçiyor. Şehirde, Nabatean
yapılarına ilave olarak klasik Roma şehir yapıları kuruluyor: Sütunlu
yol, hamamlar v.s. Bizanslılar zamanında Petra'da piskoposluk kuruluyor
ve birçok Nabatean yapısı da Hristiyanlığın kullanımına uygun hale getiriliyor.
7. yüzyılda Müslüman döneminin başlamasıyla Petra gözden uzak, kendi halinde
bir yaşam sürüyor. 12. yüzyılda Haçlılar tarafından yapılan bir kaleden
sonra unutulan Petra'nın 19. yüzyılda yeniden keşfine kadar geçen sürede
varlığını tek bilenler Bedeviler. Petra'yı yeniden ortaya çıkartan ve
bugün bizlerin de görebileceği hale gelmesine ön-ayak olan kişi 'İbrahim'
Bruckhardt. Esas adı Johann Ludwig (ya da Jean Louis olarak da biliniyor)
İbrahim, aslen bir İsviçreli. 2 yıl Halep'te yaşayıp Arapça öğrendikten
ve İslamiyet'i benimseyip İbrahim bin Abdullah adını kullanmaya başladıktan
sonra Ortadoğu'da Bedeviler'le yiyip, içip, onlarla yaşar oluyor. 1812'de
Şam'dan Kahire'ye giderken (meşhur Sultan Yolu'nu takiben) yolda Jerash,
Amman, Karak ve Shobak'ı da ziyaret ediyor. Buralarda, bölgedeki Bedeviler'den,
Wadi Musa içlerinde bazı müthiş kalıntılar olduğunu öğreniyor. "Suriye
ve Kutsal Topraklarda Seyahat" adlı kitabında, gördükleri karşısında
duygusunu "dünyadaki tarihi eserler içinde en zarifi" şeklinde
ifade ediyor. Bence de...

As-Siq. Bazen o kadar daralıyor ki, güneş ışığı
bile giremiyor
Petra'ya, yaklaşık 1.5km uzunluğund bir boğazdan, As-Siq'ten geçerek giriyorsunuz.
Yer yer 2m'ye kadar daralan genişlikte ve her iki tarafında -yazılı kayıtlardan
öğrendiğim kadarıyla- 200m'ye varan yüksekliğinde masif kayadan oluşmuş
"duvarların" olduğu bir geçit burası. Bazen, yukarılarda güneşin
geçmesine bile müsaade etmeyecek kadar daralıyor yandaki kaya duvarlar.
Geçide girmeden önce 30 derece cıvarlarında bunaltan hava sıcaklığı, geçidin
içerisinde kısa kollu giyinenleri ürpertecek kadar düşüyor. Geçidin girişi,
M.S.50 yılında Nabateanlar tarafından yapılmış eskisinin üzerine 1963
yılında inşa edilmiş yeni bir baraj ve bu barajın önündeki köprüyle başlıyor.
Bu barajın yapılma amacı, Wadi Musa nehrinin suyunun As-Siq'e akmasını
önlemek. Geçidin her iki yakasında kayalara oyulmuş su kanlları var, Petra'ya
su sağlamak için oyulmuş. Bazı yerlerde su kanalları, 2000 yıllık kırmızı
tuğla su boruları içerisinden geçiyor. As-Siq bir kanyon değil, yani bir
akarsu tarafından oyularak oluşturulmuş değil. Tektonik zorlama ile bir
kayanın çatlayıp ayrılması sonucu oluşmuş. Yani bir çatlak.
Bu 1.5 kilometrelik geçidin sonunda karşınıza aniden Hazine (Al-Khazneh)
çıkıyor ve çarpılıyorsunuz. 43m yüksekliğinde ve 30m genişliğinde bu "yapı"
tümüyle masif kumtaşı kayasına oyulmuş, Petra'daki diğer yapıların neredeyse
tümü gibi. Yapıdaki simetri, detaylar, harcanan emeğin yoğunluğu ve kısaca
yapının ihtişamı insanı dehşete düşürecek derecede olağanüstü.
Ön cephedeki bu ihtişama karşın, arkada kare şeklinde sade bir salon ve
arkasında ufak bir oda oyulmuş. Ancak, bu sade salon ve odayı ilginç kılan
esasen, bölgeye has kumtaşı kayaların -içerisindeki demir nedeniyle-,
kırmızıdan altın sarısına uzanan bir renk spekturumunda, aralarında griden
de yüzlerce tonda damarlara sahip olması nedeniyle duvar ve tavanlarda
oluşan olağanüstü doğal dalga desenleri... Renklerin içinde kırmızı ve
pembe ağırlığı nedeniyle Gülpembe Şehir (Rose City) olarak da anılıyor,
Petra.
