|
|
Güncelleme
tarihi : 28.02.2006
Yer : Kibuye/RUANDA
Gün : 136
Yapılan yol : 18,004km
Son
olarak Buket ve Alican'ı 27 Ocak sabahı saat 05:00 itibariyle uğurlayıp,
havaalanından kös kös arabama doğru yürüyordum, yalnızlığın kasveti ile
kararmış olarak. Böyle durumlarda bana en iyi gelen şey uyumaktır. Otele
dönüp, saat dokuza kadar uyumayı planlıyorum.
Havaalanından çıkarken, girişte açık olan bariyerin çıkış tarafı kapalıydı.
Bariyerin önünde durup kornaya bastım. İçeriden bir asker çıktı, önce
sağdaki cama doğru yaklaştı. Arabanın "direksiyonunun olmadığını"
farkedince, solda beni gördü ve ön taraftan dolaşıp yanıma geldi. "Hiç
halim yok anacığım, bırak sorgu suali de, geçeyim" diyorum içimden.
Pencereyi açtım. Bana, girerken niye durmadığımı sordu. Bariyeri açık
gördüğümü, üstelik kulübenin önünde yavaşladığımı, kimseyi göremeyince
de basıp geçtiğimi söyledim. Cevabımı beğenmedi. Bariyeri açtı, arabayı
ilerdeki boşluğa çekip inmemi ve kendisini takip etmemi söyledi. Çattık!
O an gazlayıp gitmeyi düşündüm; onlar Uganda yavaşlığı ve sabah mahmurluğuyla
benim plakamı çözene kadar, ben çoktan uzaklaşırdım, onlar da unutup giderlerdi,
eminim. Ama, Dürüst Ali bu öneriye karşı çıktı ve söyleneni yaptık. Girişteki
tabelayı gösterdi, üzerinde "Dur!" diye kocaman yazan.
- Burada ne yazıyor, okuyabiliyor musun?
dedi.
- Evet
dedim,
- ..."Dur!" yazıyor.
- Peki neden durmadın o zaman?
- Çünkü bariyer açıktı ve kimseyi göremedim.
- Ama bu tabelayı buraya boşuna mı koyduk? İnsanlar dursun diye değil
mi?.
- Peki bariyeri boşuna mı koydunuz? İnsanlar dursun istiyorsanız bariyeri
indirin o zaman?
- Her seferinde bariyeri kaldırıp indirmek olmasın diye idirmiyoruz.
- Ben bunu nasıl bilebilirim. Burada bir bariyer var ve açıktı. Kimseyi
göremeyince de, durmaya gerek olmadığını düşündüm. Üstelik dışarıda kimse
de yoktu.
Neyse, aramızdaki konuşma bu minval üzerine sürüp gidiyor. Bu arada içeriden
iki asker daha çıktı. Yüzlerinde alaycı bir ifade. Anlaşıldı ki, hamam
böceği vaziyetindeyim. Fevri bir hareket olmasın diye de kendime telkinde
bulunuyorum. Neyse, bir süre sonra canım sıkıldı (zaten sıkkındı ama,
uzamasından sıkıldım), "Peki, anladık, hatalıyız. Ne olacak şimdi?
Ceza mı keseceksiniz? Hapise mi atacaksını? Sabahın köründe benimle oynayıp
durmayın. Neyse, gereğini yapın" diye bir çıkış yaptım. "İçeriye,
bizim komutanlık binasına gideceğiz, komutan gerekli cezayı taktir edecek"
dedi birisi. "Tamam" dedim, "hadi gidelim. Ama, bariyerin
açık olduğunu komutanınıza söylemek zorundayım". Desduuur! Oyunbozanlık
ediyorsun ama. Bunu söylemenin anlamı var mı şimdi. Yüzlerindeki alaycı
ifade bir anda ciddileşti. "Ceza büyük olacaktır" ama dedi,
beni arabadan indiren. Sıra bendeydi artık. "Olsun" dedim, "neyse
çekeriz cezamızı". "Bizim aslında niyetimiz seni cezalandırmak
değildi" falan gibi birşeyler söylediler. Bunun üzerine ben de "Peki
o zaman, bu seferlik beni affedin, gideyim. Bir dahaki sefere söz veriyorum,
duracağım" dedim. "Bak, durmazsan o zaman ceza görürsün"
dediler. "Tamam" dedim. Bir daha nerde, "Hacı hacıyı Şam'da
görsün". Söve söve uzaklaştım oradan.
