|
|
Güncelleme tarihi
: 20.10.2005
Yer : Halep
Gün : 5
Yapılan yol : 1,244km
Suriye'ye giriş
Evet! Kıvrıla kıvrıla kayalıkların arasından yükselen yolun sonunda açıkçası
Türk Gümrüğü'nden de köhne bir yapılaşma bekliyordum. Doğrusu bizim tarafta
durum pek iç açıcı değildi. Hiç de beklediğim gibi olmadı. Dışarıdan görünüşü
ile gayet gösterişli ve dev bir free-shop binası ve oldukça mazbut sayılabilecek
gümrük ve polis binaları... Gümrüğe yaklaşırken güler yüzlü bir -sanırım-
gümrük muhafaza memuru, nazik bir reveransla dezenfekte havuzu istikametini
gösterdi. Sonradan öğrendiğime göre, son günlerde duyulan kuş gribi salgını
haberlerinden sonra başlatılmış bu uygulama. Dezenfekte havuzundan, arabanın
etekleri de basınçlı suyla yıkanarak geçtikten sonra ilk gümrük işlemlerimi
yaptıracağım binanın önüne park ettim. Bizdeki kadar olmasa da, burada
da "muameleciler" hemen duruma el koyuyorlar. Nazikçe reddetmekle
başlayayım, dedim. Hemen uzaklaşıyorlar. Hayret! Pasaport işlemlerim bittikten
sonra, triptik işleri için ilgili ofise yürürken önünden geçtiğim Turizm
Danışma Bürosu'ndaki görevli, düzgün bir İngilizce ile yardıma ihtiyacım
olup olmadığını sordu. "Sanırım kendim halledebilirim. Hem işlemleri
de öğrenmiş olurum" deyip başımdan savmaya çalıştıysam da, saatin
geç olmaya başladığını ve iftara kadar işlemlerimi bitiremezsem sorun
yaşayabileceğimi söyledi. Biliyorum, bunların hepsi aslında benim aklımı
çelmek için söylenen masum yalanlardı ama, bu sefer kanmaya karar verdim.
Birkaç Dolar'a yorulmayacaktım, en azından. Her neyse. Yaklaşık 15 dakikada
işlemlerim tamamlandı. Bana gümrük işlemlerinin maliyeti olan US$285.00
karşılığı verdiğim US$300.00 ile arasındaki fark kadar bir "bahşiş"e
mal oldu. Ama o sayede arabanın içine bakmadılar bile, en son çıkışta
da pasaportuma daha önce vurdukları damgada yanlış yazılmış plakamı çarçabuk
düzeltiverdiler. Bence US$15.00'lık bahşiş karşılığında hiç de fena sayılmayacak
bir hizmet aldım.
Suriye'ye eğer dizel bir araçla giriş yapıyorsanız, kalacağınız sürenin
her bir haftası için US$100.00'lık bir vergi ödemek zorunda kalıyorsunuz.
Bu, hükümetin motorine uygulamakta olduğu sübvansiyonu, ülkede motorin
satın alacak yabancılarla paylaşmak amacıyla getirilmiş bir uygulama.
Aracınız benzinliyse, böyle bir vergi alınmıyor. 3. şahıs mali mesuliyet
sigortası ve diğer harçlarla birlikte 2 haftalık bir Suriye seyahati için
ülkeye girişin maliyeti US$285.00 yani.
Tüm işlemlerim Türkiye saati ile 17:00, Suriye saati ile de 16:00'da tamamlandı.
Turizm görevlisi de iftara, Halep'teki evine gideceği için onu da yanıma
aldım, yolda muhabbet ede ede Halep'e gittik. Bu arada, benim gibi baştan
başa Afrika seyahati yapmak için bu kapıdan geçen birçok araç gördüğünü,
çoğu İngiliz olmak üzere tamamının Avrupalı olduğunu, bir Türk'e ise ilk
kez rastladığını söyledi. Gurur mu duysam, tedirgin mi olsam, karar veremedim.
