UGANDA < Sayfa 2
3


Update : 23.02.2006
Place : Kisoro/UGANDA
Day : 131
Distance traveled : 17,468km

At the end of the previous update we have left Murchison Falls National Park; changed the oil and filters in Masindi.
Our next stop is at Kibale Forest near the city of Fort Portal. It is about 355 km from Masindi to Fort Portal. About 320km of this route is dirt road, apart from the last 35km once you get on the Kampala - Fort Portal road. Nevertheless it is not that rough, so not that tiring. We entered Fort Portal before dark. But now we are short on cash because of the unexpected oil change operation that was not part of the plan. We need to get a hold of Ugandan Shillings. I grab any "new" dollar note I can find among the cash reserves in the safe. All the banks in Fort Portal are closed. And the ATM's are still snubbing my cards. No exchange offices around either. We will have to find a way to convince our Hotel to accept our dollars.



Fort Portal ve Kibale Forest
Fort Portal is a medium size city in the western part of Uganda. Its name comes from the fort that was built in 1891 - 93 in defense of the Toro Kingdom and Sir Gerald Portal, the Consul-General of Zanzibar who was commissioned to defense duty in the area in 1892, and died of malaria a few months after arrival. Kibale Forest near Fort Portal is a major tourist attraction especially with its numerous crater lakes.


One of the dozens of crater lakes in Kibale Forest
(Photo by Alican ERİÇ)

Ama tüm bunların yanında, çevresindeki dağlarda ve yamaçlarında göz alabildiğine uzanan binlerce dönüm çay tarlaları görülmeye değer güzellikte bir manzara oluşturuyor. Özellikle, o göz alabildiğine uzanan çay tarlaların içinde çalışan onlarca insanın uzaktan oluşturdukları görüntü muhteşem. Bendeniz kulunuz da bu muhteşem görüntüleri ve çay tarlalarında çalışanları onlarca kareyle fotoğraflamak şansına erişmişken, daha sonra bu şansını, fotoğraf makinesi ve bilgisarayıyla birlikte Entebbe'de yitirecekti.


Göz alabildiğine çay tarlaları. Kibale Forest/Fort Portal
(Photo by Alican ERİÇ)

Kalacağımız "lodge" ulusal parkın girişinden hemen önce, bir krater gölü olan Nyabikere Gölü'nün kıyısında kurulu. Ama, otele vardığımızda biz gölü göremiyoruz tabii. Çünkü hava çoktan kararmıştı. Ancak, bize orada bir göl olduğunu hatırlatabilmek için bütün kurbağalar var güçleriyle haykırıyorlardı. Anladığımızı kaç kere söylediysek de susmadılar. Odalar, birbirine bitişik bungalovlardan oluşuyor ve resepsiyonla restoran kısmının bulunduğu yerden yaklaşık 50m uzaktalar. Otelin "ekabir" sahibesi, oda ücreti ile yiyecek ve içeceklerimizin bedelini Dolar olarak ödeyeceğimizi öğrenince pek hoşlanmadı (ya da bize öyle geldi). Dolarlarım'ın hepsinin "yeni model" olduğunu, az kullanılmış, darbesiz ve garaj Doları olduklarını söyledim; sonunda teklifimizi kerhen kabul etti, sağolsun. Sokakta kalmamış olmanın sevinciyle, yemeklerimizi afiyetle yedik. Bizim için yakılan ateşin başında fazla vakit geçirecek halimiz olmadığından, erkenden odamıza çekildik. Buket ve Alican'ın uyumasından ve tuvaletin boşluğundan istifade, kitabımı okuyabilmek için mekanıma çekilmiştim ki, kapı kırılırcasına çalınmaya başladı. Toparlanıp da kapıya koşana kadar bir daha... Ne oluyoruz, diye kapıyı açtım; karşımda komi/garson/güvenlik görevlisi/resepsiyonist olarak görev yapan adam var, elinde fenerle.
- Hayırdır?
diye sordum.
- Tuvaletin ışığı yanıyor da...
- Eee?
- Söndürseniz hani.
- Niye yahu, tuvaletteyim.
- Haa, o zaman yatarken kapamayı unutmayın
- İyi de, unutacağımı kim söyledi?
- Hanımefendi görmüş de...
- E kardeşim, iyi de, bu odanın parasını ödemiyor muyum? Belki karanlıktan korktuğum için sabaha kadar yanık bırakmak istiyor canım.
- ????
- O "hanımefendi"ne söyle, bir daha rahatsız edilirsem, Dolarlar'ın hepsini "2. el' veririrm, ona göre.
- ????
Bırakmıyorlar ki, rahat rahat bir kitap okuyalım birader.