O gün kahvaltıdan sonra birkaç gün geçireceğim Golf View Inn Hotel'e taşındım.
Bu ismi -hiç adetim olmamasına rağmen- sık sık yazıyorum ki, okuyanların
aklına kazınsın. İlk gün otelin bahçesinde sürekli kitap okuyup yazı yazmakla
geçirdim vaktimi. Akşam kasabaya inip internet café'de mesajlarıma baktım
ve yemek yedim. O gece elektrik kesilme akşamıydı, dolayısıyla her yer
zifiri karanlıktı. Fazla geç olmadan yatıp uyudum. Ertesi sabah kahvaltıdan
sonra da yine bahçede yazılarımla uğraştım. Öğleden sonra bunalıp, kaynak
kitapta övgüyle söz edilen Yaban Yaşamı Eğitim Merkezi'ni (Wildlife Education
Centre) gezmeye karar verdim. Bundan sonrası ile ilgili detayları aslında
"kötü haber"i verdiğim "ara güncelleme"mde açıklamıştım,
tekrarlamayayım.
Odamdan fotoğraf çantam, bilgisayarım ve cüzdanım çalındıktan sonrası
tam bir kabustu. Otel yönetimi, resepsiyonu ve çalışanlarını polis çağırmak
konusunda ne yaptıysam ikna edemedim. Benim defalarca polis karakolunu
aramam bir işe yaramadı. Her seferinde, telefonu açan adam (büyük olasılıkla
aynı adamdı) sanki olayı ilk defa duymuş gibi yeniden aynı soruları soruyor
ve ben çıldıracak gibi oluyordum. Otelin müdürünü cep telefonundan aratıp,
nerede olduğunu soruyorum; "Karakoldayım" diyor. Karakolu aratıyorum,
soruyorum "Müdür orada mı?" diye. Olmadığını söylüyorlar. Tekrar
müdürü aratıyorum. "Biraz önce çıktım ordan" diyor. "Buraya
geliyor musun?" diye soruyorum. Geleceğini söylüyor. Saatler geçiyor,
ne gelen var, ne de giden. Olayın tespit edildiği 20:30'dan 23:30'a kadar
nafile uğraştım. Sonunda birşey yapamayacağımı anladım ve böyle zamanlar
için sakladığım Xanax'ımdan bir tane atıp yatağa devrildim. Uyumuşum.
Sabah uyandığımda uykumu almıştım ve zindeydim. Duş alıp, traş oldum ve
kahvaltı yaptım. Benimle birlikte odaları soyulan Alman baba-kıza, karakola
kendimizin gitmesinin doğru olacağını söyledim. Onlar da aynı fikirdeydiler.
Daha sonra karakola gidilmesi, orada insanları harekete geçirme konusunda
yaşanan ızdırtap, ifadelerin yazılması, tutanak tutturulması, bir dedektifin
alınıp otele getirilmesi, dedektife neleri yapması gerektiği konusunda
verilen "polislik dersleri", ertesi gün polis raporu alınabilmesi
için gerekli harcın otel yönetimi tarafından karşılanması gerektiği konusunda
kavgalarımız, benim otel müdürüyle ayrıca kavgam, bütün bunlara ve polis
şefinin nasihatlarına rağmen otel yöentiminin kayıtsızlığının sürmesi
karşısında benim çıldırma noktasına gelmem v.s. derken akşamı yaptık.
Bu arada takkeyi koyup uzun uzun düşündüm: Çalınanların yerine yenilerini
koyup da devam mı etmeliyim, yoksa burada bitirmeli miyim? Önceden de
bahsetmiştim; bu bir korku, tedirginlik ve huzursuzluktan kaynaklanan
vazgeçme değildi. Yılmıştım, bu ikinci hırsızlık olayından sonra. Bıkmıştım
yeniden aynı şeylerle uğraşmaktan. Ve hevesim kalmamıştı, seyahatin geri
kalanı için. Sıtkım sıyrılmıştı, tabiri caizse. İçinde bulunduğum bu depresif
durum yüzünden de sağlıklı bir karar verebilecek durumda değildim. Orada
kaldığım taktirde değişen birşey olmayacaktı. Çalınanların yerine yenilerini
koyacaksam, bunlar İstanbul'dan temin edilecekti, orada bulmam söz konusu
değildi. Bunların başkası tarafından alınması ve bana gönderilmesi ise
hem zaman alacaktı, hem de gümrük sorunları çıkma olasılığı çok yüksekti.
