|
|
Güncelleme tarihi : 21 Mart 2006
Yer : Nkhata Bay/Malawi
Gün : 156
Yapılan yol : 22,608km
Tanzanya
Rusumo Şelalesi üzerindeki köprüden Tanzanya'ya geçtikten sonra, kısa süren
pasaport ve gümrük işlemlerinin ardından ilk durağıma hareket edebilirdim
artık. Ülkeye Pazar günü girmiş olmanın bedelini, görevlilerin fazla mesai
ücretleri olarak ödüyorsunuz Tanzanya'da. Bu -tabii eminim ki- Dar es Salaam
ya da Arusha'daki uluslararası havaalanı sınırları için geçerli değildir
ama, kara sınırlarını kullanırken katlanmak zorunda olduğunuz bir kural.
Çok değil canım, beşbin Tanzanya Şilini alıyorlar, makbuz karşılığında.
Yani, yaklaşık USD4.30...
Sınırdaki görevlilere teşekkür edip ayrılacakken, gümrük görevlisi, bir
kişiyi yolumun üzerindeki Geita'ya kadar alıp alamayacağımı sordu. Haritadan
baktım, 243km'lik bir mesafe. Toplam 367km'lik menzilimin yaklaşık üçte
ikisi. "Tamam!" dedim. Hem yolda da yarenlik ederiz, canım sıkılmaz.
Yolun sınırdan itibaren 90km'si asfalt gözüküyor. Ondan sonra, varacağım
Mwanza'ya kadar olan kısım ise Michelin'de "partially improved"
olarak verilmiş; yani "kısmen iyileştirilmiş". Ben bu "partially
improved" deyimini Etiyopya'dan çok iyi hatırlıyorum; bu şekilde gösterilmiş
bir yol bana kök söktürmüştü orada. Dolayısıyla, 367km'lik toplam yolun
277km'lik kısmı için şüphelerim var.
Neyse! Yol arkadaşım geldi; 18-25 yaşları arasında (pek anlaşılamıyor, yüzüne
bakınca küçük gösteriyor ama, giyinişi -sanki- daha ileri), streç pantalonlu,
daracık bluzlu bir hanım. Arkasında, elinde hanımın çantasını (ufacık bir
valiz, iri bir kol çantası büyüklüğünde) taşıyan bir görevli. Hanımefendi,
sanki limuzininin kapısı açılsın diye bekler gibi kapının önünde bekliyor.
E açtık, buyur ettik içeri. Çantayı da bizim "limuzin"in bagajına
koyduk. Koyulduk yola. Ben başladım birşeyler sormaya. Aldığım her cevap
"Yes!" oluyor. "Gümrükte mi çalışıyorsun?". "Yes!".
"Hergün bu yolu gidip geliyor musun?". "Yes!". "Peki
zor olmuyor mu?". "Yes!". "Nasıl yani, zor mu oluyor?".
"Yes!". "Peki, Geita'da mı oturuyorsun?". "Yes!".
"Buradaki görevin nedir?". "Yes!". "Haa! Anlaşıldı,
İngilizce bilmiyorsun". "Yes!". "E desene birader.".
"Yes!". Sustum.
İlk 90km haritada da gösterildiği gibi asfalt. Asfalttan, Mwanza yönü için
döneceğim noktayı kaçırıyorum; o kadar gösterişsiz bir kavşak ki. Hiç bir
tabela da görmedim. Birkaç kilometre sonra GPS'e göz ucuyla baktığımda,
kavşağı geçtiğimi farkettim ve geri döndüm. Kıza el kol işaretleri ile Mwanza
ayrımını geçtiğimizi anlatmaya çalıştım, yüzüme boş gözlerle baktı. Eksiği
yalnızca İngilizce bilmemek değil anlaşılan.
Yol ağzında küçük ve yazıları silinmeye yüz tutmuş bir tabela varmış; görmemiş
olmam kesinlikle yadırganacak bir durum değil bence. Daracık toprak bir
yola girdik. "İyileştirilmiş" deyimi, üzeri düzgünleştirilmiş
toprak yol anlamındaysa, evet, iyileştirilmiş görünüyor. Ama başına "kısmen"
eklenince biraz mide bulandırıcı tabii. Ve o "kısmen" kısmı, yaklaşık
20-30km gittikten sonra bitti ve daha sonra Mwanza'ya varana kadar o iyileştirilmiş
"kısım"lardan eser göremedim. Yoldaki çukurlar ve yağmur sularından
oluşmuş derin yarıklar bazen o hale geliyordu ki, arabadan inip yolun neresinden
geçmenin mümkün olabileceğini incelemek zorunda kalıyordum. Bu arada, bu
yazıyı tamamladıktan sonra, 20 Mart günü (yazıyı göndermekte -yerel internet
olanaklarının çok kısıtlı olması sebebiyle- gecikme yaşıyorum) eski yol
arkadaşım Chris'ten "Acil okuyun!" uyarısı ile gelen mesajdan,
aynı yoldan geçerken bindiği araca otomatik tüfeklerle ateş açıldığı, şöförün
hızlı davranması sonucu yalnızca maddi hasarla kurtulduklarını öğrendim.
Yanımda konuşmayan bir hanım, sürekli sarsılan bir araba ve bendeniz, saatte
ortalama 25km hızla ilerliyoruz. Saat 15:30 sıralarında Geita'ya geldik.