Yolda, bana gençken Halep'te yaşayan bir Türk kızına (annesi Türk, babası
Suriyeli) nasıl aşık olduğunu, 9 ay büyük bir aşkla nasıl fört ettiklerini,
ama babası onaylamadığı için evlilik planlarının nasıl suya düştüğünü,
şu anda evli ve üç çocuk babası olmasına rağmen (bu arada, en büyüğü 19
yaşında) ilk göz ağrısı Türk kızını, Meral'i, hala unutamadığını anlattı,
ben de keyifle dinledim. Bana, kalacağım yer olan Hotel Baron'a kadar
eşlik etti, arabama park edecek yer bulmama yardımcı oldu ve ayrıldık.
Bu keyifli yolculukta Suriye'nin gizli trafik kuralları ve çılgın sürücüleri
bile tadımı bozmadı. Bu arada söylemek isterim; sınır ile Halep arası
55km ve normal trafik koşullarında yaklaşık 45 dakikada katedilebiliyor.
Biz de iftar vaktinden çok önce Halep'e vardığımız için, normal sürede
tamamladık.
Halep
Halep, Suriye'nin ikinci büyük şehri. Nüfusu yaklaşık 4 milyon. Geniş
bir düzlüğe yayılmış şehir esas olarak iki bölümden oluşuyor: Eski ve
Yeni Halep. Dünyanın en eski "sürekli yerleşim" gören şehri.
Yaklaşık 8,000 yıldır sürekli yaşamış bir şehir. 10. yüzyılda geçirdiği
üç büyük deprem gibi 1822 yılında geçirdiği ve kalesi de dahil pekçok
yapının yerle bir olduğu ya da ağır hasarlandığı depremde, o günkü nüfusunun
yaklaşık %60'ını kaybetmiş. Uzun yıllar, ticaret yollarının kesiştiği
noktadaki konumu nedeniyle sürekli canlı bir yaşama evsahipliği yapan
Halep, tarihi dokusunun çeşitliliği ile yabancı turistlerin yoğun ilgi
gösterdiği ender Ortadoğu şehirlerinden birisi. Eski ve Yeni Halep birbirinden,
şimdi artık çoğu kısmı yerinde olmayan, olan kısımları da bina keşmekeşi
arasında kaybolup gitmiş bir surla ayrılıyor. Bu surlar arasında sekiz
kapı mevcut, zamanında Eski Halep'e girmek için kullanılan. Kapıların
da çoğu yıkıldığı gibi, ayakta duranların da bazılarını bulmanız pek mümkün
olamıyor.
Halep'teki ilk gecem, Hotel Baron'a yerleşmem ardından -daha önce bahsettiğim
gibi- klasik şehir lokantalarından birinde yemek yemekle başladı. İftardan
çok sonra yemeğe gitmeme rağmen, yemek servisi yapıyorlardı ve -pek mükellef
olmamakla birlikte- kendime keyifli bir sofra hazırlattım. Pek ummuyordum
ama, ,çki servisi bile yapıyorlar. Al-Andalip Restoran'daki bu yemeğin
bana maliyeti yalnızca SP(Suriye Poundu)250.00 idi. Yani US$5.00'ndan
daha az.
Hotel Baron
Hotel Baron'da kalmayı daha öncesinden planlamıştım ama, doğrusu -kitapların
uyarılarına rağmen- rezervasyon gereği duymamıştım. Yer bulamazsam, başka
otelde kalırım, diye düşünüyordum. Tesadüf, son kalan odayı da ben tuttum.
Hem de istediğim gibi, arka cephede (Suriye'de, işlek bir caddedeki bir
otelin ön cephesinde bir oda tutmak için ya zaten uyuyamama hastalığı
ya da, tam tersine, uyku hastalığına tutulmuş olmanız gerekir)…

Hotel Baron
Duvardaki termometreye dikkat!