Aslında, Nabatean Kralı III.Aretas 'a mezar olarak yapılan Al-Khazneh,
şimdiki adını korsanların buraya gizledikleri hazine söylentisinden aldığı
sanılıyor.
Al-Khazneh. Gerçek bir "Hazine"
Hazine'de çarpıldıktan sonra şehrin merkezine doğru ilerliyorsunuz. Şehir
meydanında, M.Ö.1. yüzyılda Nabateanlar tarafından kayalara oyularak oluşturulmuş
3,000 kişilik anfiteatr ah sonra Romalılar tarafından genişletilerek kapasitesi
8,500 kişiye çıkarılmış. Tiyatro, 363 yılında meydana gelen depremde büyük
hasar görmüş.
Petra'da kartpostal satıcısı çocuklar-Onlar da oynasınlar
Petra'nın -birçoklarının yanında- en ihtişamlı ve ulaşılması en zor olan
yapısı da Manastır (Al-Deir). Hazine'ye benzeyen bir yapıda olan Manastır'ın
ölçüleri biraz daha büyük: 50m genişliğinde ve 45m yüksekliğinde. M.Ö.
3. yüzyılda yapılmış olan Manastır, olasılıkla Nabateanlar tarafından
tapınak olarak yapılıp, Bizanslılar zamanında kilise olarak kullanılmış.
Manastır'a, zaman zaman kayalara oyularak oluşturulmuş 800 basamaklı tarihi
merdivenleri de kullanarak ve sürekli tırmanarak yaklaşık 1 saatte ulaşıyorsunuz.

Petra'yı deveyle gezmek isteyenler için sırasını
bekliyor
Petra,
1 günden fazlasını hakedecek güzellikte. Ben de öyle yapıp, ertesi günümü
öğleye kadar Petra'ya ayırdım. Özellikle As-Siq ve Hazine'yi (Al-Khazneh)
bir de sabah güneşiyle fotoğraflamak için... 1 Kasım Salı günü saat 12:30'da
Petra'dan Wadi Ram'a doğru yola çıktım.
Wadi Ram :
Ürdün topraklarının %80'i çöl. Bu çölün en güzel yeri ve belki de dünyadaki
en güzel çöl ise Wadi Ram bölgesinde. Koruma bölgesi ilan edilmiş olan
Wadi Ram, kum çölünü yırtarak çıkan kayalık dağlar arasında oluşmuş vadilerden
meydana gelen bir bölge. Çöl de zaten, bu kayaların milyonlarca yılda
rüzgar erozyonuna uğramasıyla oluşmuş. Ortalama rakımı 900m olan bölge
aynı zamanda Ürdün'ün en yüksek noktası olan Jebel Ram'ı (1,754m) da içinde
barındırıyor. Amman'ı Akabe'ye bağlayan otoyoldan doğuya doğru ayrıldıktan
sonra yaklaşık 10km içeride bulunan Ram köyünde bulunan Ziyaretçi Merkezi'nden
bilet alarak içeri giriyorsunuz. Merkezde ya da köyde sizi dört çeker
araçlarıyla bekleyen Bedeviler, ücreti karşılığı size Wadi Ram'ı gezdiriyorlar.
Çeşitli turlar var. Bu turlarda (gezi saatine göre) güneş doğuşu ya da
batışını seyredebileceğiniz güzel noktaların yanı sıra, "Arabistanlı"
Lawrence'ın evi, yine "Arap"ın su pınarı, Nabateanlar'dan kalma
yazıtları gezebiliyorsunuz.
İstediğiniz taktirde, bölgede kurulu Bedevi çadırlarından birine -ücreti
karşılığı- misafir olmanız da mümkün. Eğer kendi dört çeker aracınız varsa,
belli bir ücret ödeyerek Wadi Ram bölgesine kendi başınıza girmeniz de
müsaade ediyorlar. Ram köyü çıkışında asfalt yol bitiyor ve kendinizi
kum çölünün içinde buluveriyorsunuz.