Ayrıca, Uganda'da geçireceğim zaman da para demekti. Bütün bunları göz
önüne alınca, İstanbul'a dönüp, olayın üzerinden bikaç gün geçmesini beklemek
ve daha sonra kararımı verip ona göre davranmak en mantıklısıydı. Pazartesi
akşamı Almanlar'ı uçakla uğurlayıp kendim için de İstanbul'a gidiş-dönüş
bileti almak amacıyla havaalanına gittik. Demek ki Şam'a kadar beklemeye
gerek yokmuş.
Bu arada, hırsızlığın ertesi günü, yani Pazar, bana daha önce bir arkadaşım
tarafından web sitesinin adresi gönderilmiş olan ve Uganda'da yaşadığı
iddia olunan bir Türk kızına e-posta gönderdim. Hemen arkasından yanıt
geldi ve yanıtında mobil telefonu da yazılıydı. Uganda'da yaşayan Türk
kızımız Meltem, -sonradan öğrendiğim kadarıyla- gazetelere "Ferrari'sini
Satıp Uganda'ya Giden Kız" diye haber olmuş da, benim haberim olmamış.
Olmaz tabii, "Ben öyle her gazeteyi okumam arkadaş" tutuculuğunu
sürdürürsem, daha dünyadan haberim olmaz. Her neyse, "Türk'ün Türk'ten
başka dostu yoktur" düsturunu hatırlayıp, Meltem'in Uganda'da -varsa-
Türk komününü tanıyacağı varsayımıyla telefona sarıldım. Malum, Hartum'da
da işi, orada yaşayan Türk komünü yardımı ile çözmüştüm.
- Merhaba Meltem Hanım! Ben Ali, hani Turafrika, şu arabasıyla yalnız
başına...
- Aaa, merhaba, nasılsınız?
- Kötüyüm
- Hayırdır
- Soyuldum
la başlayan muhabbet kısa sürdü ve Meltem "neler yapılabilir"i
araştırıp bana döneceğini söyledi. O akşam Meltem'le birkaç kez daha görüştük
ama, fazla bir gelişme olamadı. Pazartesi günü şansımı bir kez de Elçiliğimiz'de
denemek için Nairobi Büyükelçiliği'ni (Uganda'da elçiliğimiz olmadığı
için, o bölge Kenya Büyükelçiliğimiz'in sorumluluğunda) aradım. Sanırım
1. sekreterdi, Utku Bey'le görüştüm. Kendisi, böyle konularda elçiliğin
yardımcı olamayacağını belirtti. Doğru, kişisel bir olay olması nedeniyle
öyledir. Hoş, Hartum'daki olayda, o zamanki Büyükelçimiz Ali Bey -sağolsun-
yakından ilgilenmişti ama...
O akşam üzeri cep telefonum çaldı. Ekranda tanımadık bir Uganda numarası.
Açtım: "Ali Bey iyi günler. Benim adım Barış. Geçmiş olsun. Adnan
Bey biraz önce beni arayıp, Büyükelçimiz Vural Bey'in kendisini aradığını,
durumu anlattığını ve ilgilenmesini rica ettiğini söyledi. O da birazdan
arayacak ama, önce benim aramamı istedi". Durun yahu; Barış kim,
Adnan Bey kimdir? Neler oluyor? Neyse. Birazdan Adnan Bey de aradı. Sonra
yeniden aradı. Sonra bir daha aradı. Arkasından Nairobi Büyükelçimiz Vural
Bey aradı. Ben serseme dönmüş ve bu kadar aranmaktan ve ilgiden şımarmış
bir vaziyette hırsızlık olayını falan unuttum tabii. Ertesi günü tası
tarağı toplayıp Kampala'ya hareket ettim. Artık Entebbe'de yapılacak birşey
yoktu çünkü.
Şimdi gelelim Türk komününe.
Önce Meltem'le başlayalım. Ferrari olmasa da, arabasını satıp gelmiş gerçekten
Uganda'ya. Niye Uganda derseniz, goril aşkı, efendim. "Sisteki Goriller"
kitabı ve -arkasından- filmi onda bu aşkı yaratmış ve önce tatil için
gelip de gorilleri gördüğü Uganda'ya, daha sonra yerleşmek üzere gelmiş.