Sabah uyandığımızda, odamızın/bungalovumuzun terasına çıkınca gölün hemen dibinde olduğumuzu farkettik. Daha doğrusu, göl bizim hemen dibimizde... Yani gerçekten dip, yani altımızda, demek istiyorum. Göl, bungalovların bulunduğu setin hemen önündeki dimdik bir yamacın yaklaşık 10-15m altından başlıyor. Buket'le manzarının büyüsüne kapılmış Alican'ın uyanmasını bekledik. Daha sonra kahvaltı yapmak için restorana gittik. "Günaydın"ın hemen ardından komi/garson/güvenlik görevlisi/resepsiyonist özür dileyerek hanımefendinin şehre ineceğini, mümkünse ödemeyi yapmamı istediğini söyledi. İyi de, daha "hizmet alımı" tamamlanmadı ki. Ya parayı ödedikten sonra kahvaltıyı beğenmezsek? Neyse, "ilginç" otel sahibesini kırmak istemedim ve parayı ödedim. Birazdan "hanımefendi" aceleyle arabasına binip uzaklaştı. Sanki, uzun zamandır ilk defa tahsilat yapıyorlarmış gibi geldi bize. Hanımefendi, akşamları "yanık kalan ışık kontrolu"na da çıktığına göre, işler bayağı kesat anlaşılan.

Ertesi günü Queen Elizabeth Ulusal Parkı'na gitmek üzere yola çıkıyoruz. Dağ köyleri arasından kıvrıla kıvrıla geçen bozuk toprak yolda yavaş yavaş ilerliyoruz. Acelemiz yok. Bazen durup köylü çocuklarla muhabbet ediyoruz. O kadar güzeller ki, kaybolan fotoğraflardan en çok üzüldüklerim de onlarınkiydi.


Pazar yeri. Fort Portal-Kasese yolu (Photo by Alican ERİÇ)

Yolda, ulusal parka girmeden biraz önce Ekvator çizgisini yeniden geçiyoruz. Bu seyahette benim üçüncü, Buketler'in de ikinci Ekvator geçişi.


Kasese-Queen Elizabeth Ulusal Parkı yolunda, Ekvator çizgisinde... (Photo by Alican ERİÇ)



Yanlış anlamayın sakın. Bir taksi bu, kamyonet değil
(Photo by Alican ERİÇ)

Queen Elizabeth Ulusal Parkı (QENP)
1,978km² savan alanı ile Uganda'nın en büyük ulusal parkı. Nispeten küçük bir göl olan George Gölü'nün bir kısmı ile, Edward Gölü'nün Uganda sınırları içerisinde bulunan bölümünün tamamını içinde barındırıyor. Bu iki göl birbirine Kazinga Kanalı ile bağlı. Uganda'nın en büyük ulusal parkı olmasına karşın -Kenya'da Maasai Mara ya da Tanzanya'da Serengeti Ulusal Parkları'nı görenler için- vahşi hayvan nüfusu açısından görece fakir sayılır. Kaldığımız lodge, Kazinga Kanalı'nın tam Edward Gölü'ne açıldığı noktada bulunan Mweya Yarımadası'nın tepesinde, hakim bir noktaya kurulmuş. Yine, bitişik bungalovlardan oluşuyor ama, bu bungalovlar biraz iri, dolayısıyla çok ferahlar. Ve Kibela Forest'takine göre çok daha lüks. Üstelik, akşamları kimse gelip de "Işıklar!" demiyor. Göl tarafındaki terasın önünde hafif bir meyille başlayıp göle doğru dikleşen bir çayır var ve bu çayırda sürekli warthog'ları (bir tür yaban domuzu) otlarken görebiliyorsunuz. Bu warthog'ların özelliği otları toprak seviyesinin birkaç santim üzerinden kopararak yemeleri. Yani tam bir çim biçme makinesi gibiler. Otelin, otları biçmek gibi bir derdi kalmıyor, çünkü Warthog'lar sürekli otelin bahçesindeler.


Bu kadar laubali olunabiliyor warthog'larla (Photo by Alican ERİÇ)

Otele vardığımız gün akşamüstü yaptığımız safari "çevreyi tanıyalım" turundan öteye geçemiyor. Otelimizden güneşin batışına yetişmek konusunda zaman ayarlamasını yapamadığımız için karanlıkta giriyoruz otele.