Arabam, ben ve çöl
Eğer arabanız çok ağırsa ve ayağında da kum zemine uygun lastikler yoksa
(benim durumum gibi), Wadi Ram keyfi bir süre sonra işkenceye dönüşebilir
sizin için. Sizden önce geçmiş araçların tekerlek izlerini takip ederek
ilerlemeye başlarsınız ama, o sizden önce geçen araçların hafif olmaları
ve lastiklerinin de sizinkilere göre daha geniş tabanlı olması nedeniyle
kumun üzerinde "yüzebilmeleri" sebebiyle rahat hareket etmeleri
sizi aldatır ve arabanızın bir müddet sonra "irtifa" kaybetmeye
başladığını panikle görürsünüz. Bu durumda ayağınızı gaz pedalından hiç
çekmeden, olabildiğince sabit bir hızda ilerlemeye çalışırsınız. Orta
diferansiyeliniz kilitli pozisyondadır. Patinaj başlarsa gaza fazla yüklenmeden
direksiyonu sağa-sola çevirerek lastiklerin sağlam zemin bulmasına yardımcı
olursunuz. Bütün bunları yapıyor olmanıza rağmen, çölün ortalık bir yerine
ve yumuşak zeminine gelmişsinizdir. Köy arkanızda kaybolmuştur. Üstelik
güneş batmak üzeredir ama, sizin güneş seyir noktasına varmanıza daha
birkaç kilometre vardır ve siz SAPLANMIŞSINIZDIR. İşte o anda motoru stop
edip arabadan inecek ve derin bir nefes alacaksınız. Dünyanın en güzel
manzaralı çölünde bulunduğunuzu, su ve yiyeceğinizin olduğunu ve nasıl
olsa yarın bir Bedevi'nin geçerken sizi farkedip yardıma geleceğini, düşüneceksiniz.
Daha sonra, lastik hava basınçlarını düşürmeye gelecek sıra. Her bir lastiği,
tabanları olabildiğince yayılana kadar indireceksiniz. İşte bu mucize
ilaç sizi çöl kumundan söküp çıkaracak. Şimdi doğru güneş batışını seyretmeye.
Daha önce Andy-Claire çiftinden aldığım koordinata doğru ilerliyorum.
GPS'im ilerdeki tepe yamacını işaret ediyor. Nitekim orada da Bedevi çadırı
ve yanına kurulmuş birkaç turist çadırı seçiyorum. Ama yamaçta yeniden
bir saplanma vakası. Bu sefer yokuş avantajını kullanarak kolay kurtuluyorum
ama böyle giderse batışına değil de doğuşuna yetişecekmişim gibi geliyor,
güneşin. Ben de kendime yeni bir "güneş batış" ve "kamp
yapış" noktası keşfetmeye karar veriyorum ve biraz önce geçtiğim
kayalığın önündeki -nispeten- sert zeminli düzlüğü gözüme kestiriyorum.
Daha inat edersem, karanlıkta boyumca bir çukur içinde kaybolmam işten
bile değil.
Söylediğim yere varıp arabamı durdurdum ve o muhteşem olayı seyrettim.
Hava fazla kararmadan arabanın yönünü; sabah güneşi, rüzgar yönü ve zemin
durumuna göre ayarlayıp, içinde uyuma mekanımı hazırladım ve köyden aldığım
"dünyanın en pahalı biraları"ndan ilkini açtım. Mutlak sessizlik
ve mutlak boşluğa karşı, değdi doğrusu.
Wadi Ram
Önce tepenizde gökyüzü mavisinden, ufukta güneşin altın sarısına doğru
değişen renkler, zaman ilerledikçe tepenizde lacivertten ufukta kızıla
doğru geçmeye başladı. Bu arada pembe çöl kumu ve kayaların renk değişmeleri...
Derken, hava karardı. Ben Çoban Yıldızı'nın dünyayı bu kadar aydınlatabileceğini
düşünemezdim. Ve yıldızların bu kadar çok olduklarını bilmiyordum... Ve
böyle bir sessizliğin olabileceğini... Ve böyle bir boşluğun...
Çöl ayazına karşı üzerime giydiğim polar da para etmemeye başladığında
arabanın içindeki yatağıma uzanıp kitabımı okumaya başladım: Amin Maalouf'un
Doğunun Limanları. Buket'in tavsiyesi üzerine yanıma almıştım. İyi ki
almışım. Öyle güzel uydu ki ortama. Gözlerim kapanmaya başladığında kitabı
neredeyse yarılamıştım. Işığı kapatıp uyku tulumuna girdim. Son olarak
termometreye baktığımda 12 dereceyi gösteriyordu. Dalmışım...