Hem de, başarılı bir eğitim hayatının ardından, yine kıskanılacak bir
kariyeri eliyle kenara iterek... Peki ne yapıyor Uganda'da, derseniz,
İtalyan asıllı İngiliz ortağı ile turizm şirketi işletiyor. Yurtdışından
(yani Uganda yurdu) Uganda'ya (ve çevre ülkelere) safari turları düzenlemek
amaç. Daha çiçeği burnunda olan şirketi yoluna koymakla meşgul. Bu arada,
Uganda'da yaşayan Türkler'den kendisine, Türkiye'nin Uganda Fahri Konsolosu
olması konusunda yoğun baskı var. Bence rahatlıkla üstesinden gelebilir
ve Türkiye'yi de başarıyla temsil edecektir. Bu arada, ilgilenenler için
Meltem'in web sitesi adresi aşağıda:
http://pigmelerledans.blogspot.com
Gelelim Barış'a... Hani size önceki yazımda bahsettiğim, Buketler'le yiyeceğimiz
bir akşam yemeği için seçenekler arasında olan ve "bizi bir sürprizin
beklediğini sonradan öğrenecektim" dediğim Kyoto Japon Lokantası
vardı ya? İşte Barış oranın ortaklarından ve işletmecisi. Diğer ortaklar
da Türk ama, onlar Kenya'da yaşıyor. Barış, alaylı ve mektepli bir turizmci.
Ailesinin Fethiye'deki otel-restoran işletmesinde yıllarca alaylı eğitimi
görürken, yanısıra ilmini de üniversitede yapmış. İngiltere'de bir süre
kaldıktan sonra Türkiye'deki deprem sonrasında gönüllü olarak deprem bölgelerine
gitmiş. Burada Birleşmiş Milletler'in Yardım Teşkilatı'nda gönüllü görevinin
ardından, kuruluşun dünyanın çeşitli yerlerindeki acil yardım programlarında
görevlendirilmiş ve bu amaçla Afganistan dahil birçok ülkeye gönderilmiş.
Böyle parlak bir geçmişin yanı sıra, son derece akıcı ve güzel İngilizcesi
ile insanlarla kolay ve iyi iletişim kurabilme özelliği sayesinde -bence-
kendisini ve -dolayısıyla- başında bulunduğu işletmeyi gayet parlak bir
gelecek bekliyor. Kampala gibi Afrika'nın ufku açık bir başkentinde, şimdiden
bir isim yapmanın avantajlarını çok yakında yaşamaya başlayacağından eminim.
Gurmelik benim işim olamaz hiçbir zaman ve -bu konudaki meraksızlığım
yüzünden de- hayatımda Japon lokantasına gitmişliğim yoktur ama, Kyoto'nun
Uganda standartlarının çok üzerindeki servis ve yemek kalitesi, düzeni
ve disiplini, Barış'ın bu konudaki bilgi birikimi ve tecrübeleri ile karakterinin
yansımasıdır. Kampala'daki Türk komününü bir arada tutan önemli bir görevi
fahri olarak sürdürüyor Barış, hiçbir menfaat beklemeden. Neredeyse bir
buluşma noktası haline gelmiş olan Kyoto'nun yanı sıra Barış'ın da hafiften
bir "Marko Paşa" görevi üstlendiği gözümden kaçmadı açıkçası.
Kampala'ya gidip de, Kyoto'ya yemek yememek olmaz (Sevgili George R R;
konuklarını götürebileceğin nezih bir yer, özellikle tavsiye ederim) :
Kyoto Japanese Restaurant
39 Shimoni Road, Nahasero, Kampala
Tel : +256 41 237078
N 0° 19.390'
E 32° 35.195'
Adnan Bey'e gelince; yoğun iş seyahatleri nedeniyle kendisiyle tanışma
fırsatı bulamadıysam da, telefonda bol bol görüştük. Anlatılanlardan öğrendiğim
kadarıyla, küçük yaşta Avustralya'ya yerleşip eğitimini tamamladıktan
sonra, Ericsson'da çalışmaya başlayıp, daha sonra bu şirkerin çeşitli
yurtdışı projelerini yönetmekle görevlendirilmiş. Şu andaki görevi gereği,
Afrika'da bazı ülkelerde sürmekte olan projeleri de içeren bir sorumluluğu
var ve Ericsson Uganda (sanırım) Genel Müdürlüğü görevi ile bu sorumluluğu
yerine getirmekte. Eşiyle Kyoto Restaurant'da tesadüfen tanışmama rağmen,
aynı şansa Adnan Bey'le tanışmak konusunda erişemedim, maalesef.