Size biraz Hotel Baron'dan bahsetmek istiyorum. Hotel Baron Ortadoğu'nun
hala yaşayan -belki de- en eski oteli. Kuruluş tarihi 1911 ve o zamandan
beri hiç bir yenileme geçirmemiş, bazı eşyaları ve bazı banyoları dışında…
Kurucusu, Arapgir'li bir Ermeni olan Krikor Baron Mazlumyan. Krikor Bey,
19. yüzyılın sonlarında, bir Osmanlı paşasının tavsiyesi ile Anadolu'yu
terk edip, o zamanlar yine Osmanlı sınırları içerisinde yer alan Beyrut'a,
daha sonra Kudüs'e göçmüş. Sonunda da Halep'te karar kılmış ve buraya
yerleşmiş. Önce Ararat isimli bir otel açmış, Avrupalı turistlere hizmet
etmek üzere… Daha sonra da oğulları, onun adına Baron's Hotel'i kurmuşlar,
babalarının adına ithafen… Baron's Hotel, özellikle Berlin-Bağdat demiryolu
ve Orient Express'in de hizmete girmesiyle bir anda batılılar arasında
çok popüler olmuş. Bulunduğu mekan itibariyle Halep'in o zamanki varoşlarında
yer alıyor olduğundan, müşterilere gece dışarı çıkmamaları tembihlenirmiş.
Kimler kalmamış ki Baron's Hotel'de: Thomas Edward Lawrence (namı diğer
Arap Lawrence), Agatha Christie, bay ve bayan Roosevelt, David Rockfeller,
Irak Kralı 1. Faysal, Charles Lindberg, Baron Max Von Oppenheimer, General
Leeman Von Saunders ve diğerleri. Tüm bu ziyaretçilerin notlarının yer
aldığı "ziyaretçi defteri"nin ise bir süredir kayıp olduğu söyleniyor.
Agatha Christie, meşhur romanı "Şark Ekspresinde Cinayet'in ilk bölümünü
bu otelde bitirmiş. Otelin en önemli ziyaretçilerinden birisi de Mustafa
Kemal. Her nekadar nezaman ve ne süreyle kaldığı bilinmiyorsa da, 201
numaralı odada misafir edildiğini söylüyor, şimdiki otel müdiresi Madam
Lucine. Madam Lucine de, 1915 Ermeni tehcirinden sonra Anadolu'yu terketmek
zorunda kalan Ermeni bir ailenin kızı. Keyifli sohbetlerimiz oldu, arada
bir.

Hotel Baron'un barmeni Tamu
Duvardaki Canadian Dry ve White Horse afişleri en az 45 yıllık
Halep'teki ilk
sabahımda, kahvaltıdan sonra eski dostum Ahmed Hamdi'yi bulmak için resepsiyondan
telefonunu aramalarını istedim. Bendeki kartında 6 rakamlı olan telefon
numarasının başına yeni bir numara eklenmiş olması gerektiğini, ama belki
de numaranın tümüyle değişmiş olabileceğini söylediler. Kendilerince çeşitli
kombinasyonlar denediler ama, olmadı. Telefon numaraları 6 sene önce 7
rakamlı olmuş (Ahmet Hamdi'nin bendeki kartı kaç senelikti ki acaba?).
O operasyondan sonra bazı numaraların başına, bazılarının da aralarına
bir yere birer rakam eklemişler. Aralarına niye ekliyorlarsa... Ve de,
yeni numarayı bilmiyorsanız, deneme-yanılma yöntemi ile de bulamıyorsanız,
şansınız yokmuş. Peki "Bilinmeyen Numaralar Servisi"? Ahmed
Hamdi adı o kadar yaygınmış ki, o isimle soruşturmak mümkün olmazmış.
Adres olursa belki, dediler. Kartta da posta kutusu adresi var yalnızca.
Postahane de, posta kutusu adresinden kişinin adresini vermezmiş, gizlilik
gerekçesi ile... Şansımı bir kez de Turizm Enformasyon Bürosunda deneyeyim
dedim. Orada da sonuç aynıydı. Bizlere ne kadar garip geliyor, değil mi?
Büyük bir gafletle, Halep'te yürüyerek kısa bir şehir turu ve ardından
Halep'in meşhur Kapalı Çarşısı (suk/souq) ile Eski Halep'in dar sokaklarında
geziye çıktım, kulak tıkaçlarımı takmadan. Her zaman söylerim; bir toplumun
kültür düzeyi, o toplumda araç kornalarının kullanılma miktarıyla ters
orantılıdır. Türkiye'de de doğuya doğru gittikçe korna sesleri artar.
