|
|
Güncelleme
tarihi : 24.10.2005
Yer : Palmyra
Gün : 9
Yapılan yol : 2,234km
Burada halâ ağustos böcekleri ötüyor. Akdeniz kıyısına,
Ansarriya (ya da an-Nusarriya) dağlarını aşıp da indiğinizde sesleri biraz
kısılıyorsa da, Ekim sonlarında bile hala ötüyor olduklarına göre, Suriye'de
onlara "ağustos böceği" demiyorlardır herhalde.
Evet, dağları aşıp da Lattakia'ya (ya da Suriyeli'nin dediğiyle al-Lathiqiya,
bizim bildiğimizle, Lazkiye) doğru sallandığınızda, Akdeniz'den doğru
hafiften ürpertici bir esinti başladı. Anlaşılan, Akdenizliler bu sıralarda
biraz ıslanıyorlar. Benim de "Akdeniz kıyılarında kamping" hayallerim
suya düştü.
Halep'ten, St. Simeon manastırını/kalesini görmek için kuzeye doğru hareket
etmek üzere Perşembe günü saat 12:00 sıralarında ayrıldığımda, Azaz-Kilis
çıkışını bulabilmek için şehrin varoşlarında yaklaşık yarım saat tepinmek
zorunda kaldım. Halbuki, sonradan farkettim ki, GPS haritamda, Kilis çıkışı
kabak gibi meydanda ve zavallı alet onu gözüme sokabilmek için çırpınıp
duruyor. Belki Google Earth'te, gönderdiğim 2. yol izinde bu tepinmemi
farketmişsinizdir. Her neyse. Yola koyulduktan sonra tabelaları pür dikkat
takip ediyorum ki, St Simeon'a dönüşü kaçırmayayım. Ancak odometrem neredeyse
Kilis'e varacağımı söylüyor olmasına rağmen yolda Latin alfabesiyle yazılmış
tabelaların hiç birisinde St. Simeon diye bir ibare göremedim ve sonunda
anladım ki (Kilis'e varmadan), yol ayrımını geçmiş bulunuyorum. Yapacak
en doğru iş, yukarıdan dolaşıp, diğer yoldan, diğer St. Simeon yol ayrımını
aramak. Ben de öyle yaptım. Yaptım ama, bu sefer keskin virajlı dağ yollarında,
ustalığını kanıtlamak isteyen Suriyeli pilot..., pardon, şöförler, olması
kaçınılmaz bir kazayı nihayet gözlerimin önünde gerçekleştirdiler ve yol
yaklaşık 1.5 saat trafiğe kapandı. Heyecanlanmayın canım, fazla birşey
yok. Yalnızca, 180 derecelik virajların ve %20-30 cıvarında eğimin olduğu
daracık bir yolda, karşıdan bize doğru "ilerlemeye" çalışan
bir biçerdöğere, önce beni ve arkasından iki kamyonu sollayan (sollamaya
çalışan) bir midibüs çarptı. Hasar, böyle bir "görünür", hatta
o da yetmez "gözünün içine sokulur" bir kaza için bedavadan
da ucuza atlatıldı. Ölü ve yaralı da yok... Bu yetmezmiş gibi, arkadan
gelenler (ve karşı yönde arkadan gelenler de tabii) çam ağaçları ve kayalarla
dolu yolun her iki tarafında, kendilerine, gözlerine kestirdikleri "oyuklar"dan
yol bulmaya çalışınca ortalık bir savaş alanına döndü. Yol zaten kilitli,
etrafta kayalara takılıp kalan araçlar, patinaj yaptıkça daha fazla toprağa
gömülenler, sürekli korna sesleri... Arabayı stop ettim, müziğin sesini
sonuna kadar açtım, buzdolabından kandime soğuk bir içecek çıkardım ve
canlı filmi seyretmeye başladım. Bir saat sonra kan-ter içinde bir polis
memuru yaya olarak olay mahalline intikal etti. Yaklaşık yarım saat de
onun yolu açma çalışmalarını izledikten sonra film sona erdi, yola koyulduk.
Çevreye saplanıp kalan çeşitli maceracıları kurtarmak da herhalde birkaç
saat sürmüştür.
St. Simeon Manastırı/Kalesi
Diyeceksiniz ki; "Hem tarihi kalıntıları ziyaretten pek hazzetmem,
diyorsun, hem de St. Simeon'a gidiyorsun. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?".
Haklısınız da, "özellikle görülmesi tavsiye edilmedikçe..."
diye bir şerh olduğunu da unutmayın. Suriye'de de özellikle tavsiye edilen
ve bu kategoriye giren 3 yer var: St. Simeon Manastırı/Kalesi, Krak de
Chevalier ve Palmyra kalıntıları. Bu üçünü liste dışına çıkaranlara pek
iyi gözle bakmıyorlar. Ben de iyi çocuk olup, bunları listeme dahil ettim.
St. Simeon'u dahil etmemin asıl nedeni, hikayesinin ilginçliği, size de
anlatayım:

St. Simeon'un kapısından içeri giremedik
St. Simeon M.S.392 yılında bir çobanın oğlu olarak dünyaya gelmiş. Küçük
yaşta kendi iradesiyle manastır yaşamını tercih etmiş ama, bir süre sonra
manastır da onu tatmin etmez olmuş. Kendini dünyevi hertürlü temastan
uzaklaştırmak için ıssız bir dağda, bir mağaraya inzivaya çekilmiş. Onun
bu aşırı dindarlığı bir süre sonra çevrede duyulmaya başlamış. Hazır ayaklarına
kadar gelmiş böyle bir fırsatı kaçırmak istemeyen çevre sakinleri de,
onun gibi bir hazret tarafından kutsanırız ümidiyle, mağarasını ziyaret
eder olmuşlar. İnsanların, onun münzevi hayatını bozmasından rahatsız
olan Simeon da, kendisini onların dokunuşlarından kurtarabilmek için önce
3m yüksekliğinde bir sütun yaptırıp, onun üzerinde yaşamaya başlamış.
Fakat insanların içindeki bastırılamaz "St. Simeon Hazretleri tarafından
kutsanmak" hırsına bu 3m'lik yükseklik bana mısın dememiş tabii.
Simeon da, daha yüksek sütunlar yaptırarak bu işi çözmeye çalışmış. Her
seferinde, hayranları daha yükseğe ulaşmanın yöntemlerini keşfettikçe,
o daha da yükseğini yaptırıp onun üzerine sıçramış. Yaklaşık 40 yıl boyunca
tünediği bu sütunlardan sonuncusunun 18m yüksekliğinde olduğu söyleniyor.
"söyleniyor" diyorum, çünkü, şimdiye ayakta kalamayan en önemli
"yapı" o. Sebebi de, yüzyıllar boyunca, buraya hac için gelenler
tarafından anı olarak koparılanlardan geriye sadece bir kaya parçası kalmış(mış).
St. Simeon 459 yılında öldüğünde, belki de 5. yüzyılın en meşhur kişisiydi,
diyor kitaplar. Naaşı, o zamanın en büyük Hristiyan merkezlerinden birisi
olan Antioch'a (bugünkü Antakya) götürülmüş ve gömülmüş. Daha sonra, tüneğinin
etrafına görkemli bir kilise yapılmış. Çağının en büyük kilisesi olduğu
söyleniyor. Günümüze kadar oldukça temiz olarak korunabilmiş. Hacılar,
Simeon'un tüneğini didiklemekten, kiliseye fazla dokunmamışlar, anlaşılan.
Şimdii, anlattıklarımdan bütün bunları gördüğümü zannedeceksiniz, değil
mi? Maalesef yanıldınız. Bunlardan sadece, manastıra giden eski yolun
başındaki tâkın kalıntısını görebildim. Niye derseniz, e Ramazan ya! Meğer
Ramazan'da kapıları saat 15:00'te kapatıyorlarmış, 16:00 yerine... Ben
de saat 15:20'de orada olduğum için, ancak "dış kapıyı" görebildim.
Neyse, tünekten de eser kalmamış zaten. Haa, az kalsın unutuyordum. Sonuncu
18m'lik tünekte yaşarken hazret, gece aşağıya yuvarlanıp düşmemek için
sütunun üstüne bir demir ray yaptırmış. Boynundaki demir çemberden, kendisini
zincirle o demir raya bağlıyormuş.
Lattakia (Lazkiye)
St. Simeon hezimetinin ardından, yol ayrımı olan Edlib'e (ya da Idlib)
tam iftar saatinde girmem, şehrin girişine kadar Latin alfabeleriyle desteklenmiş
yol tabelalarının şehir içinde bir anda tümüyle Arapça'ya dönmesi ve iftar
saati olması nedeniyle yolu soracak bir Allah'ın kulu bulamamam sonucu,
Halep'tekine benzer bir debelenme de burada yaşadım. Sonunda bulabildiğim
bir "Allah'ın kulu" taksiciye taksi parasını verip, önüme düşüp
bana yol göstermesini istedim de, Edlib hezimetini de "hezimetler
dosyası"na gömebildik.
Kıvrıla kıvrıla çıkıp, yine kıvrıla kıvrıla inerek aştığım Ansarriye Dağları'ndan
sonra Lattakia'ya girdim. Girdim ve çarpıldım. Karanlık bir liman şehri
beklerken, neredeyse Beyrut'a bile taş çıkartacak canlılık ve hareketlilikte
bir Doğu Akdeniz kenti çıktı karşıma. Her taraf modern binalarla dolu,
ışıl ışıl, sokaklarda kızlı-erkekli gençler, caféler, barlar... Virajlı
dağ yollarını karanlıkta geçmiş olmanın verdiği yorgunluk olmasa birkac
saat takılınabilirdi ama, göz kapaklarıma oturan şişman uyku melekleri
bana bu şansı pek verecek gibi gözükmüyorlardı. Kendime, "tavsiye
edilenler" listesinden birkaç otel peyleyip sırayla dolaştım ve sonuncusunun
sürünerek çıkabildiğim merdivenlerinde artık en iyisinin o olduğuna kendimi
inandırmaya çalışıyordum.
Lattakia, Suriye'nin en büyük liman kenti. Bu özelliği ona, zamanında
dış dünyaya açık olabilmeyi ve paranın aktığı bir kapı olmanın verdiği
ayrıcalıkları sağlamış. Dolayısıyla, her zaman Suriye'nin farklı bir yüzü
olma özelliğini korumuş. Şehrin denizle olan bağını kopartan liman tesisleri,
turistik yapılaşmanın tümüyle şehir dışına kaymasına neden olmuş. Milattan
önce en az 1,000 yıllık bir geçmişi olan Lattakia, tarih boyunca birçok
kez el değiştirmiş, Haçlı seferleri sırasında ağır hasara uğramış, depremler
yaşamış. Ama hep canlı bir liman kenti olarak kalmış. Her nekadar Osmanlılar
zamanında -diğer Osmanlı Akdeniz limanlarının gölgesinde kalmış olması
nedeniyle- bir duraklama devri yaşamışsa da, Suriye'nin, özellikle Antakya'nın
Türkiye'ye iade kararından sonra burasını en büyük limanı yapma kararı
alması, eski canlılığına yeniden kavuşmasını sağlamış.
Ertesi günün tatil (Cuma) olmasından da istifade biraz fazla (08:30'a
kadar) uyudumJ Şehirde ve şehir çevresinde (sahil şeridi boyunca) kısa
bir tur atıp Lattakia'dan ayrıldım. Tatil günü, bir önceki gecenin canlılığından
eser yoktu. Herkes gecenin yorgunluğunu atıyor olmalı. Hedefim, sahilden
Tartus. Yolda Qala'at Marqap'a da (Marqap Kalesi) uğrayacağım.
Tartus/Tartaus/Tortosa
Tartus, Suriye'nin ikinci büyük liman kenti. Sakin bir kent. Liman olma
avantajlarının büyük bir kısmını Lazkiye kullandığı için, Tartus'a çok
fazla birşey kalmamış. Sahilde birkaç balık lokantası ve kahvehane dışında
oturacak bir yer yok, örneğin. Balıkçılık yapıldığı için, balık lokantaları
var ama, iyi balıkların hepsi Lübnan'a -daha çok para ettiği için- gönderildiğinden,
burada kalan balıklar genellikle "gönderilemeyenler"den... Yine
de ilk akşamı balık ve salata ile açtım.
Tartuslu arkadaşlarım. Sur içini birlikte gezdik.
Kentin en ilginç yeri Eski Şehir. Etrafı, bir kısmı yıkılmış ya da Tartus'un
son sakinleri tarafından "ufak" değişikliklere uğratılmış, Haçlılar
tarafından yapılmış surlarla çevrili olan bu kısım, küçük bir meydan ve
etrafına sıkşmış yapılardan oluşuyor. Tartus adı, şimdiki ismi Arwad olan
ve kıyıdan yaklaşık 3.5km uzakta bulunan eski Arados adasına karşı olması
nedeniyle Antarados'tan (Anti-Arados) geliyormuş. Tartus (eski adıyla
Antaradus) Finikeliler tarafından kullanılagelmiş Arados Adası'na hizmet
sağlamak için kurulmuş, ilk başta. Ancak Bizanslılar'ın eline geçmesiyle,
kentte yaşayan Hristiyan halk Arados'lu dinsizlere karşı daha çok benimsenmiş
ve kentin adı bir süre Constantina olarak değişmiş. Bizans imparatorluğundan
sonra Araplar'ın ve daha sonra da Haçlılar'ın eline geçen şehrin ismi
Tortosa olmuş. Memlûklular'ın 2 saldırısına dayanabilen Haçlılar daha
fazlasına canlarının yetmeyeceğini anlayınca Arados Adası'na çekilmişler.
Burada, 12 yıl boyunca bir garnizon olarak kaldıktan sonra da Kıbrıs'a
doğru yola çıkarak adayı ve dolayısıyla Tartus'u terketmişler.