Yukarıda bahsettiğim üç kişi; Meltem, Adnan Bey ve Barış, hırsızlık olayı
sonrası çok yakınlık gösterdiler, çok uğraş verdiler ve ilgilendiler.
Destekleri unutulmaz; hepsine çok teşekkür ederim. Ama, ayrıca -herhangi
resmi bir yükümlülüğü olmamasına karşın- olayla şahsi olarak ilgilenen
ve beni arama nezaketini gösteren Nairobi Büyükelçimiz Vural Bey'e de...
Yukarıda bahsettiğim insanlar dışında -anlayacığınız gibi- Uganda'da yaşayan
başka Türkler de var. Ve hepsinin de ayrı bir hikayesi... Sıfırdan buraya
gelip şimdi atölye irisi/fabrika küçüğü bir üretim tesisinde ev mobilyaları,
hazır mutfak ve banyo mobilyaları üreten Osman ve oğlu Kemal ile İran
Azerisi ortağı Vahit, İstanbul Erkek Lisesi'nde öğretmen olmak için yaptığı
başvurunun şartlarının oluşabilmesi için bekleyen ve bu arada Uganda'da
Almanca öğretmenliği ile vakit geçiren Oğuz ve Hollanda Büyükelçiliği'nde
çalışan eşi Esther, Kampala'da kuyumcu dükkanı işleten Mehmet, Sudan'da
başlayıp Kampala'ya kadar gelen ferforje ustaları Cihan ve Mithat, Mithat'ın
eşi ve Kyoto'nun lojistik sorumlusu Azize ve kızları Türkü (ismin güzelliği
özellikle dikkatimi çekmiştir), -yine- marangoz Tekin ve Yılmaz ustalar,
Uganda'dan deri alıp Türkiye'ye gönderen ve belirli sürelerle Kampala'da
kalan deri tüccarı Kâzım, Türkiye'de taksicilik yaparken işi gücü bırakıp
Uganda'ya gelen ve herkese yardım etmeyi kendisine iş edinmiş Numan, Ortadoğu
ülkelerindeki Sheraton Otelleri'nin renovasyonunda uzun yıllar görev aldıktan
sonra en son Kampala Sheraton'un renovasyonu için Uganda'ya gelen ve artık
buraya yerleşmeye karar veren ahşap üstadı Mustafa ve son olarak İbrahim'le
Şemsi. Şimdiii, hepsi bir yana, bu iki kişi; Şemsi ile İbrahim, ayrı olarak
üzerinde durulması gereken iki şahsiyet.
Tüm bu insanların Uganda'ya geliş nedenleri nedir? Hani Sudan'ı anladım,
Kenya'yı da... Ama Uganda deyince işin şekli değişiyor. Neden Uganda?
Nedir bu insanları buraya çeken? Bu konu, ayrı ve kapsamlı bir makaleye
malzeme olacaktır. Bunun için, Uganda'ya tekrar gelmeye bile değer.
Efendim! Salı günü -daha önce bahsettiğim gibi- tası-tarağı toplayıp Kampala'ya
geldim. Önceden belirlediğim Shangri-La Hotel'e terleştim. Burası, Kampala'daki
ekabirlerin devam ettiği Kampala Club'ın bir uzantısı ve güvenliği son
derece iyi sağlanan bir "butik otel". Ama, Entebbe'deki Golf
View Inn Hotel gibi değil, yanlış anlamayın. Otele yerleştikten sonra
Meltem'i aradım ve daha önce Buketler'le de oturduğumuz -hatırlayacağınız-
Pap Café'de buluştuk. Böylece, Uganda'da yerleşik ilk Türk'le tanışmış
oldum. Adnan Bey akşam üzeri arayıp, ertesi sabah erkenden Kamerun'a gideceğini
söyledi ve akşam için bir programım olup olmadığını sorma nezaketini de
gösterdi,sağolsun. Daha sonra Barış aradı ve nerede kaldığımı sordu, beni
belli bir saatte gelip alacağını söyledi. Uzatmayalım, Barış, arabasıyla
otele geldi. Bana ilk sorduğu arabamın nerede olduğu idi. Arabayı gösterdim;
"Ulan! Kampala'da İstanbul plakalı bir araba gördüm ya, daha ne isterim?"
dedi ve plakayı öptü, neredeyse. O akşam muhteşemdi. Barış -sağolsun-
herkese haber vermişti ve -neredeyse- tüm Türk komünü oradaydı. Kendimi
onların yerine koydum; aylardır, yıllardır kopup geldiğim ülkeden bir
"deli" arabasıyla çıkıp gelmiş. Heyecan verici olacağını düşündüm.