Ben kasabanın içinde ağır ağır ilerliyorum ki, kızcağız "Şurada ineceğim"
diye işaret ederse kaçırmayayım. Kasaba merkezini geçip yavaş yavaş terketmeye
başladık. Ben, herhalde "varoşlar"da oturuyor diye düşünüyorum
ama, çevrede varoş da kalmadı ev de. Arabayı durdurup elime haritayı aldım
ve Geita'yı işaret edip "Sen burada inmeyecek miydin?" diye sordum.
"Yes!" dedi. "E, iyi ya, in o zaman!". "Yes!".
"Hayır kızım, bak; burası Geita. Senin ev, böyle hani çatısı var, sen
içinde yaşıyorsun falan. İşte o burada, sen de ineceksin". "Yes!".
Çattık birader! Geriye döndüm. Kasabanın merkezindeki delikanlılardan İngilizce
bilen birini buldum ve kendisinden yardım istedim. "Bu hanıma ineceği
yere geldiğimizi, gitmek istediği Geita'nın burası olduğunu anlatabilir
misin, lütfen?". Delikanlı hanımkızımıza durumu lisan-ı münasiple anlattı
ve aldığı cevabı da bana söyledi: "Ben Geita'da inmeyeceğim ki?".
"E, nerde inecekmiş o zaman?". "Sorayım mı?". "Yok,
dur sorma. Ben telepati yoluyla öğrenirim. Tabii sor ulan". Burada
insanlar ancak kendilerine söylenilen kadarını yapar. Kıza nereye gideceğini
sorması için, benim ondan bunu istemem gerekir. "Eee?". "Sengerema'ya
gidecekmiş". "Ama o bana Geita demişti". "?!".
"La havle" çekip, bastım gaza. Fazla da basılmıyor ki birader,
yol müsaade etmiyor. Bu arada saati de dört yaptık. Ben, bu kız olmasa,
Geita'da biryerde yatardım, diye düşünüyorum. Şansım yok tabii. Namus belası.
Aldık başımıza bir kere.
Tekrar yola koyulduk ama, Sengerema'ya kadar önümüzde daha 120km'den fazla
yol var ve bu hızla 5 saat sürer. Biraz hızımı arttırayım dedim ama, mümkün
değil. Ve benim tepemden takırtılar gelmeye başladı yine. Arabayı çektim
sola, kafamı dışarı çıkarıp direkt portbagajın ayağına baktım. Evet! Bu
da kırıldı. Bu beşinci birader. Bence Otokar bu konuda bir "iyileştirme"
yapmalı; hem de "kısmî" değil, "toptan".
Saat sekiz buçuk gibi Sengerema'ya girdik. Yine tüm vücudum, özellikle kollarım
ve omuz başlarım, sürekli kasılmaktan ağrıyor ve tek istediğim bir duş alıp,
birşeyler atıştırıp uyumak. Bu sefer kızı beklemeden kasabanın ortasında
durdum ve ortaya "Özür dilerim! İngilizce bilen birinden yardım istiyorum"
diye bağırdım. Genç bir çocuk geldi. "Ona" dedim "sorar mısın,
evi neredeymiş?". Sordu ve bana "O buraya değil, Mwanza'ya gidiyormuş"
dedi. Haa! Durum anlaşıldı. Karı bize musallat oldu ya da edildi. İçinizde
bunu daha önce anlamış olan "üstad"ların "Eee! Yeni mi anladın?"
dediklerini duyar gibi oluyorum ama... "Bak!" dedim çocuğa, "Ona
söyle, istediği bir otel, motel birşey varsa bırakayım. Yoksa, burada insin
arabadan". "Bildiği biryer yokmuş". "O zaman,"
dedim, "şurada bir motel görüyorum, onun önünde bırakacağım".
Ve bıraktım. Şehrin en iyi otelini sordum. Gösterdiler. Odasında duş ve
tuvalet bile vardı. Tek sorun, su yoktu. Bana iki kova su getirdiler. "Duş"umu
alıp, bahçedeki lokantada tavuğumu yedim ve erkenden yattım. Uyumam için,
camı olmayan penceremin yaklaşık 1m ötesinde, evlerinin bahçesinde oturan
komşuların radyolarını kapamaları ve muhabbetlerini bitirmelerini beklemek
zorundaydım. Gecenin biri gibi muhabbet bitti ama, radyo kapatılmadı ve
-sanırım- sabaha kadar da açıktı. Afrika insanı radyo dinlemesini çok sever.
Ama ne olursa; müzik, haber programı, eğitim programı... Sanırım bu onların
dünyayla olan bağlantısını sağlıyor, bir bakıma. Yolda bir sürü insan görürsünüz,
ellerinde radyoları, kulaklarına dayamışlar, dinliyorlar.
Ertesi sabah erkenden uyandım. Hava felaket ağır ve her an yağmur başlayacak
gibi. Portbagajın kırık ayağını değiştirmem gerekiyor ve bunu yağmur başlamadan
yapmalıyım. Yoksa Ruanda'daki duruma düşebilirm. Neyse, artık tecrübe kazandığım
için daha hızlı değiştirebiliyorum ve yağmurun ilk damlaları düşmeye başladığında
işim bitmişti. Görevli kadından bir "siyah" çay istedim, arabadan
ekmek ve krem peyniri ile zeytinlerimi alıp hızlı bir kahvaltı yaptım ve
yola çıktım.