Surlarda "ufak tadilatlar" göze çarpıyor
Tartus'taki ikinci günümü Krak de Chevalier'yi gezmek üzere ayırdım. Daha
önce de bahsettiğim gibi, Suriye'ye gidip de Krak de Chevalier'ye gezmemek,
Hacca gidip de Kabe'yi görmemekle eşdeğer, "seyyah" gözünde.
Bu nedenle, görevimizi yerine getirmek için bir günümüzü bu amaçla ayırdık.
Krak de Chevalier (Qala'at al-Hosn)
Krak de Chevalier, Tartus-Homs (bizdeki adıyla Humus) karayolunun ortalarında
bir noktadan kuzeye sapıldıktan sonra yaklaşık 10km tırmanan bir dağ yolu
(asfalt) ile gidilen, çevredeki en hakim tepe üzerine kurulmuş ve kimilerinin
iddiasına göre de (bu "kimileri"nden birisi de Arap Lawrence)
"dünyanın en güzel kalesi". Yine, bu bölgede -neredeyse- gördükleri
her tepenin üzerine ve ele geçirdikleri her şehre bir kale oturtmayı ihmal
etmeyen Haçlılar (o dönemde bu bölge garnizonunda 2000 cıvarında kale
inşa ettikleri söyleniyor) tarafından yapılmış ve bölgede bilinen en büyük
Haçlı kalesi. Neredeyse tümüyle ayakta duran bu kale, Ansariyya Dağları'nın
(ki Suriye'nin Akdeniz kıyılarını iç kesimlerden ayırır) güney ucu ile
Anti-Lübnan Sıradağları'nın kuzey başlangıcı arasında kalan geçişi tümüyle
kontrol eden son derece stratejik bir noktaya kurulmuş. Aslen 11. yüzyılda
Humus Emiri tarafından yapılan ilk kale, birinci Haçlı Seferi'nin başıbozuk
takımı tarafından ele geçirildikten ancak 11 yıl sonra, soylu Haçlılar'ın
görevi devralması ile bugünkü görkemli kale halini almış. Haçlılardan
alınması ise... Hayır alınmamış. Haçlılar, 5 yıllık yiyecek stokları olmasına
karşın, artık Kudüs'ü de kaybetmiş ve diğer kalelerinin hemen hemen hepsi
düşmüş olduğundan, durumun umutsuzluğunun farkına varıp "güvenliklerinin
temini" sözü karşılığında kaleyi Memlûklu Baybars'a teslim etmişler.

Krak de Chevalier

Şapel de Müslüman'laşmış
Tartus
için 2 günün fazlasıyla yeteceğine karar verip 23 Ekim sabahı saat 10:00'da
"su değirmenleri şehri" Hama'ya doğru yola çıkıyorum.

Mavi
tabela doğru yolda olduğumun ispatıdır!
Hama
"Su değirmenleri şehri" demek pek yanlış olmaz Hama'ya. Bu aslen,
sayıları günümüzde iyice azalmış tarihi su değirmenlerinin var olmasından
çok, 1982 öncesine kadar var olan başka tarihi güzelliklerin artık "yok"
olmasından dolayıdır da.
Yapılan kazılarda Neolitik çağdan yerleşim izleri bulunan Hama, ismini
M.Ö.1000 yıllarındaki Hamah Krallığı'ndan alıyor. Tarihinde defalarca
el değiştirmiş olan şehir, Osmanlılar zamanından da önemli yapılara mekan
olmuş. Ancak, 1982 yılı Şubatı'nda şehirde Enver el-Sedad rejimine karşı
başlayan ve daha sonra yasa dışı ilan edilecek olan Müslüman Kardeşler
örgütü tarafından kışkırtılan silahlı ayaklanmanın 3 hafta süren ve 8,000
askerin katıldığı kanlı bastırma operasyonu, şehirde onarılamayacak bir
yıkıma sebep olduğundan, eski kayıtlarda bahsi geçen bu güzel yapılardan
çoğu, görülebilecek halde ayakta kalamamış, birkaçı dışında. Yıkım o kadar
büyük olmuş ki, ufak bir kısmının onarılmasına karar verilirken, bazıları
tamamen gözden çıkarılmış.
Sabırla onarım sırasını bekliyor
Zarar görmemiş tarihi yapılardan bazıları Rüstem Paşa Hanı (ki yakın zamana
kadar yetimler yurdu olarak kullanılmış), Esat Paşa Hanı (şu anda ülkenin
tek partisi olan Ba'as Partisi şube binası olarak kullanılıyor), Nureddin
Camii ve Esat Paşa (Esat Paşa al-Azem) Sarayı. Ağır hasar gören Büyük
Cami (8.yy) aslına sadık kalınarak yeniden yapılmış. Bunlardan, Esat Paşa
Sarayı (ki kendisi Suriye'nin köklü ailelerinden el-Azemler'denmiş ve
1742 yılından itibaren Osmanlı valisi olarak atanmış), özellikle harem
bölümünün güzelliği ile tanınıyor.
Esat Paşa Sarayı harem avlusu
Gelelim su değirmenlerine (noria): Hama, Orontes (bizdeki adıyla Asi)
Nehri üzerinde kurulmuş bir şehir. Nehrin su seviyesi, kentin nehir kıyısındaki
seviyesinin oldukça altında olduğundan, su ihtiyacını karşılayabilmek
için bu "su asansörleri" inşa edilmiş. Hem de öyle yakın çağlarda
falan değil. Hama Müzesi'ndeki mozaiklere bakılırsa M.S. 5. yüzyılda bile
varmış bu koca çarklar. Ancak bugün de var olanları, 13. yüzyılda Eyyubiler
tarafından yapılmış. Şu anda 17 tanesi kalan ve şehrin içinden geçen nehirin
her iki yakası boyunca yer alan bu çarklar, Memlûklular ve Osmanlılar
zamanında ya tamir görmüş, ya da yeniden yapılmışlar. Birkaç tanesi hala
çalışıyor, büyük bir gürültüyle gıcırdayarak ve taşıdığı suyu etrafa saçarak.
En büyüklerinden biri olan Noria al-Mamuriyya, şehrin en merkezi yerinde
kurulu bir parkın içerisinde; yaklaşık 20m çapında. Ahşaptan yapılmış
olan çarkların ortasındaki ahşap miller, taş kaideler üzerinde bulunan
-yine- ahşap yataklar üzerinde dönüyorlar. Yıllardır hiç durmadan dönmekten
yorulmuşa benziyorlar, çıkardıkları homurtulara bakılırsa... Yukarıya
taşıdıkları su, kemerler üzerine kurulmuş su kanalları yardımı ile ihtiyaç
duyulan yerlere taşınıyor.