Buralarda korna çalınmadığı tek bir an olmuyor. Her araç her zaman korna
çalıyor, bir kural olarak herhalde. Amacın ne olduğu meçhul. Bir bakıyorsunuz;
yol bomboş ve tek başına bir araç gidiyor, yolda yaya falan da yok ama,
yine de şöför birkaç kez kornaya basıyor. Herhalde, kornaya basmadan,
araba kullanmanın zevkine varamıyorlar. Velhasıl, büyük bir gürültü ile
sersemlemiş olarak akşam üstü otele dönüyorsunuz.
Son Suriye seyahatimde dikkatimi çekmemişti ama, bu sefer gerçekten hayretle
farkettim ki, Hafız el-Esad'ın ölümü ve yerine oğlu Başar'ın geçmesiyle
birlikte insanların yüzünde eskiden farkedilen "korkuyla yaşamak"
ifadesi silinmiş. Bu değişimi bir de, artık çoğunluğu yerlerindn indirilmiş
Hafız el-Esad resimlerinin yokluğundan da anlayabiliyorsunuz. Yerlerini
ise tek-tük Başarınki dolduruyor. Eskiden nereye girerseniz girin, en
az birkaç tane Hafız el-Esad posteri mutlaka olurdu. Her sokakta, caddede
dev Hafız el-Esad resimli bez afişler, panolar... Kafanızı nereye çevirseniz,
onlarca Hafız el-Esad'la karşılaşırdınız. Şimdi bunların büyük bir kısmı
kalkmış. Ülkenin önceki halini bilmeyenlere şu andaki durum da belki abartılı
gelebilir ama, bilenler için gerçekten çok şaşırtıcı bir değişim. Sonuçta,
daha yumuşak ve -sanırım- hoşgörülü bir yönetimin göstergesi...
Suk (Kapalı Çarşı)
Halepin kapalı çarşısı, belki İstanbul'daki kadar büyük değildir ama,
kalabalığı bizim Mahmutpaşa'ya rahmet okutturacak cinstendir. Sebebi de,
-İstanbul'un Kapalı Çarşı'sından farklı olarak- esasen turistik amaçlı
değil, halkın ihtiyaç duyacağı hertürlü malı bulabileceği bir çarşı niteliğinde
olmasıdır. Birbirine paralel ve birbirini kesen birçok sokaktan (ki bunların
herbiri ayrı adla anılan Suklar'dır, Suk at-Tabuş, Suk al-Attarin, Suq
as-Sabun, Suk al-Farayn gibi) oluşur. Orası turistler için İstanbul'un
Kapalı Çarşısı gibiyse de, Halepli için İstanbul'un bir Mahmutpaşa'sı,
bir Mısır Çarşısı, Bir Beyoğlu'su, bir Sirkeci'sidir aslında. Kasabından
gelinlikçisine, kuyumcusundan manifaturasına, halıcısından oyuncakçısına,
turşucusundan saatçisine, nalburundan sakatatçısına, lostrasından deri
işlemecisine kadar yok yoktur bu çarşıda. Herbir iştigal konusu da çarşının
belirli bölümlerinde kümelenmişlerdir. Örneğin Suk al-Attarine'in güneyi
daha çok kumaş, giysi ve ayakkabı satıcılarının kümelendiği bölge iken,
Suk at-Tabush'un güney kısmı manifaturaların mekanıdır.

Halep Çarşısı (Suk/Souq) Cuma hariç hergün cıvıl
cıvıl
Çarşının tarihi 13. yüzyıla dayanıyorsa da, bugünkü mevcut büyüklüğüne
erişmesi Osmanlılar zamanında ve çoklukla 16 ila 19. yüzyıllar arasında
gerçekleşmiş. Çarşıyı tam anlamıyla gezmek biraz güç. Esasen -bence- gereksiz
de... Ana yolların bir kaçını görmek, çarşının bütünü hakkında yeterince
fikir veriyor insana. Ama bu bile en az bir yarım gün demek. Hele ara
sokaklar (sokak demek biraz güç olsa da) var ki, klastrofobi sıkıntısı
olan kişilere göre hiç değil.