Size Mwanza'nın bulunduğu yeri anlatabilmek için yaklaşık coğrafi konum
bilgisi vermeliyim. Benim, Ruanda'dan Tanzanya'ya girdiğim yer, ülkenin
kuzey batı ucunda ve Viktorya Gölü'nün de güney-batısına rastlayan bir noktada.
Tanzanya rotam da, Ruanda'dan sonra doğuya, Dar es Salaam'a kadar gitmek
ve oradan, güney batı istikametinde ilerleyerek Malawi'ye geçmek. Dar es
Salaam'a giderken de, Victoria Gölü'nün güney kıyısına paralel olarak seyredip,
daha sonra -zorunlu olarak- Serengeti ve Ngorongoro Ulusal Parkları'nın
içinden geçip, efsanevi Kilimanjaro Dağı'nın güney eteklerini yalayarak
güney-doğuya yönelmeniz gerekiyor. Bu güzergahta da, sınırdan sonraki ilk
en uygun konaklama yeri Mwanza. Şehir, Victorya Gölü'nün güneyinde, aşağıya
doğru uzanan bir haliçin doğu kıyısında kurulmuş. Haliçin aşağısından dolaşan
bir yol da olmadığı için, Mwanza'ya -benim güzergahımla- varmanın tek yolu,
karşı kıyıya feribotla geçmek. Sabah sekiz gibi hareket edip, feribot iskelesine
kadar olan yaklaşık 25km'lik yolu yarım saat ila 45 dakika arasında katetmeyi
planlıyorum. Bu arada, yağmur şiddetini gittikçe arttırmakta. Toprak yol,
önceki gün geldiğimden birkaç kat daha kötü. Korkum, yağmurda kayganlaşan
ve yeryer balçık çamur olan yolda, sürekli yolcu ve yük taşıyan kamyonlardan
birinin batarak yolu kapaması.

Sengerema'dan feribot iskelesine giden yol
25 kilometre uzunluğundaki yolun öyle 45 dakikada falan biteceği yok. Yağmurun
şiddeti iyice arttı ve yoldaki çukurlar gölcüklere dönüşmeye başladı. Bazılarına
zorunlu olarak girdiğiniz gölcüklerde zaman zaman araba, eteklerine kadar
sulara gömülüyor. Yolu yaklaşık yarılamışken, bir köyün girişinde korktuğum
başıma geldi. Bir otobüs, arka sol tekerleğinden çamura gömülmüştü ve çapraz
olarak durduğu için de yolu kapamıştı. Kenarda, arabamı geçirebileceğim
kadar bir boşluk yoktu. Mecburen başka bir güzergah bulmak zorundaydım ama,
cıvarda her yer su altındaydı. Seyahate çıkarken yanıma aldığım lastik çizmeler
ilk defa -ve umarım son defa- burada işe yaradılar. Yağmurluğumu da giyip
atladım arabadan. Yolun yanındaki kısmen su basmış yerden, köylülerin de
yardımı ile kendime sağlam zeminli bir güzergah aramaya başladım. Bir yandan
da, eğer olur da batarsam diye, etrafta vinç için uygun ağaçları gözlüyorum.
Neyse, yaklaşık yarım saatlik bir "sürvey" çalışması sonucu, batmadan
geçebileceğime inandığım bir güzergah buldum. Sonunda yola kavuşumu biraz
riskliydi, çamuru derin bir rampa olması sebebiyle. Artık orada da vinç
kullanırım, gerekirse, diye düşündüm. Karşıda, vinci bağlayabileceğim yeterince
sağlam ağaç vardı çünkü. Otobüs yolcuları ve çevredeki köylülerin pek aklı
kesmedi, benim bu yapacağım işe ama, hepsi de merakla olacakları izlemeye
koyulmuşlardı. Ben, bulunduğum yerden geriye doğru bir manevrayla, kendime
çizdiğim yeni güzergahın başlangıcına geldim ve derin bir soluk alıp yolun
sağından suyun içine daldım. Su, en azından benim çizmelerimden daha derin
değildi; yani en çok 40cm... Takviye 3. viteste ve orta diferansiyel kilitli
olarak ağır ağır ilerliyorum. Bir ara patinaja düştüyse de, sonuna kadar
sorunsuz geldik. Sondaki korktuğum bölüme de, arabayı biraz hızlandırıp
girdim. Arkası bir-iki sağa sola dans ettiyse de -ayağındaki lastiklere
rağmen- sorunsuz çıktı. Arabamı seviyorum!
Pencereden, tezahüratlara el sallayarak cevap verip yoluma devam ettim.
İskeleye geldiğimde, 2 saattir yolda olduğumu farkettim. Yarım saatlik sürvey
çalışmasını düşersek, 25km için 1.5 saat hiç de "fena" sayılmaz.
11:00'deki feribotu beklemeye başladık.

Mwanza feribotunu bekliyoruz. Arkadaki otobüsün ismine
dikiz: Sheraton!
Toplam 2 otobüs, 2 kamyon, bir pikap ve ben varız, araç olarak feribota
binecek. Elli-altmış civarında da insan yolcusu var. Saat 10:30'da feribot
yanaşıyor ve yavaş yavaş bizleri almaya başlıyorlar. Kıyak olsun diye, beni
en son alacaklar; feribottan ilk inen olmam için.