Al-Mamuriyya su çarkı (noria)
Hama için ayırdığım süre de doldu. 24 Ekim öğle saatlerinde, bir gece
kaldığım sevimli ve ucuz (S£450.-=USD8.50) Hotel Cairo'dakilerle vedalaşıp
şehirden ayrılıyorum. Yolum doğru Palmyra.
Yol dümdüz, cetvelle çizilmişçesine... Ufuk çizgisi de öyle. Suriye'nin
çölünün başladığını böylece anlayabiliyor insan. Arada tek tük yerleşimler
görülüyor; birkaç evden oluşan köyler, daha doğrusu mezralar. Elimdeki
kaynaklar yolda benzin istasyonu olduğunu gösterdiği için Hama'dan çıkışta
yakıt ikmali yapma ihtiyacı duymamıştım. Aslında depodaki beni Palmyra'ya
kadar -yaklaşık 160km- rahatlıkla götürürdü ama, her ihtimale karşı rastladığım
ilk benzinciden motorin almaya karar verdim. Verdiğim anda da uzakta benzinci
belirdi. Depo dolarken orada çalışanlardan birisi yanıma yaklaştı, onun
birkaç kelime "konuşabildiği" İngilizcesi ve benim birkaç kelime
"konuşabildiğim" Arapçam'la muhabbete başladık. Türk olduğumu
duyunca bir anda gözlerinin içi parladı, inanamadı bir daha sordu. "Türk!"
dedim. Heyecanını gizlemeye çalışarak "Ben Türkmen!" dedi. Meğer
benzincinin hemen arkasındaki köy bir Türkmen köyüymüş. Bir süre de Türkçe
muhabbetimiz sürdü. Beni israrla köyüne davet etti, iftarı birlikte açmamız
için ikna etmeye çalışarak... "Namazdan sonra gidersin" dedi.
Karanlığa kalmak istemediğimi söyledim ve vedalaştık. Hüzünlendiğini farkettim.
Palmyra
Suriye'nin "olmazsa olmazları"nın sonuncusu olan Palmira'ya
saat 15:30 cıvarında vardım. Listemde var olan otellerden ikisine hızlı
birer ziyaretten sonra ikincisi olan Hotel Ishtar'da karar kılıp, fotoğraf
makinelerimi kaptığım gibi harabelerin olduğu yere, güneşin batışına koştum.
Harabeleri gezmeye gelenleri genellikle deveciler
karşılıyor
Beni karşılayan ise Muhammed'di
Palmyra (şimdiki yerel ve tarihteki adıyla Tadmor), Suriye'nin en önemli
tarihi ören yeri olmasının yanı sıra dünyada da en tanınmış kültürel miraslardan
sayılıyor. Asurlular ve Perslerden itibaren Tadmor, Mezopotamya ile Akdeniz
arasında kervanların vazgeçilmez uğrak yeri imiş. Bu kervanlardan alınan
yüksek geçiş ücretleri ile kalkınan Tadmor, Romalılar'ın 1. yüzyılın sonlarından
itibaren sınırlarını doğu Akdeniz'de genişletmeye başlamaları ve şehir
üzerinde kontrolu ellerine geçirmeleri sonrasında bile sahip oldukları
avantajlardan yoksun kalmamış. Şehri 130 yılında ziyaret eden İmparator
Adriyanus, Romalılar tarafından ismi Palmyra (Palmiye Şehri) olarak değiştirilen
kente "serbest bölge" statüsü ve kendi vergisini toplama yetkisi
vermiş. Daha sonra da, annesi Suriyeli olan İmparator Caracalla zamanında
Roma İmparatorluğu kolonisine katılan Palmyra, Roma halkı ile aynı haklara
sahip olmakla birlikte, imparatorluk vergilerini ödemekten de muaf tutulmuşlar.
Palmyra soylularından Odainat'ın, Roma'nın başına dert olan Sassanian'ları
bozguna uğratması ardından kendini "kral" ilan etmesinden sonra,
İmparator Valerian 276 yılında onu imparatorluğun doğusunu "düzeltmek"
görevi ile taltif etmiş.