Oradaki herkese hikayemi anlatmak bana büyük bir keyif verdi. Sonra ben
onlara hikayelerini anlattırmaya başladım. Saatlerce sohbet ettik. Çok
keyifli bir gece geçirdim, onları bilmiyorum tabii.
Ertesi gün, bilgisayarım ve fotoğraf malzemelerimi bulmak için denenebilecek
son çare olarak, Kampala'nın olabildiğince çok bilgisayar satıcısı ve
fotoğrafçılarını dolaşıp, çalınan malzemelerin eşkalilini ve cep telefonumu
bıraktım, bir haber çıkarsa beni SMS göndererek uyarmaları için. Fazla
umutlu bir operasyon değildi ama, her yolu denemek istemiştim. O akşam
Barış'la, gazeteye iki gün boyunca kayıp ilanı vermenin de işe yarayabileceğine
karar verdik. Şöyle ödül vaadedilen cinsinden... Bunun için de, Perşembe
günü iki büyük gazetenin elemanı geldi, görüşüp ilanları verdim, Cuma
ve Cumartesi çıkmak üzere. O gün Barış Uganda'nın en büyük televizyon
kanalı WBS ile, akşam haberlerinde yayımlanacak bir röportaj ayarlamış.
Öğleden sonra da onlar gelip hem röportaj, hem de arabanın çekimlerini
yaptılar. Aslında Barış'ın amacı görevlileri biraz harekete geçirmek için
baskı sağlayıcı bir röportaj olmasıydı ama, ben halkın karşısında ülkenin
zaafı konusunda o kadar da şikayet edemedim, açıkçası. Zaten haberleri
de seyredemedim sonra, nasıldı bilemiyorum. Günün son programı da, Kampala'nın
çalıntı mallar satılan pazarına gitmekti. Pek başarılı olmadı açıkçası.
Çoğunlukla arabalardan çalınan parçaların satıldığı pazarın ağalarından
biri de konuyla ilgili pek umut verici konuşmadı.
O akşam arabamı Barış'ın restoranının otoparkına emanet olarak bıraktım
ve ertesi sabah erkenden taksiyle havaalanının yolunu tuttum. Türkiye'ye
dönüşte kafam biraz karışıktı doğrusu. Eve planlanmamış bir dönüş yapıyordum.
Eşimi ve oğlumu bir hafta sonra tekrar görmek, evimde yeniden iki hafta
geçirmek, özlediğim insanlarla tekrar birlikte olmak, köpeğimi yeniden
görebilmek; bütün bunlar güzel ama, bir taraftan da o kadar titizlikle
hazırladığım ve o ana kadar ufak bir aksilik ve neden olduğu gecikme sebebiyle
oluşan hafif sapma dışında programıma sadık kalmıştım. Bu seferki ise
tüm programı alt üst etmişti. Üstelik ve en önemlisi hevesim kırılmıştı.
Seyahatin kalan kısmını iptal etmeyi bile düşünüyordum.
İstanbul'da geçirdiğim iki hafta, düşüncelerimin değişmesini ve seyahati
tamamlamak konusundaki kararlılığımın pekişmesini sağladı. Bu süre içerisinde,
çalınanların yerine yenilerinin temin edilmesi işini de hallettim, biraz
ucu ucuna olarak. Ama, halâ önceki hevesimden eksik birşeyler vardı ve
bu eksikliği simdi bile hissetmekteyim. Daha açığı, olay öncesindeki yakınlığım
yok; kendimi yabancı gibi hissediyorum. Buranın insanları ile -önceki
gibi- ilişki kuramaz oldum. Sanki biraz iş seyahatine çıkmış gibiyim.
Bilemiyorum, bu hava dağılır mı.