Sabah, güneş doğuşunu kaçırdım. İyi ki de kaçırmışım. O kadar güzel uyumuşum
ki... Sabah ilk işim lastikleri şişirmek oldu. Bu kadar basık lastikle
taşların üzerinden geçerken lastik yanaklarını kesme riski var. Sabaha
karşı inen çiğ, zemini sıkılaştırıyor ve öğle saatlerine kadar daha rahat
ilerleyebiliyorsunuz. Tentemi açtım. Çayımı demleyip, kendime güzel bir
kahvaltı hazırladım.

Çölde Çay'ı izlemiş miydiniz?
Çaylı, kahvaltılı kitap keyfinden sonra, saat 11:00'e doğru toparlanıp
ve marşa bastım. Gerçekten de fazla debelenmeden, önceki izlerimi takip
ederek köye ulaştım.
Wadi Ram bir koruma bölgesi olarak ayrılmış, demiştim. Burada yaşayanlara,
her ne kadar alışkanlıkla Bedevi deniliyorsa da, esas kabile Huweidalar
ve bunlar Hazret-i Muhammed soyundan geldiklerini iddia ediyorlar. Köyde
yerleşik yaşayanlarla birlikte toplam 5,000 cıvarında nüfus var, Wadi
Ram'da. İslam bilim adamları tarafından, Kur'an'da "Ad" olarak
anılan yerin de Wadi Ram olduğu iddia ediliyor. Gerçekten de yapılan kazılar,
bölgede M.Ö. 800 ila 600 yılları arasına ait yaşam belirtileri olduğunu
ortaya koymuş. "Arabistanlı" Lawrence'ın Wadi Ram'ı meşhur etmesinin
ardından 1933 yılında yapılan kazılarda Nabateanlar'a ait bir tapınağın
ortaya çıkarılmasıyla dünyanın dikkati yeniden Wadi Ram'a çevrilmiş.
Köyden 12:00 cıvarında ayrılıp Akabe'ye yönleniyorum.
Akabe'ye aynı gün (2 Kasım) saat 16:00'da vardım. Hesabım, Akabe'de iki
gün kalmak, Kızıl Deniz'in su altını biraz seyretmek, biraz da bu yazıları
tamamlamaktı. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Daha doğrusu evde hesap
yaparken takvim mefhumunuzu yitirmişseniz ve bayramın geldiğinin farkında
değilseniz, Akabe'de deniz kenarında bir otelde iki gün geçirme hayallerinizin
suya düştüğünü de acıyla farkedersiniz. Bırakın deniz kenarını, şehrin
göbeğinde, arkasında, sırtında ne kadar otel varsa, en kötüsünden, 5 yıldızlısına
kadar, hepsi doluydu. Suudiler, Ramazan'dan çıkmanın heyecanı ve 4.5 günlük
tatilin verdiği mutluluk içinde Akabe'yi dolduruyorlar(mış meğer). Gece
uyumak için, gürültüsü geç saatlere kadar dinmeyen bir mokampın park yerini
seçmek gibi bir gafletle, sabaha kadar uyuyamadım. Anlaşılan, Ürdün maceram
artık bitmeli ve ben Mısır'a geçmeliyim. Suudiler oraya gelemezler, ben
de kalacak boş yerler bulurum diye umuyorum.
Bayramın ilk günü (3 Kasım) saat 08:00 itibariyle feribot limanındaydım.
Akabe'den Mısır'ın Nuweiba limanına her gün 2 tane feribot kalkıyor. Bunlardan
birisi, bizde İstanbul-Bandırma arasında çalışan hızlı feribotlardan.
Yaklaşık bir saatte karşıya geçiyor ve kalkış saati 12:00. Diğeri ise,
daha çok ağır vasıtaları da taşımak için kullanılan büyük, devasa bir
feribor. O ise aynı yolu 3-3.5 saatte alıyormuş ve kalkışı akşam saatlerinde.
Tabii ki hızlı olanı tercih ediyorum. Karmaşık bilet, pasaport ve triptik
işlemlerini hangi sırayla yaptığımı ben de hatırlamıyorum ama, her seferinde
5-10 dakika ilâ yarım saat arasında birilerini beklemek zorunda kaldım.
Ne de olsa bayramın ilk günü veinsanların bayramlaşma seremonileri uzun
sürüyor. En sonunda feribota binmek üzere iskeleye gittiğimde, -sonradan
araç bileti olduklarını öğrendiğim- evrakların kayıp olduğu ortaya çıktı.