Dioclethian Hamamı(ndan kalanlar)
Hikayenin esas ilginç kısmı bundan sonra başlıyor. 267'de bir suikaste
kurban giden Odainat hazretlerinin yerine, ikinci karısı Zenobia'nın,
oğlu Vabalathus adına yönetime el koyması, işin içinde bir bit yeniği
olduğunu düşünen Roma'nın hoşuna gitmemiş ve duruma müdahale için bir
ordu göndermiş. Zenobia, gelen orduyu karşılayıp bozguna uğratmış. Daha
sonra ordularının başında önce Bosra Garnizonu (Suriye'nin güneyinde),
daha sonra Arabistan İli'ne girmiş ve arkasından Mısır'ın bir kısmını
istila etmiş. Kendi adına para bastırıp, Roma İmparatorluğu'ndan da bağımsızlık
isteyince, bardağı taşırmış. Roma duruma müdahale edip Zenobia'nın ordularını
önce Antakya ve Humus'ta bozguna uğratmışlar, arkasından da Palmyra'yı
kuşatmışlar. İnatçı Zenobia, teslim olmak yerine Pers İmparatorluğu'ndan
askeri yardım alabilmek için tek başına bir deveye atlayıp kuşatmayı yarmış.
Ancak Euprathes Irmağı'nı (Fırat) geçerken Roma'lı bir süvari tarafından
yakalanmış. Daha sonra Roma'ya götürülen Zenobia, altın zincirlere vurulu
olarak Roma sokaklarında dolaştırılmış. Ömrünün kalan günlerini İmparator
tarafından tahsis edilen bir villada geçirdiği söylenirmiş. Ancak bazı
kaynaklara göre ise, tutsak yaşamaktansa, kendisini açlığa mahkum ederek
intihar etmeyi tercih etmiş. Yaa! Palmyra Kraliçesi Zenobia'nın küstah
ve dikbaşlı inatçılığı işte böyle tarihe yazılmış. Kraliçenin sonu bir
bakıma şehrin de sonu olmuş. Roma birlikleri, eskinin öcünü almak için
şehirde büyük bir katliam yapıp ateşe vermişler. Daha sonra çeşitli dönemlerde
uç karakolu olarak güçlendirildiyse de, eski havasını bulamamış ve 634
yılında Müslümanlar tarafından işgalinden sonra da tümüyle tarihe gömülmüş.

Sütunlu yol ve giriş arkı (arkada)
Palmyra'nın
varlığının yeniden keşfedilmesi, Halep'te yaşayan İngiliz tüccarlar tarafından
ve 1678'de gerçekleşmiş. Daha sonra birçok kez "macera gezginleri"ni
ağırlayan Palmyra'nın, rüzgarla biriken çöl kumu altından çıkarılma çalışması
bilimsel olarak 1920 yılında başlamış ve günümüze kadar sürmüş. Hala çeşitli
ülke arkeologları tarafından yapılan kazılarda yeni kalıntılar ortaya
çıkarılmakta.

Tiyatro
Palmira'da 2 gece sürecek konaklamam sırasında, bir kez de sabah güneş
doğuşunu -tavsiye üerine- şehrin sırtını dayadığı tepede bulunan Arap
Kalesi'nden (Qala'at Ibn Maan) izleyeceğim. Bu demektir ki, sabahın köründe
dağın tepesine çıkacağım. Yani işimiz zor.
Bu güncellemeyi burada noktalamak zorundayım. Daha fazla birşeyler eklemek
için beklersem, gelen sitemli mesajları izlemek daha da zorlaşacak. Buradan
istikamet Damascus, yani Başkent Şam.
Yer : Ölü Deniz/Ürdün
Gün : 15
Yapılan yol : 2,920km
Palmyra'da ikinci gecem
biraz gereksiz oldu. Eski Palmyra'nın kalıntılarını görmek dışında zamanı
geçirmek zor olduğu için gereksiz işlerle uğraşıyor insan; saçını traş etmek
gibi... Ben de öyle yaptım ve saçımı traş ettim. Türkiye'deyken, gittiğim
yerlerde kendi kendime traş olurum, diye almış olduğum traş makinesini böylece
denemiş oldum.

Nasıl olmuş?
Aslında, ikinci geceyi
geçirmenin amacı sabah güneş doğuşunu Qala'at ibn-Saam'dan izlemekti.
Ancak -sanırım- Tartus'tan beri hafiften yoklayan bir soğuk algınlığı
durumu, 2. gece öncesi hafif ateş de yapınca, ertesi sabah saat 04:30'da
ve çöl gecesi soğuğunda (gündüz 30 derecelerde gezinen "suhunet",
gece 10 dereceye kadar iniyor) kaleye çıkmaya cesaret edemedim. Onun yerine,
akşam üstü güneş batışında resimlemeyi tercih ettim.

Qala'at ibn Saam, gece gün batımında böyle kızarıyor.
Işık tümüyle doğaldır.
Sabah erken kalkıp,
kahvaltıdan sonra yola çıktım. Son kez Palmyra vahası ile birlikte kalıntıları
görüntülemek gibi dayanılmaz bir dürtüyle, şehrin arkasındaki çöle arabayla
birkaç kilometre girdim.