Feribota en son ben gireceğim
Mwanza
Mwanza, Tanzanya'nın Dar es Salaam'dan sonraki ikinci en büyük kenti, nüfusları
arasında çok büyük fark olsa da. 1890 yılında Almanlar'ın ileri karakol
olarak kurduğu Mwanza, bu hale gelmesini iki şeye borçlu. Birincisi, çevrede
bulunan altın madenleri; ikincisi ise, Victoria Gölü kıyısında kurulu olması
nedeniyle Kenya (az olarak) ve Uganda ile ticaret için uygun bir liman olması.
Mwanza, 1920 yılında, bu bölge ve Musoma civarında keşfedilen altın madenleri
ile dikkatleri üzerine çekmiş.1928 yılında tamamlanan Tabora-Shinyanga-Mwanza
hattıyla da ülkenin demiryolu ağına bağlanması sonucu önemli bir liman kentine
dönüşmüş.
Altın, Tanzanya'nın önemli ihraç ürünlerinden. Afrika'nın Güney Afrika ve
Gana'dan sonra üçüncü büyük altın üreticisi olan Tanzanya'da altın, Geita
başta olmak üzere Mwanza ve Busoma'nın çeşitli yörelerindeki madenlerden
çıkarılıyor. Ancak, Tanzanya'ya getirisinin yanısıra, Victoria Gölü için
de ciddi risk oluşturmakta. Yeraltından çıkarılan hammaddenin işlenmesinde
kullanılan siyanürün, bölgedeki aşırı yağışlar sonucu topraktan sızarak
Victoria Gölü'ne karışması, gölün ekolojik dengesini tahrip eden diğerleri
yanında önemli bir tehlike oluşturuyor. Kontrolu sıkı tutan Kenya ve Uganda'ya
karşın, Tanzanya'dan, Victoria Gölü'ne her gün 2 milyon litre civarında
lağım ve endüstriyel atık karışmakta.
Mwanza'da, kitapta gözüme kestirdiğim Iko Hotel'e gittim. Yazılandan daha
bakımsız, buna karşın daha pahalıydı. Bunun dışında gezdiğim diğer orta
sınıf otelleri de pek beğendiğim söylenemez. Iko'ya dönüp, günün tek müşterisi
olarak kaydımı yaptırdım. Daha sonra, banka ATM'lerini denemek ve internet
café bulup mesajlarımı kontrol etmek için şehir merkezine gittim. Güzel!
Buradaki ATM'ler benim kartımı kabul etti ve demek ki Tanzanya'da, cebimdeki
Dolarlar'ı bozdurmaya gerek kalmadan nakit ihtiyacımı karşılayabileceğim.
Her ne kadar, Malawi ve Zambia'dan sonra ATM'leri neredeyse her yerde bulabileceksem
ve elimdeki nakit Dolarlar da beni o zamana kadar fazlasıyla idare edecek
durumdaysa da, yine de -her ihtimale karşı- cebime fazla dokunmak istemiyorum.
Belli mi olur?
İnternet ve ATM işini hallettikten sonra, son kırılan portbagaj ayağımı
kaynattırabileceğim bir demirci buldum. Eh, tüm zarûri ihtiyaçlar hallolduğuna
göre, yemek işine geldi sıra.
Akşam yemeğimi başarısız bir Hint lokantasında yedikten sonra otele döndüm.
Otelin barında, toplam üç otel müstahdemi bayanla televizyon izleyip, sohbet
ettikten sonra yatıyorum.
Ertesi gün, yani 7 Mart Salı günü sabahı Mwanza'daki otelden Musoma'ya doğru
yola çıktım. Aslında Musoma'da kalmak konusunda karar vermiş değilim. Daha
önce söylediğim gibi, Mwanza'dan Arusha-Dar es Salaam yönüne gidebilmek
için zorunlu olarak Tanzanya'nın en büyük ve popüler ulusal parkı olan Serengeti'nin
içinden geçmek zorundasınız. Bunun için de park giriş ücretini ödemek...
Yani otoyol geçiş ücreti gibi ama, biraz yüksek tabii. Madem bu ücreti ödüyorum,
bari Serengeti'de bir de safari yaparım, diye düşünüp, Serengeti'nin batı
ucundaki Ndaraka kapısından sabah erkenden girip, akşam üzeri Ngorongoro
kapısından çıkarak Arusha'ya varacak bir plan yaptım. Bu amaçla da, Ndaraka
kapısının 1km dışında, overlandercıların çok sevdikleri Serengeti Stopover
kampyerinde konaklamayı düşünmüştüm. Ancak Stopover'a uğradığımda, tüm bungalovların
dolu olduğunu öğrendim. Arabada yatmak da -arabanın içindeki aşırı toz nedeniyle-
hiç işime gelmiyor doğrusu. Bu nedenle geceyi, biraz daha kuzeyde ve yine
Victoria Gölü kıyısındaki Musoma'da geçireceğim. Ancak, bu durumda daha
önce yapmış olduğum "günübirlik Serengeti safarisi" programını
uygulamam imkansız.