Çarşının en iç gıcıklayan yerlerindendir "ipekçiler"
Şaria Bab Qinnesrin (Bab Qinnesrin Sokağı)
Şaria Bab Qinnesrin, eski şehri çevreleyen surun güney kanadındaki Bab
al-Qinnesrin'den (Qinnesrin Kapısı) başlayıp Suk an-Nahaseen'e kadar uzanan
ve şu anda Alman destekli bir rehabilitasyon projesi kapsamında orijinal
haline sadık kalınarak düzenlenen bir sokak. Bab al-Qinnesrin ise, surun
ayakta kalan ender kapılarından birisi ve -bence- en görkemlisi. Her nekadar
güney cephede yer alıyorsa da, kapı ağızı batıya doğru bakıyor olduğundan,
Akdeniz'den gelen temiz havayı solumasını sağlamış, eski şehrin. Taş binaların
yüksek duvarları arasından kıvrıla kıvrıla ilerliyorsunuz, yine taş zemin
üzerinde. İlginç bulduğum sabun fabrikaları, mevsim uygun olmadığı için
çalışmıyor olduklarından kapalılar. Sabun fabrikaları çalışmaya, zeytin
hasadı arkasından zeytinyağının elde edilmesi ile başlarmış. Saf zeytinyağından
elde edilen ve hızlı kurutmak için herhangi bir katkı eklenmeyen sabunların
kuruması için üzerinden bir yaz geçmesi gerekirmiş. Artık hiçbir üreticinin
bu kadar beklemeye tahammülü kalmadığından, sabun fabrikaları da giderek
azalmış. Şu anda saf zeytinyağından sabun ürettiğini iddia eden yalnızca
7 fabrika kalmış. Ancak bunlardan sadece ikisinin gerçek saf zeytinyağı
ile üretim yapıyor olduğunu söylediler.

Bimaristan
Argun Huzurlu bir mekan.
Son aşamadaki hastalar bu mekanda tedavi görüyorlar.
Bab Qinnesrin sokağının bir diğer ilginç mekanı ise Bimaristan Argun.
Bimaristan, Memlûklular zamanında, 1354 yılında tamamlanmış bir akıl hastanesi.
Hastaneyi yapan kişi olan Argun'un ismiyle anılıyor. Bimaristan, Farsça'da
"sağlık yeri/mekanı" anlamına geliyor. Hastaları sağlığına kavuşturmak
için 4 aşamalı bir tedavi yöntemi uygulanıyormuş. İlk aşama bölümünde
küçük hücrelerle çevrili, ortasında fıskiyeli, mavi renkte, küçük bir
havuzun bulunduğu, tepesinde güneş ışığının girebileceği yuvarlak bir
delik bulunan bir avlu var. İleri derecede saldırgan hastalar, avluya
bakan demir kafesli pencerelerinden "mavi renk", "su sesi",
"güneş ışığı" ve havuz başında oturan çalgıcıların seslendirdiği
"müzik" eşliğinde yaklaşık 6-7 aylık bir terapiden geçirildikten
sonra daha sakinleşmiş olarak bir üst gruba katılıyorlarmış. Her bir üst
grupta hücreler, avlu ve havuz biraz daha genişliyor, hücre girişleri
artık avlu tarafından veriliyor. Son aşamada ise artık hastalar avluya
da çıkabiliyor ve hatta mutfak, temizlik gibi bazı görevler de verilip
gerçek hayata uyum sağlamalarına yardımcı olunuyormuş. Burada bana bir
arkeoloji master öğrencisi olan Murhaf gönüllü mihmandarlık yaptı.