İşte Palmyra'yı Palmyra yapan vaha ve kalıntılar
Evet, Palmyra çölün
ortasında bir vaha. Zaten bir vaha dışında çölde şehir kurmak da pek akıllıca
olmazdı herhalde. Yaklaşık 2km'ye 1km boyutlarında oval bir yeşillik alan.
Yeşilliği oluşturanlar büyük ölçüde hurma ağaçları. Suriye'de, hurmayı
daha ham halinden başlayıp, artık bal kıvamına gelmiş haline kadar çeşitli
aşamalarında tüketiyorlar. Rengi sarıdan (ve şekli de iri bir yeşil zeytin
şekli ve düzgünlüğünden) başlıyor, bildiğimiz olmuş hurma rengine kadar
koyulaşıyor. Hepsinden denedim, farklı güzellikleri var. Ancak hurma hevenklerini
fotoğraflamam mümkün olamadı. Fotoğrafını çekmek isterken, hevengini kapan
hurma satıcısı üstüme hücum ediyordu. Onlardan kurtulmak, deveci Muhammed'le
sohbet etmek kadar keyifli olmadığından, sonunda vazgeçtim. Palmyra böyle
de "turistik" biryer işte.
Şam
Gelirkenkini aratmayacak bir çizgi üzerinden Şam'a yaklaşık 14:30 sularında
vardım. Önceki hezimetlerimden sonra açıkçası korkuyordum, navigasyon
problemi çekerim, diye. "Taşra"dan gelen yolun otoyola kavuşumunu
bulamadığım için şehre tali bir yoldan ve dış mahallerinin içinden geçerek
girerken biraz bocaladım ama, daha sonra ana yolu bulmam pek uzun sürmedi
ve önceden seçtiğim oteli -neredeyse- elimle koymuş gibi buldum. Kalan
vaktimi Eski Şehir'de kısa bir turla değerlendirirken, güneşin batışından
sonrasına -gece ayazına yakalanmamak için- fazla kalmamaya da dikkat ettim.
Ne de olsa "nekahat" dönemindeyim.
Halep için söylediğim, Şam için de geçerli. "Şam, dünyanın en eski
sürekli yerleşim olan şehri". Şimdi, diyeceksiniz ki, "Hani
o Halep'ti?". Öyleydi. Yani bana öyle söylemişlerdi. Kitaplar da
öyle yazıyor. Ama aynı şeyleri Şam için de söyleyip yazıyorlar. Aslında
ikisi de doğru. Tabii, aralarında -mutlaka- birkaç yıllık ya da on yıllık
fark vardır "en" olmak konusunda ama, bunu şimdiki zamanda tam
ölçemiyorlar. Mari'de (ki Fırat nehri kıyısında, şimdiki Irak sınırı yakınlarında
M.Ö. 5000 yıllarında kurulmuş bir kent krallığı. Babilliler tarafından
M.Ö.1758'de yıkılmadan önceki kralı Zimri-Lim'in sarayı dillere destan:
Boyutları 200 metreye 120 metre ve tam 300 odası varmış!) bulunan tabletler,
her ikisinin de benzer yıllara (M.Ö.2400-2500) dayalı geçmişleri olduğunu
gösteriyor. Ama yapılan kazılar, her ikisinde de M.Ö.3000 yıllarına uzanan
yerleşimler olduğunu ispat etmiş.
Şam, çok geniş bir alana yayılmış bir şehir. Bu geniş alanın ortasında
kalan Eski Şehir ise, yürüyerek iki günde gezip dolaşabileceğiniz bir
alana sıkışıyor. Tabii fazla oyalanmamak ve alış-veriş yapmamak kaydıyla...
Yine, etrafını çevreleyen bir sur (ki ilk olarak Romalılar tarafından
yapılmış ama, zaman içerisinde çeşitli kereler düzeltme ve yeniden inşa
operasyonlarından geçirilmiş) ve tahmin edeceğiniz gibi bir de kalesi
var. Surların şu andaki hali esas olarak 13. yüzyıldan... Surlardan içeriye,
değişik zamanlarda yapılmış birçok kapıdan giriliyor. Bunlardan yalnızca
Bab aş-Şark (Doğu Kapısı) Romalılar zamanından kalabilmiş. 20. yüzyıla
kadar, o zaman var olan toplam 13 kapının hepsi, hergün güneş battığında
kapatılırmış, sabah yeniden güneş doğana kadar... Surun içerisinde de
ayrıca, Müslüman, Hristiyan ve Yahudi mahallelerini birbirinden ayıran
kapılar da varmış. Bu kapılar zaman içinde yok olmuşlar. Ama hala Hristiyan
ve Yahudi mahalleleri duruyor.
Umayyad Camii
Eski Şehir'in en önemli yapısı hiç şüphesiz Ummayad Camii. İslam dünyasının
en etkileyici eserlerinden sayılıyor ve tabii Suriye'nin de en önemli
dini yapısı. M.Ö.3000 yıllarından beri bir tapınma mekanı olmuş, Ummayad
Camii'nin bulunduğu yer. Başta Arameanlar'ın tanrısı Hadad için yapılmış
bir tapınakken, Romalılar zamanında tanrı Jüpiter adına genişletilmiş.
Ancak, Constantin'in Hristiyanlık'ı benimsemesinden sonra mevcut yapı
bir bazilikaya dönüştürülmüş.

Ummayad Camii'nin görkemli avlusu ve 3 minaresinden
biri olan Gelin Minaresi
Müslümanların, M.S.
636 yılında Şam'a girmesinden sonra bazilikanın doğu kanadı camiye çevrilirken,
batı kanadının Hristiyanlar tarafından tapınma mekanı olarak kullanılmaya
devam edilmesine müsaade edilmiş, 70 yıl boyunca. Fakat sonunda Şam'ın
İslam Dünyası'nın başkenti olmasıyla, Halife Halid ibn al-Walid, "kendisinden
önce ve sonra hiç kimse tarafından tasarlanmamış" bir camiye dönüştürülmesi
emrini verince, Hristiyanlar kapı dışarı edilirken, 10 yıl boyunca 1000'den
fazla taş ustası ve sanatçının emeği ile yeni cami ortaya çıkarılmış;
Ummayad Camii. Öyle bir cami ki, duvarları pahalı çiniler, mimberi kıymetli
taşlar, tavanı altın kakmalı ahşapla süslenmiş ve tam 600 tane -her biri
altından- lamba ile aydınlatılmış. Tabii böyle bir ihtişamın maliyeti
de biraz tuzlu olmuş: Tüm Suriye'den toplanan 7 yıllık vergilerin tamamı...
Moğollar'ın istilası, depremler ve yangınlardan sonra kalan bugünkü durumu
bile göz kamaştırıcı...
Al-Hamidiyyah Çarşısı (Souq al-Hamidiyyah)
Ummayad Camii'ne gitmek için, kalenin hemen yanından al-Hamidiyyah Çarşısı'na
bir ucundan girip en sonundaki -caminin yerinde daha önce var olan Romalılar'a
ait tapınaktan arda kalan batı kapısının olduğu- ucundan çıkmanız gerekiyor.
O zaman karşınıza Ummayad Camii'nin dış duvarları ve ana girişi geliyor.