Musoma, küçük bir sahil kasabası olarak kalmış. Önceleri diğer Tanzanya
limanlarıyla Kisumu'ya yapılan feribot seferleri de yakın geçmişte kaldırılınca,
gözden düşmüş bir sayfiye yeri havasına iyice bürünmüş vaziyette. Eskiden
özenilerek yapılmış Peninsula Turistik Tesisleri'ne, özelleştirmenin de
pek fazla katkısı olmamış maalesef. Otelin parlamento üyesi birkaç müşterisi
dışında -sanırım- tek yabancı müşteri bendim o akşam. Akşam üstü, güzel
terastan, günbatımı manzarasını kapatan o çirkin -ve artık kullanılmayan-
feribot iskelesi binasına rağmen göle karşı otururken, otel müdürüyle keyifli
bir muhabbetimiz oldu. Kendisi daha sonra bana, Serengeti'deki lodgelardan
birinde rezervasyon konusunda da yardımcı olmaya çalıştı, otelin telefonları
çalışmıyor olduğundan(!) kendi cep telefonunu kullanarak. Elimdeki rehber
kitapta yazılı lodgelardan gözüme kestirdiğim bir tanesini arattım, cevap
vermedi. Diğerini aradığında ise, karşısında çıkan kişiyi bekletip, telefonu
bana uzattı. Telefondaki bayana bir ya da iki gece kalmak istediğimi söyledim,
tek kişilik oda fiyatını sordum. Yarım pansiyon fiyatın USD80.00 olduğunu
öğrenince biraz şaşırdım ama, sezon dışı (off season) olmasından kaynaklandığını
düşündüm. Kitapta yazılı fiyat ise USD140.00'dı. Fiyat böyle "makul"
olunca da, iki gece kalınır, doğru dürüst safari yapılır, diye düşündüm.
Aslında, Kenya ve arkasından Uganda'da yaptığımız safarilerden sonra, Serengeti
cazibesini yitirmişti bir ölçüde. Her ne kadar, diğerlerine oranla çok daha
fazla hayvan nüfusuna sahip ve -mevsim nedeniyle de- avantajlı bir zamandaysam
da... Serengeti, Şubat ortalarından itibaren bölgede yağmur mevsiminin başlaması
ve yeşil örtünün de böylece canlanması ile birlikte, daha önceden (önceki
yılın Temmuzu'ndan itibaren) kuzeye, Maasai Mara'ya (Kenya) geçmiş olan
otoburların, özellikle büyük antilop türü olan wildbeest'lerin (Türkçesini
bilemiyorum, bilenlerin yardımına ihtiyacım var) akınına uğruyor. Bu olaya
"büyük göç" adı veriliyor. Göçün başlaması ile birlikte wildbeestlerin
kuzeydeki Grumeti Irmağı'nı geçişleri sırasında, oradaki dev Afrika timsahları
tarafından "seçmece" avlanmaları görüntüleri de çok meşhurdur;
bir kısmınız belgesel kanallarındaki filmlerinden hatırlar. Bu göç de dolayısıyla
etoburları, özellikle "büyük kediler"i bölgeye çekiyor.
Sonraki gün fazla acelem yok. Makul bir saatte, saat 08:00 gibi kahvaltımı
ettim. Arabayı yerleştirip yola çıkmam dokuzu buldu. Serengeti'ye, bu sefer
batıdaki Ndaraka kapısı yerine, kuzey-batıdaki Fort Ikoma kapısından gireceğim.
Asfalttan ayrıldıktan sonra genellikle düzgün, yer yer de orta derecede
zorlukları olan uzunca bir toprak yoldan Fort Ikoma kapısına verdım. Kalacağım
konak yerinin -nispeten- ucuz fiyatını ve Serengeti'nin ününü de göz önüne
alarak, iki gece konaklamaya karar vermiştim. Bu nedenle, kapıda iki günlük
park giriş ücreti USD100.00 ve araç için de iki günlük USD60.00 olmak üzere
cem'an USD160.00'ı bayıldık. İnsanların "safari" çılgınlıkları
sürdüğü müddetçe, bu ülkeler -akıllı davranırlarsa- bu işten daha çok para
kazanırlar.
Serengeti Ulusal Parkı
Serengeti çok büyük bir alana yayılmış; yaklaşık 15,000km². Alan bu kadar
büyük olunca da, hedefinize varmak da pek kolay olmuyor. Genellikle savan,
bazen de gevşek ormanlık alanlardan geçiyor yol. Buralarda birçok "bol
rastlananlar"dan görüyorum; zebralar, ceylanlar, impalalar, dik-dikler
v.s.


Bunları insan o kadar kanıksıyor ki artık...
Yolda, kenara çekmiş bir dalla-dalla'ya rastlıyorum. Tepeden kafalar çıkmış
ve dikkatle bir noktaya odaklanmışlar. Dalla-dalla, turistlere safari
yaptırmak üzere özel hazırlanmış, üzerinde -bizim eski O302 Mercedes otobüslerin
tepesindeki havalandırma kapakları gibi bir mekanizma ile- yukarıya doğru
açılan tavanı olan araçlar. Bunlar genellikle minibüs (çoklukla Toyota)
ya da boyları -koltuk sayısını arttırmak için- özel olarak uzatılmış dört
çeker araçlar (Toyota Land Cruiser ya da Land Rover Defender) oluyor.
Daha önce anlatmıştım ama, bu yukarıya doğru açılan kapaklar, içindeki
turistler ayağa kalkıp çevrelerini daha rahat görsünler diye aracın tavanında
açıklık yaratırken, bir yandan da onları güneşten ve olası bir yağmurdan
koruyor.
Gördüğüm dalla-dalla'nın yanına yanaştığımda iki tane dişi aslanın, ağaç
gölgesinde öğleden sonra şekerlemesi yapmakta olduklarını görüyorum. Diğer
araç -herhalde uzun süredir bu manzarayı izlemekten sıkılmış olsalar gerek
ki- benim de gelmemle hareket edip gidiyor. Ben de, aslanlarla tek başıma
kalıyorum. Doğal ortamında ilk defa bu kadar yakından aslan görüyorum.