18 Şubat Cumartesi günü uçaktan inip doğruca Kyoto'ya gittim. Barış da
beni bekliyordu. O günü kâh Kyoto'da vakit geçirerek, kâh Barış'ın evinde
pastırmalı yumurta ve sipariş üzerine getirdiğim baklavalardan yiyerek
geçirdim. Kampala'da -bu seferki- ikinci günümde Mustafa'nın evinde İbrahim'in
barbekü davetine katıldık. Çeşit çeşit etler, pilav, salatalar ve Azize'nin
elinden çıkma tatlıdan oluşan mönü ile karnımızı tıka basa doyurduktan
sonra Kyoto'daydık, geceyi kapatmak için.

Barış, salata hazırlarken hünerini sergiliyordu
Masanın çekiciliğine kimse dayanamadı. Oğuz, Barış ve Meltem (önde, soldan
sağa).
Arkada da Mehmet, t-shirt'e dikkat!
Numan (solda) ve Barış
23 Şubat Perşembe günü Uganda'da genel seçimler yapılacaktı. Burada genel
seçim deyince halk; devlet başkanını, meclis üyelerini ve yerel yönetimleri
seçiyor.
1979 yılında İdi Amin'in despot rejimi devrilip, kaptırdığı koltuğu yeniden
ele geçiren Milton Obote'nin devri başladıktan sonra, Uganda huzura ancak
1985 yılındaki kansız askeri darbe ve arkasından Yoweri Museveni ve partisi
NRM'nin (National Resistance Movement, Ulusal Direniş Hareketi) 1986 yılında
yönetimi devralmasıyla ulaşıyor. Ancak, yönetimde 20 yıl kalan Museveni
ve partisi için son zamanlarda iyi şeyler söylenmemekte. Bu seçimlerde
Museveni'nin, rakibi Kizza Besigye'nin seçim propaganda çalışmalarını
baltalamak için olmadık yöntemlere başvurması, Besigye'nin bir alan konuşması
ardından apar topar tutuklanması, yine bazı mitinglerin polis tarafından
şiddet kullanılarak dağıtılması ve bu mitinglerde polisin ya da "NRM
sempatizanı" olduğu iddia edilen kişilerin silah kullanması sonucu
bazı Besigye ve FDC taraftarlarının ölümü, gerginliğin iyice artmasına,
bu arada Besigye'nin ekmeğine yağ sürülmesine, bu nedenle de Museveni'nin
seçim sonuçlarını manipüle edeceği konusunda kuşkuların artmasına sebep
oldu. Sonuçta, seçimin hangi tarafın galibiyetiyle neticelenirse neticelensin,
herkeste seçim sonrası bir kaos ortamı beklentisi yoğun olarak yaşanmaya
başladı. Hatta bu kaos ortamının sonuçlarından korkan bazı Hintli ve beyaz
azınlığın, en azından ailelelerini yurtdışına gönderdikleri de söylenmeye
başladı.
Durum böyle olunca, benim Uganda planımda da değişiklik gerekti. İşin
dağ gorilleri kısmını zaten Ruanda'ya bırakmıştım ama, doğrusu Şemsi'nin
aklıma soktuğu Karamoja'ya gitme konusunda çevremdekilerin vazgeçirmeye
yönelik yoğun çabası ve son gün UWA'nın (Uganada Wildlife Authority, Uganda
Yaban Hayatı Kurumu) da hayal kırıcı görüş bildirmesinden, Uganda'dan
ayrılma vaktinin artık geldiğini anlıyordum. Halbuki, dünyada örneği az
kalmış medeniyete ayak direyerek yaşamlarını sürdüren Karamoja insanını
görmeyi çok arzuluyordum; çeşitli kaynaklardan, bölgede zaman zaman silahlı
soygunların olduğunu okumama rağmen.
Pazartesi sabahı, son kararımı vermek üzere UWA'ya (Uganada Wildlife Authority,
Uganda Yaban Hayatı Kurumu) yollandım. Eğer UWA'dan yüreklendirici bir
yanıt alırsam, tek başıma Karamoja'ya gidecektim. Ama, maalesef, UWA "gitmememi
tavsiye etti". Eğer UWA da böyle diyorsa, gitmemekte yarar vardır,
diye düşündüm ve güneye, Mbarara'ya doğru yola çıktım.
O akşam ve ertesi günü Mbarara'da geçirdim. Uganda yazılarımı tamamlamam
ve biraz da seyahat havasına girmem lazımdı.
