|
|
Güncelleme
tarihi : 18.12.2005
Yer : Langano Gölü/Etiyopya
Gün : 64
Yapılan yol : 11,661km
Sudan, hazırlık aşamasında fazla üzerinde durmadığım ve programda da fazla
zaman ayırmadığım bir ülke idi. Açıkçası, seyahatimin Mısır kısmı bitmeye
yakın Sudan rehber kitabını elime alana kadar da bu programımda fazla
bir değişiklik öngörmemiştim. Ancak Sudan tarihinin, her nekadar programımda
ona kadar ve ondan sonraki bazı ülkelerle karşılaştırılamazsa da, üzerinde
durulması gerekli birkaç dönemi barındırması nedeniyle, böyle bir program
içerisinde dahi vakit harcanması gereken öneme sahip olduğuna karar verdim.
1988 yılında ilk kez geldiğimde Hartum, birkaç merkezi caddesi dışında
asfalt yolu olmayan, havada sürekli bir toz bulutunun asılı olduğu, yollarında
tek-tük araçların (ki onların da bir kısmı Birleşmiş Milletler ve diğer
bazı yardım kuruluşlarına aitti diye hatırlıyorum) cirit attığı, Hilton
ve Meridien Hotel ile birkaç devlet ve askeri bina ve İngilizler döneminden
kalan yine birkaç kolonyel yapı dışında pek dikkate değer yapılaşmanın
olmadığı "ağır" ve "ruhsuz" bir kentti. Aradan geçen
onca yıl (17 yıl, dile kolay) Hartum'un çehresini ve ruhunu değiştirmiş,
bu kesin. Değiştiremediği tek şey ise "havada asılı duran toz bulutu".
Hartum, yine insanın gözlerini ve genzini yakan bir toz bulutuyla kaplı.
Ama, geniş yollar, görkemli modern yapılar, ışıl ışıl ve cıvıl cıvıl caddeler,
yemyeşil parklar (o zaman da yeşilliği boldu ama, içinde insanları pek
görememiştim sanki) ile o eski Hartum farklı bir çehreye bürünmüş.
Bir de, insanlar sanki daha rahatlamış gibi göründü gözüme. Her ne kadar,
-Mehmet'in dediği gibi- başında askerlerin olduğu ve şeriat kurallarıyla
yönetilen bir "Cumhuriyet"se de, en azından 1988'deki gibi -örneğin-
her ayın -yanlış hatırlamıyorsam- 2. Cuması artık sokağa çıkma yasağı
gibi garip yasaklar yok. Evet! O zamanlar öyle bir yasak vardı ve sebebi
ise yasağın kendisinden de garipti: İnsanları, ayda bir kez evlerini temizlemeye
zorunlu tutmak!
Her neyse! Değişmiş bir Hartum ama, değişmemiş bir alışkanlık. Sudan'da
biz "medeniyet koklamış" insanlar için alışık olunmayan bir
yavaşlık hala hüküm sürmekte. Eğer Sudan'a gidiyor ve -örneğin- kısa süreli
bir iş seyahatinde zamanı verimli kullanarak programladığınız işlerinizi
birkaç güne sığdırmak gibi bir hayal kuruyorsanız, unutun. Bazılarının
söylediği gibi Sudan IBM'in hakimiyetindedir. Ama o bildiğiniz IBM değil
bu; İnşaallah, Bokra ve Maleş IBM'i. Yani bir işle ilgili önce İnşaallah,
sonra bokra, yani yarın, ve son olarak da maleş, yani pardon, özür kuralı
çalışır. Hele benim gibi, elindeki işi bir an önce bitirmeye soyunan tez
canlı insanları, çıldırtacak derecede ağır kanlıdır Sudanlı.
Sudan'da 19 etnik grup yaşamakta. Bunlar da 500'ün üzerinde alt etnik
gruba ayrılıyorlar. Bu beşyüzün üzerinde farklı etnik kimlik de yüzün
üzerinde farklı dil konuşuyor. İki buçuk milyon kilometre kare bir alanda
yaşayan 38 milyon cıvarında insanın bu kadar farklı etnik kimlik ve dile
sahip olması da tabii sorunları birlikte getiriyor. Yakın zamana kadar
Güney Sudan'la başı dertte olan hükümet tam buraya özerklik tanıma bedeliyle
barışa ikna etmişken bu sefer de batıda Darfur bölgesinde patlak veren
(ya da patlatılan) olaylarla huzursuzluk yaşamakta. Üstü örtülü ve gizliden
devlet destekli bir "soykırım"ın yaşandığı Darfur, daha uzun
süre Sudan hükümetinin başına dert çıkaracağa ve uluslararası itibarını
"yeniden" oluşturmak konusunda her zaman köstek olacağa benziyor.
Artık çağın gerisinde kalmış sindirme ve böl ve yönet politikaları ile
bu devirde ne kadar sağlıklı ülke idare edilebilir, bilemiyorum.
Sudan nüfusunun yüzde 70'i Müslüman Sünnî. Tanrı'yla, alışılmış İslami
tapınma yöntemleri dışında daha mistik yöntemlerle ulaşmayı amaçlamış
Sufîlik, Sudan'da oldukça yaygın. 12. yüzyılda Bağdat'tan yayılmaya başlayan
Kadiriye tarikatına bağlı olan Sudanlı Sufîler, her Cuma günü güneşin
batışından bir saat önce Zikr ayinine başlıyorlar. Güneşin batışına kadar
süren bu ayinden sonra topluca akşam namazı kılınıyor ve ritüel sona eriyor.
Bunların en tanınmışı da artık Hartum'un bir banliyösü haline gelmiş olan,
aslında ülkeyi ilk sömürge döneminden (Osmanlı sömürgesi) kurtaran Mehdi'nin
başkent (ya da esas adıyla Muhammed Ahmad) yaptığı Omdurman'da gerçekleşiyor.
Akşam namazı, ya da güneşin batışından bir saat önce başlayan bu zikr
ayini için Bradt yazarı "Whirling Derwishes" ("Dönerek
İbadet Eden Dervişler") ibaresini kullandığı için bizim Mevlevî ayinlerindekine
benzer bir tören göreceğimi umuyordum.
Cuma akşam üstü saat 16:30 sularında, Omdurman'daki Hamid al-Nil'in mezarının
olduğu camiin önünde yerimizi aldık. Hamid al-Nil 19. yüzyıl Kadiriye
tarikatı şeylerinden. Birazdan cellebiyelerine bürünmüş yaklaşık 100-150
Sufî, başta tarikat liderleri ve sancakları taşıyan sancaktarlar, ellerinde
zil, davul ve tefleriyle topluluğa tempo veren ritm takımı olmak üzere
alana girdi. Beklediğimden çok farklı, daha çok çalınan ritme (müzik diyemeyeceğim)
kendilerini kaptırıp bir süre sonra birbirlerinden tamamiyle farklı figürlerde
histerik bir çırpınmaya dönüşen hareketler yapan bu insanları yaklaşık
45 dakika seyrettim. Bu çırpınışların, insanların yüzlerindeki ciddi ifadeleri
yavaş yavaş yumuşattığını ve bir müddet sonra mutlu suratlara dönüştürdüğünü
farkettim. Hatta bu ritüeli, yaklaşık 50m çapında bir dairenin çevresine
halka olup izleyenlerin arasında bulunan küçük kadın grupların (ki ayine
-sanırım- onlar katılamıyor) da kendilerini o "müziğin" ritmine
kaptırıp "mutlu insanlar" kervanına katıldıklarına şahit oldum.
Bu manzara hatırıma, her Cuma akşamı disko-barlara gidip kurtlarını döken
ve haftanın stresini atan insanları getirdi ama, bunu burada söylemeyeceğim.