Aramızdaki mesafe on metre var yok. Bol bol fotoğraf çekiyorum.

Serengeti'ye
başlangıç için hiç fena değildi
Rezervasyon yaptırdığım yer parkın Seronera bölgesinde bulunan Seronera
Wildlife Lodge. Saat 15:00 civarında konak yerime varıyorum. Resepsiyondaki
bayana, önceki gün telefonla rezervasyon yaptırdığımı söylüyorum. İsmimi
soruyor, söylüyorum. Kayıtlara bakıyor ve bulamıyor. "Nasıl olur?
Zehra isimli bir bayan almıştı hatta rezervasyonu" diyorum. Kadın
bu isimde birinin çalışmadığını söylüyor. Kitabı açıp telefon numarasını
teyit etmek istiyorum; telefona bakıyor ve "Bu telefon bize ait değil.
Daha doğrusu iki sene önce değişti" diyor. Peki kimin o zaman? "İsterseniz
arayıp öğrenirim" diyor ve ricam üzerine arıyor. Karşısına çıkan,
Arusha'daki bilmem ne oteli olduğunu söylemiş. Rezervasyonumu iptal etmesini
rica ediyorum. Serengeti'de rezervasyon yaptırıyorum diye, Arusha'daki
bir otelde rezervasyon yaptırmışım, iyi mi? Tesadüfe bakın ki, eski telefonu
devralan da yine bir otel. Kötü şans mı demeli acaba? Zaten USD80.00'da
pek şaşırtıcıydı.
Peki bu lodge'da fiyatlar nasıl bakalım? Yarım pansiyon ücretin USD280.00
olduğunu söylüyor hanımefendi. Kalsın! Lanet olsun! Park ücretini iki
günlük ödedik bile. Elimdeki kitaptan, diğer lodge'ların fiyatlarını kontrol
ediyorum. Zaten sekiz tane daha var. Onların beşi de kuzeyde ve uzak.
Kenya'da olsaydı, şimdiye kadar en az elli tane lodge yapılmıştı bile,
Serengeti gibi kocaman bir parka. Neyse, Sopa Lodge'u gözüme kestiriyorum;
nispeten ucuz gözüküyor ve Sopa zinciri de tanınmış bir zincirdir. Telefonla
arıyoruz. Onlar da USD180.00 fiyat veriyorlar, yarım pansiyona. "Bana
özel" (nedense) bir indirimle USD140.00 olacağını söylüyor, karşımdaki
hanım. Mecburen razı oluyorum ve iki gecelik rezervasyon yaptırıyorum.
Seronera Wildlife Lodge'un resepsiyonundaki hanıma yardımları için teşekkür
ediyorum. O da bana bu "yardımın" bedelinin TSh6,000.00 olduğunu
söylüyor; yani yaklaşık USD5.00. Teşekkürümü geri alıp, yerine parayı
veriyorum, söylene söylene.
Allahtan Sopa Lodge da GPS'imde kayıtlı. Yoksa Serengeti de -bilmeyen
biri için- bir yeri bulmak mümkün değil; hem büyüklüğünden, hem de yönlendirme
tabelalarının yetersiz oluşundan dolayı.
Sopa'ya yaklaşırken yağmur başladı. Vardığımda, iyice şiddetlenmişti.
Burada artık yağmur mevsimine girildi, Şubat'ın ortasından beri. Uganda'daki
istenmeyen üç haftalık gecikme nedeniyle -maalesef- yağmur mevsimine kaldım.
Buketler'den beri ilk defa -yeniden- lüks yaşayacağım iki günüm var. Bunu
iyi değerlendirmeli ve yarın günün ilk ışıklarıyla safariye başlamalıyım.
Akşamın "çoktan seçmeli" mönüsünden seçtiğim yemeklerle karnımı
sıkı doyuruyorum. Yemekler muhteşem, aşçıları çok iyi, belli. Odamda biraz
yazılarla uğraşıp yatıyorum. Balkonun sürgülü kapısını sonuna kadar açık
bıraktım. Aşağıdaki Seronera ormanından çeşit çeşit vahşi hayvanın sesi
geliyor.
Sabaha karşı şiddetli yağan yağmurun sesiyle uyandım. Devam ederse, benim
safari yatar. Hem hayvanları bulmak ve görmek, hem de çamurlu yollarda
-batmadan- ilerlemek güçleşir.
Yine de planladığım saatte kalktım. Yağmur dinmişti. Orman sisle kaplıydı.
Hızlı bir kahvaltıdan sonra hemen çıktım. O gün toplam yedi saat dolaştım
ve 230km yol yaptım, Serengeti'nin Seronera bölgesinde. Neredeyse girmediğim
yol kalmadı. Sonuna doğru yeniden yağmur başladı ve dönmek zorunda kaldım.
Ancak son derece verimsiz bir geziydi. Bulabildiğim en ilginç görüntüler
-yakından- bir benekli sırtlan ve altı kişilik bir aslan ailesi idi. Bunun
yanında hippolar ve babun maymunlarını saymıyorum.



Yedi saatlik safariden yakalananlar.