Al-Jideyda
Seyahatlerimde, artık yaşamın olmadığı tarihi kalıntılar, cami ve kilise
gibi ibadet yerleri, müzeler -çok şiddetle tavsiye edilmedikleri müddetçe-
ilgimi fazla çekmemiştir. Onun yerine; yaşamın, varolduğu günden beri
ve o günkü şekli bozulmadan sürdüğü mekanlar bana her zaman daha cazip
görünmüşlerdir. Al-Jideyda da böyle bir mekan. Eski Halep kadar olmasa
da, onun sınırlarının hemen dışında yer alan ve daha çok Osmanlılar zamanında
yapılaşmış ve gelişmiş bir mahalle. Zaman içerisinde Ermeni halkın çoğunlukla
yerleştiği ve şimdilerde de Ermeni tüccarların iş mekanı haline gelmiş,
oluşmaya başladığı günden itibaren yapısını hiç değiştirmemiş sokak ve
binalarla dolu. Yine -tüm eski Ortadoğu (ve bizdeki Güneydoğu) şehirlerinde
olduğu gibi- sokağa bakan yüksek duvarlarında hiç pencere bulunmayan binalarla
sınırlanmış daracık taş sokaklar... Binaların hepsine, ortalarında genellikle
fıskiyeli bir havuzu olan bir bahçe ya da üstü kapalı bir avluya geçilen
bir kapıyla giriliyor. Tüm yaşantı bu bahçe ya da avluya taşınıyor, katlarındaki
çepeçevre balkonlarından.
Al-Jideyda'da
girişimci bazı Suriyeliler, eski binaları restore edip butik otel ve lüks
restoran olarak hizmet vermeye başlamışlar. Bunların en tenınmışları da
Sisi Sokağı'nda bulunuyor.

Al-Jideyda, Sisi Sokağı. İşportacı çok düşünceli.
Biraz
önce zabıtalar tarafından kovalandı.
Sisi Sokağı bazen onlar için güvenli bir sığınak oluyor.
Halep Kalesi
Halep'in ortasında yükselen bir tepe üzerine kurulmuş bir kale. Şekli
nedeniyle yapay gibi görünse de, aslında doğal olan bu tepede M.Ö.10.
yüzyıldan kalma bir tapınak üzerine daha sonra inşa edilmiş olan kalenin
geçmişi M.Ö.3. yızyıla dayanıyor. Haçlı saldırılarında Müslümanlar'ın
güçlü bir savunma merkezi olmuş ve bu tarihlerde (M.S.12. yy) çevresine
kazılan 20m derinliğinde ve 30m genişliğinde bir kanalla savunması daha
da güçlendirilmiş. M.S. 13. ila 16. yüzyıllar arasında Memlûklular döneminde
yeniden inşa ve güçlendirme çalışmaları yapılmış. Kaleye, güney kanadında,
kanal üzerinde sekiz sütun üzerinde yükselen bir köprü ile bağlanan kapıdan
giriliyor. Kalenin içerisinde Ulusal Müze, Memlûklular zamanında yapılmış
bir hamam, Eyyubi Sarayı gezilebilecek noktalar. Eyyubi Sarayı'nın elden
geçirilmiş görkemli ahşap kaplamalı Taht Odası ise kaçırılmaması gereken
bir güzelliğe sahip.

Eyyubi
Sarayı - Taht Odası
Her nekadar camiler ilgimi çekmiyor dediysem de, Halep'te bulunan ve Mimar
Sinan'ın erken dönem eserlerinden olan Al-Kosrowiyya Camii'ni merak ediyordum.
Ancak camiyi gezmek için gittiğimde yoğun bir yağış vardı ve görevliler
ziyaretlerin iki saat sonra kabul edeceğini söylediler. Cıvardaki cafélerden
birisinde bir süre bekledim. Ancak yağmur gittikçe şiddetleniyordu ve
daha fazla beklemem durumunda fotoğraf makinemle birlikte iliklerimize
kadar ıslanacağımızı düşündüğüm için, yağışın azaldığı bir arada yarı
koşar adım kendimi otele attım. Yine de sıkı ıslanmıştım.
Halep'te
yeterince vakit geçirdiğime karar verip St. Simeon Manastırı üzerinden
Edlib yoluyla Lattakia'ya doğru 20 Ekim saat 12:00'de yola çıkıyorum.
Bir şehir için bukadar vakit geçirmek ve yazı yazmak aslında bir daha
pek tekrarlanmayacak. Bu, biraz Halep'e olan sevgimden, biraz da hazırlık
aşamasındaki yorgunluğumu atmak için bi süre yerleşik kalma arzumdandı.
Bundan sonraki hareketlerimi daha hızlı, yazılarımı da daha kısa göreceksiniz.

Halep
Kalesi girişi
Dışarıda sıkı bir yağmur var ve
kaleden dışarıya bir "nehir" akıyor
Sayfa
2 >
|