Romalılar zamanında kalma tapınağın batı kapısı
ve al-Hamidiyya Çarşısı'nın çıkışı (ya da girişi)
Al-Hamidiyya Çarşısı,
Halep'ten de hatırlayacağınız klasik oryantal çarşı görünümünde. Yalnız,
Şam'da çarşılar biraz daha düzenli bir şekilde dizilmişler. Yani, Halep'teki
(ya da bizim Kapalı Çarşı'daki) gibi kaybolmanız pek mümkün değil. Daha
doğrusu, tek bir cadde (ya da sokak) boyunca bir çarşı var. Buna açılan
sokaklar genellikle o çarşıya ait olmayan, hatta çarşı özelliği bile olmayan
tali yollar. Bu yüzden gezmesi daha kolay. Yeniden Hamidiyya Çarşısı'na
dönelim. Al-Hamidiyya, geniş bir caddenin her iki yakası boyunca kurulmuş,
son derece düzenli olarak tasarlanmış, iki katlı bitişik dükkanlardan
oluşuyor. Birinci katları esas alış-verişin yapıldığı "dükkan"
kısmı iken, üst kat daha çok büro ya da depo olarak kullanılıyor. Her
nekadar bugünkü düzgün görünümünü 2002 yılında büyük bir özenle yapılmış
renovasyondan sonra kazanmışsa da, ilk yapıldığı yıllarda da bundan farklı
olmadığından eminim. Adı, -size de belki çağrıştırmıştır- Sultan II. Abdülhamit'ten
geliyor. Sokak her nekadar Romalılar'a dayanan bir tarihe sahipse de,
çarşı halini alması 19. yüzyılda Osmanlılar zamanında gerçekleşmiş. Bugünkü
ismi ise, Abdülhamit'in Şam'ı ziyareti şerefine verilmiş ve yine bu şerefle
şu anda da görünen şekle kavuşmuş.
Souq al-Hamidiyya
Sokağın üstü, her
iki kanadında bulunan binaların arasına yapılmış yarım silindir şeklinde
bir çelik kafes ve üzerine giydirilmiş sacla örtülmüş. Bu sacların çeşitli
yerlerinde -yukarıdaki fotoğrafa yakından dikkatli olarak bakıldığında
farkedileceği gibi- yer yer yoğunlaşan delikler var. Bunlar, 1925 yılında
Fransızlar'a karşı başlatılan ulusal direniş hareketine karşı Fransız
uçakları tarafından açılan makineli tüfek ateşi ile oluşmuşlar.

Fransızlar'ın açtığı "havalandırma delikleri"
Sur içindeki bir başka
çarşı da Mithat Paşa Sokağı üzerinde kurulu olanı al-Attarine Çarşısı.
Bu çarşının içinde çeşitli tarihi hanlar da var. Ama sur içinde en görülmeye
değer olanı -bence- bu çarşıya açılan yollardan biri üzerinde bulunan
Esad Paşa el-Azem Hanı. Hani Su Değirmenleri Şehri Hama'da gezdiğimiz,
harem bölümüyle göz kamaştıran sarayın sahibi Esad Paşa, Osmanlı Valisi...
Başkent Şam'a taşınınca, Azem ailesi de Şam'a geliyor tabii ve burada
da yine hanlar, saraylar inşa ediliyor, hem de eskilerinin papucunu dama
attıracak cinsten.

Esad Paşa el-Azem Hanı'nın avlusu
Esat Paşa (As'ad Pasha al-Azem) Sarayı
Burada, özellikle Mısırlı ve Levanten mimarlar tarafından kullanılmış,
Memlûklular tarafından da benimsenmiş, daha sonra da Osmanlılar zamanında
duvar ustalarının çok rağbet ettikleri bir bina süsleme tekniği var; Ablak
olarak adlandırılıyor. Bu, bina dış duvarlarının sırayla bazalt, kumtaşı
ve kireçtaşından yapılma "tuğlalarla" örülmesiyle oluşturuluyor
ve bina cepheleri böylece yatay siyah, beyaz ve pembemsi bej çizgilerle
bezenmiş oluyor. Osmanlılar zamanından buna en güzel örnek Esad Paşa Sarayı.
Yapımı 3 yıl süren (1749-1752) saray, Azem sülalesi tarafından 20. yüzyıl
başlarına kadar konut olarak kullanılmış. Saray, ailenin daha sonra sur
dışına taşınması ile Fransızlar'a satılmış. Fransızlar binayı İslam Sanatları
ve Arkeoloji Enstitüsü'ne dönüştürmüşler. Fransızlar'a karşı 1925 yılında
gerçekleştirilen Ulusal Direniş Hareketi'nde ağır hasar gören bina daha
sonra tümüyle orijinal haline sadık kalınarak restore edilmiş.

Esat Paşa Sarayı Selamlık Binası
Süleymaniye
Camii ve Tekkesi
Şam'da listemdeki son eser Süleymaniye Camii ve Tekkesi'ydi. Mimar Sinan'ın
1554 yılında yapımına başladığı cami ve tekke, adından da anlaşılacağı
gibi Kanuni Sultan Süleyman adına ithaf edilmiş. Daha sonra halefi II.
Selim tarafından bahçesine bir de medrese ilave ettirilen cami, sanırım
son yıllarda biraz bakımsız bırakılmış. Çatı kaplamalarından bir kısmı
dökülmeye yüz tutmuş camiin tekkesi şu anda -bir ibadet mekanının amacına
çok uygun bir şekilde(!)- Askeri Müze olarak kullanılıyor. Bahçesinde
çeşitli modelde miyadını doldurmuş Mig savaş uçakları, toplar, II. Dünya
Savaşı'ndan kalma Almanlar'a ait bazı araçlar sergileniyor. Medrese ise,
çeşitli Suriye el sanatlarının sergilendiği ve satıldığı bir çarşı.