Seronera Sopa Lodge'daki son gecemden sonra, ertesi sabah, yani 10 Mart
Cuma sabahı erkenden ayrıldım. Akşam Arusha'ya varmayı planlıyorum, Serengeti'nin
sınır komşusu Ngorongoro Ulusal Parkı'nı transit geçerek. Tabii giriş
ücretini ödemek zorundayım; toplam USD60.00 da oraya. Bir daha ulusal
parka gitmem herhalde, uzun süre. Artık ulusal park ve yabani hayvan kusmak
üzereyim çünkü. Her ne kadar çitalarla fazla teşrik-i mesaide bulunamamış
(Buketler'le Maasai Mara'da görebildiğimiz ve Alican'ın çektiği fotoğraflarla
kalan anıları ile hatırlayacağımız çitalar dışında, Serengeti'de de çok
uzaktan iki tanesinin oynaştığına şahit oldum yalnızca) ve leoparla da
hiç tanışamamış olsam da, bundan sonra tüm yabani hayvanları yalnızca
hayvanat bahçesinde görmeye karar verdim. Bu kadar işkenceye, bunca para
döküp defalarca katlanmak pek akıllıca gelmiyor bana artık. Bir kez, evet;
ikincisi, hadi kabul edilebilir diyelim. Ama daha sonra hala devam etmek...
Bilemiyorum.
Ngorongoro'nun da taşlı topraklı yolu bitince düzgün bri asfalt yolla
Arusha düzlüğüne doğru inmeye başladım. Şehre yaklaşırken sıkı bir yağmur
başladı ve Arushha'ya kadar göz gözü görmeyecek şiddette devam etti.
Arusha'da iki gün kalacağım. Önceden Dar es Salaam'da yapmayı planladığım
araç bakım işini Arusha'ya aldım. Safari turu yapan Land Rover'lardan
birinin şöförü, Arusha'da iyi bir servis önerdi. Hem 30,000km bakımını
yaptırır, hem de ön diferansiyeldeki yağ kaçağı problemine daha ciddi
eğilirim.
Arusha
Şehre girişim akşam altıyı buldu. Şöförün tarifiyle Land Rover servisini
gayet rahat buldum ama, kapalıydı. Önceden yaptığım gibi, şehrin önemli
noktalarını GPS'e kaydetmek için genel bir şehir turu attım, ATM'den para
çektim ve önceden kitapta tavsiye edilen, Avustralyalı bir hanımın işlettiği
The Outpost Lodge B&B'a ulaştım. Heryerde olduğu gibi, burada da fiyatlar
%50 artmış. Kitapta USD26.00 olarak verilmiş bir gecelik oda-kahvaltı
ücreti USD38.00'a çıkmıştı, safari tutkunlarının sayesinde. Şehrin gürültüsünden
uzak, güvenli ve sakin ortamı beni cezbetti, açıkçası. İnternet imkanı
da var. En azından bunun için dışarı çıkmak zorunda kalmayacağım.

Arusha'daki Outpost Lodge B&B huzur içinde
Birbirine bitişik bir dizi bungalovdan oluşuyor, Outpost Lodge. Biri Kenya'lı,
biri Amerikalı (zenci) iki bisikletçiyle beraber, yanyana iki bungalova
yerleştik. Nairobi'den bisikletle Dar es Salaam'a kadar gidip dönecekler,
sonra Amerikalı olanı ülkesine... Nando'nun 10 yıllık dünya turundan sonra
hiç de ilginç gelmiyor, değil mi? Öyle değil işte. Sıkı durun! Kenyalı
Moharrem'in tek bacağı yok. Ben iki bacağımla daha bisiklete binmesini
bilmezken, millet tek bacağı ile Nairobi'den Dar es Salaam'a gidip geliyor;
yani toplam 1,852km. Moharrem'in önünde saygıyla eğiliyorum.
Arusha, 4,556m yüksekliğindeki Afrika'nın beşinci yüksek dağı olan Meru'nun
dibine kurulmuş, ülkenin "safari bakenti". Tanzanya'ya safari
yapmaya gelen turistler, direkt olarak Arusha'nın yaklaşık 40km dışındaki
Kilimanjaro Uluslararası Havaalanına iniyorlar. Önceden bir turizm acentesi
vasıtasıyla yapacakları seyahati ayarladılarsa sorun yok. Yok eğer Arusha'ya
vardıktan sonra oradaki seçenekleri görmek ve yüzyüze konuşmanın pazarlık
açısından sağlayacağı avantajları kullanmak düşüncesindeyseler, o zaman
vay onların haline. Arusha'da böylelerini ağına düşürmek için aç kurtlar
gibi bekleyen "turizm simsarları"ndan çekecekleri var demektir.
Hele bu aç kurtlar bir de zamanlarının kısıtlı olduğunu anlarlarsa (eğer
öyleyse tabii), o zaman fena halde söğüşlenecekler demektir.
Ertesi gün -Cumartesi olması nedeniyle, herhalde- Land Rover servisi kapalıydı.
İş başa düştü anlaşılan. Önce değişik bölgelerin farklı renklerdeki çamurlarıyla
süslenmiş arabamı yıkatmam gerekiyor. Aslında -lifti olan bir yer bulabilirsem-
altını da yıkatmak istiyorum ama... Birkaç yere başvuruyorum. Hem lifti
olup, hem de yıkama yapan bir yer yok maalesef. Bu arada, arabanın altına
baktığımda, önceki günkü yoğun yağmurda asfaltta yaptığım yol arabanın
altını pırıl pırıl temizlemiş. Mesele yok.