İlk gece, Meltem vasıtasıyla tanıştığım Birleşmiş Milletler'de gönüllü
olarak çalışan İspanyol José'nin çağrısı ile, görev süreleri sona eren
bir İngiliz doktor çiftin veda yemeğine katıldım. Kalabalık bir gönüllüler
masasında hoş bir akşam yemeği idi. Ertesi akşam José üç kişi kaldıkları
eve yemeğe davet etti; herkes kendi pizzasını yaptı ve afiyetle yedi.
Yemek sonrası, bahçedeki ateşin başında muhabbet vardı ama, ben onları
Birleşmiş Milletler'in jeneratör sağlamak konusundaki politikası hakkında
derin muhabbetleri ile başbaşa bıraktım ve zifiri karanlıkta direksiyon
yordamı ile yolumu bulup jeneratörlü ışıl ışıl otelime döndüm. Medeniyet
birader!
22 Şubat öğleye doğru, sınır kasabası Kisoro'ya yollanıyorum. Ertesi sabah
Ruanda'ya geçeceğim ve böylece badireli Uganda seyahati sona erecek.
Yolda yine yemyeşil dağlardan, vadilerden kıvrıla kıvrıla yükselip alçalarak
geçtim.


Nbarara-Kisoro yolundan doğa...

...ve çocuk manzaraları
22 Şubat akşam üstü Kisoro'da kalacağım Virunga Hotel'e terleştim. Ve
kötü haberi de aldım. Ertesi günü, yani 23 Şubata Perşembe günü, yani
seçim günü sınır kapalı. Dolayısıyla Uganda'da kalışım bir gün daha uzadı.
Küçük bir kasaba, büyücek bir köy kadar olan Kisoro'da fazla yapacak bir
iş yok. Yalnızca kitap okuyorum, yazı yazıyorum ve pinekliyorum. Benim
gibi Ruanda'ya geçmeyi bekleyen birkaç turistle, -tahminim- 60 yaş cıvarında
Polonyalı bir dağcı var otelde. O da ertesi günü Karisimbi'ye (4,507m)
tırmanacak. "Allah akıl-fikir versin" diyorum. O da bana aynı
temennide bulunuyor, tek başıma böyle bir seyahate çıktığım için. Sabah
vedalaşıyoruz.
Seçim günü koca bir askeri kamyondan bozma otoyon ya da kambüsle (otobüsle
kamyon arası vasıtanın adıdır) yaklaşık 25 çılgın geliyor. Yaşları 20
ila 80 arasında İsveçli'sinden Avustralyalı'sına kadar dünyanın her yerinden
bir sürü seyyah, Uganda-Ruanda-Kongo üçgenini geziyorlar. Tanrım, gürültüden
yemekhanede durmak imkansız. Odama kaçıyorum. Birazdan başlayan ve tufan
derecesinde yağan yağmurun sac çatıda çıkardığı gürültü onlarınkini bastırıyor
da, bir parça rahat ediyorum.
24 Şubat günü sabahı erkenden otelden ayrılıp sınıra doğru yola çıktım.
Sorunsuz bir şekilde, kısa sürede ülkeyi terk ediyorum. Artık yolun sağına
geçebilirim.
Bu
sayfayı -halâ- okumakta sebat eden sevgili dostlar!
Daha önce de sizlere söylediğim gibi, çalınan bilgisayarımla birlikte
bana -şimdiye kadar- mesaj gönderme nezaketini gösteren yüzlercenize ait
adres kayıtlarım da gitti. Ricam üzerine bazılarınız bekletmeden mesaj
göndererek kayıtlarımı yeniden oluşturmama yardımcı oldular. Ama, bu kadar
az değildiniz. Ya da, hala izlemeye tahammül edenlerin bu kadar az kaldıklarına
inanmıyorum. Göndermeyenlerden ricam, bana bu konuda yardımcı olmak için,
web sitesindeki iletişim sayfası aracılığyla -boş da olsa- bir mesaj göndermeniz
(dolu olmasını tercih ederim aslında).
Bir de, bazılarınızın gönderdiği, üzerinde düşünerek ve zaman harcayarak
cevaplanması gereken, rahat bir zamanım için beklettiğim mesajlar da -tabii-
aynı akibete uğradı. Onlardan da ricam (ki onlar hemen anlayacaklardır,
umarım, eğer izlemeye devam ediyorlarsa), o mesajlarını bir kez daha göndermeleri.
<
Sayfa 3
|