Yetişemediğimiz güneş batışını yolda yakalıyoruz.
Arkasından kaybolduğu dağlar Ruwenzori Dağları, ötesi Kongo
(Photo by Alican ERİÇ)

Burada savan bölgelerdeki otları kuruduğu zaman yakıyorlar. Ama, öyle basit ateşler değil, kilometrekarelerce alandaki otlar cayır cayır yanıyor. Bazen o kadar ki, ağaçlık alanlardaki otları da tutuşturuyorlar. Amaç, toprağı daha verimli kılmak. Bizde de öyle değil midir; tarlalarda, hasat sonrası kalan artıkları (yanılmıyorsam "anız" denir buna) yakarlar, bir sonraki sene daha iyi verim elde etmek için. Uzmanları, bunun -tam tersine- topraktaki yararlı maddeleri yok ettiği için verimi düşürdüğünü iddia eder. Hangisi doğru bilemiyorum ama, burada, yanmış bölgelerde daha sonra yetişen otların gerçekten başka bir "yeşille" çıktıklarına şahit olduk. Buna ilk kez, -size önceki bölümde anlattığım- Murchisson Falls'da rastlamıştık. Murchisson Falls'un -giriş yaptığımız- güney bölümü ağaçlık. Giriş kapısından kalacağımız lodge'a kadar, yol çevresinde ağaçların altında toprağın simsiyah olduğunu, hatta yer yer ağaçların da kavrulduğunu görmüştük. Daha sonra, nehrin kuzeyinde İngiliz grubun aracının peşinden giderken, onların yanındaki rehberin (aslında milli parkın resmî "ranger"ıydı kendisi) zaman zaman araçtan inip otları tutuşturduğunu da... O akşam -adını, kartvizitini "kaybettiğim" için maalesef unuttuğum- grubu gezdiren İngiliz, bana bunun toprağı verimlendirmek için özellikle yapıldığını söylemişti. Hatta bir keresinde şahit olduğu; kuzeyden, Mısır tarafından gelen leyleklerin, böyle bir çalı ateşinin (bush fire) karşısına sıralanıp, ateşten zıplayarak kaçan milyonlarca çekirgeyi nasıl afiyetle midelerine indirdiklerini ve karınları doyunca da gerisin geriye nasıl uçup gittiklerini anlatmıştı. İşte o akşam (ve ertesi akşam da) uzaklarda yanan kuru otların alevden çizgilerini seyrediyorduk, yanmış ot kokusunu da ciğerlerimize çekerek.

Ertesi günü, yani 24 Ocak Salı günü, sabah erken kalkıp Chambura Vadisi'nde şempanze izi sürmeye gittik. Başlama noktası, Fig Tree Camp adı verilen ranger kampı. Toplam 6 kişilik bir grup olduk ve başımızda rehberimizle arabalarımıza binip, yürüyüşün başlayacağı noktaya ulaştık.


Chambura Kanyonu'nun başlangıcı
(Photo by Alican ERİÇ)

Chambura Vadisi ortalama 100m derinliği olan, ancak genişiliği yer yer birkaç on metreye kadar inen daracık bir kanyon. Uzunluğu 16km. Ancak biz bunun yaklaşık 5km'lik bir bölümünü yürüyeceğiz. Araçlarımızı parkettiğimiz noktadan, ellerimize aldığımız sopaların da yardımı ile, dimdik bir yamaçtan aşağıya döne döne iniyoruz. Kanyonun dibine geldikten sonra, akarsu boyunca aşağıya doğru ilerliyoruz. Parkurun alt ucunda, nehrin üzerine devrilmiş bir ağacın üzerinden akrobatik hareketlerle geçtikten sonra karşı sahili de yukarıya doğru tarıyoruz. Üst uçta da bir akrobatik geçişten sonra vadiye indiğimiz noktadan tekrar yukarıya çıkıyoruz. Tahminen üç saat süren "şempanze izleme" yürüyüşümüzde, akarsuyun oluşturduğu bir gölette oynaşan birkaç hipopotam dışında hiçbir memeliye rastlayamadık, maalesef. Yalnızca bir ara, kaçışan siyah-beyaz kolobus maymunlarının seslerini duyduk. Halbuki elimdeki rehber kitap, Chambura Vadisi'nin şempanze bakımından Doğu Afrika'nın en kalabalık bölgesi olduğunu söylüyordu. Rehberimiz ise, bu bölgede yalnızca bir şempanze ailesinin yaşadığını, bu nedenle de bulmanın zor, hatta bazen -bizimki gibi- imkansız olduğunu söyledi.



Kanyonun dibindeyiz. Chambura Vadisi (Photo by Alican ERİÇ)

Günün geri kalan kısmını otelde geçiriyoruz. Buket kitabını okurken ben birikmiş ve ilgilenemediğim yazılarımla, Alican da dersleriyel meşgul oluyor. Ertesi gün, Uganda'da, Buketler'in dönüşünden önceki son durağımız olan Entebbe'ye doğru yola çıkacağız.