Artık yıkatma zamanı gelmişti
Gözüme kestirdiğim iyi bir yıkamacıya girip, arabanın içini dışını bir
güzel yıkatıyorum. Diyebilirim ki, seyahate çıktığımdan beri en iyi araba
yıkayan yerdi. Ama yine de, Türkiye'dekilerin eline su dökemezler. "Tertemiz"
arabamın direksiyornuna geçip, yine gözüme kestirdiğim yağlama servisi
olan bir benzinciye daldım. Adamın fazla işi yok görünüyor. Rahat rahat
çalışabilirim. Motor yağı ve mazot filtresi değişecek. Yağ ve hava filtrelerini
yaklaşık 4,500km önce değiştirmiş, şaft mafsallarını da son olarak Kigali'de
yağlatmıştım. Bunun dışında, ön diferansiyelin (ve tabii diğer tüm dişli
kutularının) yağ durumunu, fren balatalarının durumunu kontrol edeceğim.
Ön diferansiyelin yağ seviyesi -eksilmiş olmasına rağmen- hala kabul edilebilir
limitler içindeydi. Ama, kalitesi -diğer dişli kutularındakilere göre-
pek iyi durumda görünmedi gözüme. Değiştirmeyi uygun gördüm. Sızıntı kapak
contasından geliyordu, bu kesindi. Özellikle altı "yıkandıktan"
sonra bunu anlamak daha kolay oldu. Kapak somunlarını biraz daha sıkıp
(elimde tork anahtarı yok ve fazla sıkmanın da faydadan çok zararı olacağını
biliyorum ama) yağını değiştirdim. Ön ve arka tekerleklerden birer tanesini
söküp fren balatalarını da kontrol ettim; seyahatin sonuna kadar rahat
rahat idare ederlerdi, dokunmadım. Fren, debriyaj ve direksiyon hidrolik
seviyeleri, motor soğutma suyu da tamam. Motor bölümünde ve arabanın altında
gözle görünür herhangi bir terslik yok. Aracın tüm far ve lambaları çalışır
vaziyette.
Sedimentörden motorinin suyu da alındı (zaten birşey çıkmadı). Lastik
havaları hala aynı. Motor yağı ve mazot filitresi de değiştirildikten
sonra arabanın 30,000km bakımı tamamdı. Servise ne gerek var ki? Bundan
sonra, seyahatin bitimine kadar yalnızca bir kez motor yağı ile yağ ve
hava filitreleri değiştirilecek, eğer herhangi bir arıza çıkmazsa.
Ertesi gün Kilimanjaro Dağı'nı güneyden yalayıp, Dar es Salaam'a doğru
yola çıkacağım. Seyahatimi programlarken, Kilimanjaro Dağı'na çıkmak da
vardı işin içinde. 5,895m yüksekliği ile Afrika'nın en yüksek dağına çıkmayı
palnlamak sana mı kaldı, diyenlerinizi duyar gibiyim. Açıkçası bundan
birkaç sene önce olsa ben de öyle düşünürdüm ama, Kilimanjaro Dağı'na
çıkmak öyle zor birşey değil. Dünyada, bu kadar yüksek olup da, -neredeyse-
her önüne gelenin çıkabileceği kadar kolay az dağ vardır herhelde. Kondisyonu
biraz yerinde olan, herhangi bir bedensel arazı ya da kalp hastalığı bulunmayan
herkesin yapabileceği söyleniyor. Özel bir ekipman da gerektirmiyor; zirveye
doğru geceleri -15°C'ye kadar düşen ısıya karşı koruyucu kıyafetler ve
iyi bir yürüyüş ayakkabısı dışında. En son birkaç sene önce 7 yaşındaki
bir çocuk, Kilimanjaro'ya çıkanlar arasında en genci olma ünvanına kavuşmuş.
Tırmanmak için, rehber almanız mecburi. Bu da, tırmanış turları düzenleyen
yüzlerce turizm acentesi tarafından sağlanıyor. İster bir gruba katılıyorsunuz,
ister tek başınıza bir "grup" oluşturuyorsunuz. Rehber dışında
ayrıca taşıyıcılar da oluyor; -tırmanış normalde altı gün sürdüğü için
(4 gün tırmanış, 2 gün iniş)- geceleri kalınacak çadır, yiyecekler v.s.
eşyayı taşımak için. Bunlar, dağcının kişisel eşyalarından sayılır ve
tırmanan kişiler tarafından taşınır, normal dağcılık raconunda ama, -dedim
ya- normal dağcı olmayanlar yapabiliyor bu işi, bu şartlarda. Sonuçta,
Kilimanjaro'ya tırmanmak için, ulusal park giriş ücreti de dahil (Kilimanjaro
Dağı da bir ulusal park çünkü) yaklaşık USD1,000.00'lık bir bütçe ayırmak
gerekiyor. Sonra da tırmanıyorsunuz. Tırmanıyorsunuz da, hergün bir-iki
kez tufanın yağdığı yağmur mevsiminde değil tabii. Hergün o yağmurla sırılsıklam
olup, akşamları da -zirveye yakın- -15°C soğuğu yiyerek kim dayanabilir,
bilemiyorum. Ben değil en azından. Bu nedenle bu sevdadan vazgeçiyorum.
Uganda "zaruri gecikmesi"nin sonuçlarından biri daha...
Arusha'dan sonrasını; yolu, Dar es Salaam'ı ve sürpriz Zanzibar'ı önümüzdeki
yazıda anlatmak üzere...
Sayfa
2 >
|