Tekrar geri dönüp onları bulmam -triptik işlemlerini yapan memurun masasında
kalmış- ve iskeleye yeniden girmem saat 11:45'i buldu. Anlayacağınız 3
saat 45 dakika. Eh, fena sayılmaz, değil mi. Ama buralarda her zaman şöyle
bir avantajınız var; eğer bir Arap ülkesi dışından, daha doğrusu, bir
"batı" ülkesinden geliyorsanız, her zaman ayrıcalıklı oluyorsunuz.
Pasaport kuyruğunda, triptik kuyruğunda, feribota binerken, feribotta
v.s. Önce sizin işinizi hallediyorlar, ya da feribota en son sizin arabanızı
ve geri geri yanaştırılarak alıyorlar (bu, Mısır'da ilk sizin ve manevrasız
çıkacağınız anlamına geliyor), yine feribotta sizi üst kattaki 1. mevkiye
alıyorlar, biletinizin 2. sınıf olmasına rağmen. Zaten biletinizi alırken
size sormuyorlar bile, 1. mevki mi, yoksa 2. mi, diye. Direkt ucuz olan
2. mevkiyi satıyorlar ve 1. mevkide seyahat ediyorsunuz. Ama yine de feribota
kendim için USD40.00, arabam için de USD170.00 ödemek içime oturmadı değil.
Feribot şaşılacak bir dakiklikle saat tam 12:00'de palamarları çözdü.
Halbuki, en son Palmyra'da karşılaştığım 2 Amerikalı bayan, Mısır'dan
gelirken hızlı feribotun 3 saat rötar yaptığını söylemişti.
Evet, böylece Ürdün'ü de tamamlamış ve seyahatimin üçüncü ülkesine doğru,
ama bu sefer denizden yola çıkmış bulunuyorum. Feribot seyahatimin gerisini
Mısır sayfasının başında anlatacağım.
* * *
- Ürdün, Suriye'ye oranla daha düzenli ve kurallar konusunda daha disiplinli
bir ülke. Trafik kurallarına genellikle uyuluyor ve -en önemlisi- korna
-gerekmedikçe- çalınmıyor. Ancak burada da yollardaki tabelaların azizliğine
uğrayabiliyorsunuz. Bazen Latin harfleriyle yazılı tabelalaın bir anda
kaybolduğunu, dolayısyla sizin de kaybolduğunuzu farkettiğinizde, iş işten
geçmiş oluyor. Ülkeye, özellikle bşkent Amman'a girdiğinizde, "medeniyet"in
bu ülkeye de girmiş olduğunu McDonald's, KFC gibi göstergelerden anlayabiliyorsunuz.
- Ürdün nüfusunun %98'ini Araplar oluşturuyor. Ancak Arap nüfusun %60'ı
Filistinli Araplar. 1958'de 586,000 olan nüfusları 2001 yılı sayımlarına
göre 5.3 milyona yükselmiş. Bu hızlı artışın nedeni, Filistinli göçmenler.
Ülkede Filistinli göçmenler, Ürdün vatandaşlarının sahip olduğu tüm haklara
sahipler. Ayrıca, Rusya'dan 1878 yılında kaçıp ülkeye yerleştirilmiş şu
anda yaşayan yaklaşık 30,000 kadar Çerkez ve 4,000 kadar da Çeçen de bulunuyor.
- Ürdün Dinarı (JD) ABD Doları'na göre daha değerli bir para. USD1.00'na
JD0.70 alabiliyorsunuz. 1 litre motorin ise 220 fils (1 Fils=1/1000 Dinar).
ATM'ler ve kredi kartı kullanımı oldukça yaygın.
- Konaklama ve yemek burada biraz daha pahalı ve seçenek -yine Suriye'ye
nispetle- daha az. Bazı şehirlerde otel bulamayabiliyordunuz. Benim standartlarımda
kabul edilebilecek en ucuz otel JD15.00 cıvarından başlıyor. Ancak her
ahvalde odaların istediğiniz vasıflarda olduğunu mutlaka kontrol edin.
- Yemek konusunda da pek ucuz olduğu söylenemez. Doyurucu bir yemeğin
maliyeti USD10.00'dan aşağı olmuyor.
- Güvenlik konusunda Ürdün de kesinlikle endişe edilmemesi gereken bir
ülke. Ayrıca, burada, büyük merkezlerdeki polislerle, en azından benim
karşılaştığım askerlerin hepsi İngilizce'yi az çok biliyordu. Yine, nüfusta
İngilizce bilen oranı yalnızca İngilizce bilen bir yabancı için sıkıntı
çekilmeyecek kad
|