QENP'ta son akşam yemeği (Photo by Alican ERİÇ)

Sonraki gün, öğleye doğru yola çıktık. 445km'lik yolu yaklaşık 8 saatte katedip Entebbe'ye vardık. Yolun bu kadar uzun süre almasının nedeni, yerleşim yerlerinin çokluğu ve buralardaki kalabalık nedeni ile yavaş ilerlemek zorunda kalmamız. Bir de, Entebbe'ye ulaşmak için Kampala'nın varoş kalabalığını da yarmak zorunda kalışımızı eklemek lazım. Ancak yine de kolay ve sakin bir yolculuk oldu.


Çay tarlalarında işçiler (Photo by Alican ERİÇ)


Bundan daha yüklülerini de gördük
(Photo by Alican ERİÇ)


Mbarara yakınlarında bir Pazar yeri
(Photo by Alican ERİÇ)

Entebbe'de kalacağımız otel, Amerikan başkanlarını ağırlamış bir yer. Başkan Clinton için özel hazırlanmış bir suit bile bulunuyor. Adı da Clinton Suiti. Burada kalmak isteyen USD575.00'nı bayılmak zorunda kalıyor. Suitin manzarasını beğenmediğimiz için biz orayı tercih etmedik. Entebbe'de iki gece kalacağız ve daha sonra, yani 27 Ocak Cuma sabahı Buketler'i havaalanından uğurlayacağım.
İlk gece, akşam yemeği için şehir merkezine gidiyoruz. Her taraf zifiri karanlık. Ana caddede, jeneratörü olan birkaç yerin ışığı yanıyor. İçlerinden bir bar-restoranda hızlı bir akşam yemeği yedikten sonra otelimize dönüyoruz. Sonradan öğrendiğime göre, Entebbe'de 2 günde bir elektrikler düzenli olarak kesiliyor. Bu aslında ülkenin birçok yeri için geçerli. Son zamanlarda, Viktorya Gölü, dolayısıyla Nil Nehri'nde su seviyesindeki aşırı düşüş, bu nehir üzerinde kurulu bulunan iki hidroelektrik santarlının verimsiz çalışmasına, sonuçta da ciddi önlemler alınmasına neden olmuş. Önceleri Kenya'ya elektrik ihraç eden Uganda, bu ihracatı durdurduğu gibi, kendi ihtiyacını bile karşılayamaz durumda.
Buketlerle son günümüzde önce, benim onlar gittikten sonra kalmayı düşündüğüm oteli, Golf View Inn Hotel'i görmeye gittik. Küçük, ucuz ve mütevazı bir "butik otel". Buket de beğendiğine göre sorun yok, kalabilirim. Planım, Buketler'in gidişinden sonra 2-3 gün daha Entebbe'de kalıp biriken yazılarımı tamamlamak ve daha sonra Uganda'nın güneyine doğru, Rwanda'ya geçmek üzere yola çıkmak. Daha sonra hem gezmek, hem de içinde bulacağımızı umduğumuz bir kafede birşeyler içip vakit geçirmek için botanik parkına gittik. Hayal kırıklığı içinde ve rutubetli sıcaktan bunalmış bir halde kendimizi dışarı attık. Düşündüğümüz içeceklerimizi otelin bahçesinde almak en iyisi. Üstelik sürpriz vervet maymunları da bahçede cirit atıyorlar.


(Photo by Alican ERİÇ)


Otelin bahçesinde vervet maymunları (Photo by Alican ERİÇ)

Seyahatimizin, birlikte yiyeceğimiz son akşam yemeği için Çin Lokantasına gidiyoruz. Akşam erken yatmamız lazım. Sabah çok erken (ya da gece çok geç) uyanıp, havaalanına gideceğiz.

27 Ocak sabaha karşı kalkıp havaalanına gittik. Havaalanı sahasına girişte polis kontrol noktasındaki bariyer açık ve ortalıkta hiç polis görünmüyor. Yavaşlayıp etrafa bakıyorum, ilgilenen yok, geçiyoruz. Arkamızdan, kulübeden bir polis çıkıyor ve anlaşılmaz bir el işareti yapıyor, "Geç!" anlamına geldiğini tahmin ediyoruz.

Buketler'den ayrılmak pek kolay değil tabii. Karımı, oğlumu 2.5 ay sonra görebileceğim tekrar. Fazla acıklı hale getirmek anlamsız tabii. Uzun bir vedalaşma seremonisi olmasın diye, check-in işleminden hemen sonra pasaport kontroluna giriyorlar ve ayrılıyoruz. Yine de duygulara gem vurmak zor, kös kös arabama doğru gidiyorum.


< Sayfa 2 - Sayfa 4>

 
  ana sayfa I başlarken I araç I rota I iletişim