Süleymaniye Camii
Ürdün'e Hareket
Suriye'deki misyonumun tamamlandığını düşünerek, 28 Ekim Cuma sabahı saat
09:00'da Şam'daki otelimden, Ürdün'e doğru hareket ediyorum. Yine tarifle,
tereyeğından kıl çekercesine rahat bir operasyonla şehirden çıkıp, saat
11:00'de Suriye gümrüğüne giriş yapıyorum. Hızlı ve düzgün çalışan görevlilerin
beni şaşırtan bir yakınlıkla işlemlerimi bitirmesinden sonra Ürdün tarafına
geçtim.
Suriye - Kısa Notlar
- Suriye, birçok dinden insanı içerisinde barındıran bir ülke. Çok çeşitli
dinin yanı sıra, bunların farklı mezhepleri de aynı ülke vatandaşı olarak
yaşıyorlar. İnsanlar, birbirlerine karşı son derece hoşgörülü. Hoşgörü
demeyelim de; insanların din ve ırk farklılıkları ve bunlardan doğan gelenek
farklılıkları, ortak yaşamın son derece doğal bir "hal"i olarak
görülüyor. Örneğin, Müslüman ve Hristiyanlar'ın içiçe yaşadıkları bazı
kentlerde, oruç tutan Müslümanlar'ı, yanıbaşlarında sigara ve hatta içiki
içen Hristiyanlar'ın varlığı hiç rahatsız etmeyebiliyor.
- Suriye'ye bir organizasyon harici yalnız yapacağınız seyahatlerde, gitmeyi
düşündüğünüz tarihi mekanların yerel isimlerini önceden öğrenmeyi unutmayın.
Ne kadar dünyaca meşhur olursa olsun (örneğin Palmyra gibi), yerel halkın
dünyaca bilinen bu isme aşina olacağını düşünür ve onlardan yol tarifi
isterseniz, büyük bir hayal kırılığına uğrarsınız. Bu, büyük bir şehirde
(örneğin Humus) lise ya da üniversite öğrencisi olduğunu tahmin ettiğim
bazı gençler için de böyleydi. Türkiye'de Göreme'yi bilmek ama Kapadokya
ismini duymamış olmak gibi...
- Suriye'de benim seyahatim sırasında USD1.00 SP(Suriye Poundu)50.00-53.50
cıvarındaydı. Motorinin litresi de SP7.00.. Yani USD1.00'a yaklaşık 7
litre motorin alabiliyorsunuz. Türkiye'den 7 kat ucuz. Ama gerçekten ucuza
mı geliyor acaba? Yurda girişte 2 haftalık "dizel vergisi" olarak
USD200.00 ödedim ve ülkede iki kez depo doldurup toplam SP900.00 vedim.
Yani yaklaşık 130 litre... Ödediğimin karşılığı olan USD18.00'a USD200.00'ı
eklerseniz, litre fiyatı USD1.68'a gelir ki, herhalde dünyada bundan daha
pahalı motorin alabileceğiniz bir başka yer yoktur. Suriye'de motorinin
litre fiyatını ucuza getirmek için akşamları aracın motorunu çalışır bırakmanız
gerekiyor :)
- Lüks otelleri tercih etmediğiniz müddetçe, -tabii ki kişiye göre değişir
ama, benim standartlarıma göre- kalınabilecek nitelikteki en düşük standartlarda
oteller USD8.00 karşılığından başlayıp kalite ve imkanlarına (ya da Hotel
Baron gibi, tanınmışlığına) bağlı olarak USD45.00'a kadar çıkıyor. Lüks
oteller ise USD80.00-90.00'dan başlıyorlar.
- Yemek konusunda fazla sıkıntı çekilmez, gerek damak tadı, gerekse keseyi
zorlama açısından... Suriye'nin oryantal havasına uygun mütevazı bir "şehir
lokantası"nda yiyeceğiniz içkili ve tıka-basa doyurucu bir yemeğin
kişi başı maliyeti SP250.00 ila -en fazla- SP600.00 arasında (USD5.00
ila USD12.00 arası) olacaktır. Bundan daha yüksek bir hesap ödüyorsanız,
bilin ki gereksiz lüks ve/veya turistik bir lokantada, yemeğin yanında
kazık da yiyorsunuz.
- Suriye, kendinizi hiçbir şekilde güvensiz hissetmeyeceğiniz, sıcak insanların
var olduğu bir ülke. Gece ve gündüz, her yerde, büyük şehirlerde bile,
güvende olduğunuzu hissedebiliyorsunuz. Her zaman, örneğin sadece yol
sormak için bile, birisine yanaştığınızda, en azından bir çay içme daveti
almanızın altında sakın bir menfaat beklentisi aramayın. Tümüyle misafirperverliklerini
göstermek içindir. Ama, trafikteki araçlara "çok" dikkat etmeyi
unutmayın. Onlar birer "kamikaze".
* * *
Genel birkaç not :
- Bu sayfada yazılanlar tümüyle benim gezi hazırlığım sırasında çeşitli
kaynaklardan (dergi, ansiklopedi ve internet) ve yanımda taşıdığım rehber
kitaplardan (Lonely Planet ya da Bradt's) derlediğim bilgiler ile, bazı
yerlerde görevli rehberlerden öğrendiklerim sonucu hazırlanmıştır. Doğruluğu
ancak, bu kaynakların doğruluğu ile sınırlı olduğu gibi, bu kaynaklardan
aktarma sırasında çeşitli hatalar yapılmış ya da bundan sonra da yapılacak
olabilir. Ben sonuçta, mütevazı ve kendi halinde bir "seyyah"ım.
Ve maalesef tarih ve arkeoloji o kadar da ilgi alanıma girmez. Dolayısıyla,
yapılan bu çalışmanın bilimsel bir araştırma olmadığını ve sadece amatörce
bir zevk için yapılmakta olduğunu unutmamanızı rica ederim.
- Seyahate başlarken, bu sayfayı haftada 1 ya da 2 kez güncellemeyi düşünüyordum
ki, şu ana kadar buna sadık kaldığımı sanıyorum. Ancak, bu "haftada
1 ya da 2 kere" planlaması, herbir ülke için 6-7 sayfa cıvarında
bir yazı ve 5-6 fotoğraf için hesaplanmış bir hızdı. Halbuki, Suriye için
şu ana kadar yazdığım sayfa sayısı -bu yazı da dahil- 29 olacak. Bir güncelleme
için en az 4-5 saat mesai harcamam gerektiğini düşünürseniz (fotoğrafların
kopyalanması, ayıklama, derleme, yazı için okuma, not alma, yazma ve düzeltme,
sayfa düzeni v.s.), bu işin öyle pek de kolay olmadığını fark edersiniz.
Bu nedenle, -affınıza sığınarak- artık güncellemeleri haftada en fazla
1 kez yapmaya ve içeriğini de hafifletmeye başlayacağım. Bunu olabildiğince
size hissettirmeden, tedrici olarak yapacağım. Zaten gün geçtikçe siz
de sayfayı izlemekten sıkılacaksınız, böylece denge sağlanmış olacak.
Fotoğraf sayısını da indirmem gerekiyor. Çünkü, fotoğraf sayısı, dosya
büyüklüğünü inanılmaz arttırıyor. Bazı yerlerde internet bağlantısını
ancak uydu telefonumla yapabiliyorum ve böyle bir yazının uydu telefonu
aracılığı ile gönderilmesi 15-20 dakika ila yarım saat arasında sürüyor.
Bu gidişle, bu işten en çok "uyducu"lar kârlı çıkacak.
Bütün bu dediklerimi yapmadığım taktirde, korkarım bir süre sonra bu işten
bıkmaya başlayacağım ve sonlara doğru (örneğin Mozambik'in) sayfası aşağıdakine
benzer bir hal alacak:
Mozambik :
Mozambik gzel bi ülke. İşte i ucundan girip öbr tarftan çıktık. Şehirler
ormanlr, ağaçlar felan...İnsanlar siyah. Hav sicak Yarında zambiyayı anlatırım.
Hadi eyvallh.

Fotoğraflar :
Fotoları kopyalayamadım ama çiziim:

<
Sayfa 1
|