Ayinin ilerleyen dakikalarında insanların yüzlerindeki
mutluluk ifadesi artıyordu
|
|
|
|
|
Alana
grubun başında giren şeyhlerden
|

Gerçek anlamdaki tek "Whirling Dervish"
buydu.
Üzerindeki "patchwork" kıyafete dikkatiizi çekerim!

Tören akşam namazıyla noktalanıyor
Meroe
Meroe, Hartum'un yaklaşık 220km kuzeyinde yer alan bir kent. Özelliğini,
eski Kuşit başkenti olmasından alıyor.
Kuşitler (ya da Kuş Krallığı, ki Kuş eski Mısır dilinde "perişan,
zavallı" anlamına geliyor) M.Ö. 3. yüzyılda, Kral Arkamani zamanında
başkentlerini Napata'dan Meroe'ye taşımaya karar veriyorlar. Bu, daha
çok Mısır hegemonyasından kurtulmak amacıyla yapılıyor. O kadar ki, yazılaını
bile değiştirip Mısır hiyeroglifinden vazgeçerek -bugün bile hala çözülememiş
olan- Meroitik yazıyı kullanmaya başlıyorlar. Bu nedenle Meroe ile ilgili
tarih bilgimiz daha çok Grek ve Roma çağı verilerine dayanıyor (benimki
değil tabii, kaynaklarınki).

Meroe yolunda...
Bu "taşınmanın" krallığa en sağladığı en büyük yarar, daha verimli
ve sulak topraklara kavuşulması. Ayrıca, bölgenin demir madeni açısından
zengin olması da, buranın kısa zamanda en büyük üretim merkezi olmasını
sağlıyor. O kadar kiz, günümüzde Meroe için "Afrika'nın Birmingham'ı"
deniyor.
Şu anda fazlaca ayakta kalamamış olan Krallık Şehri'ne nazaran daha ilgi
çekici olan Kral Mezarları Meroe'ye gezmeye gelen turistlerin en çok ilgi
gösterdikleri tarihi kalıntılar. Bir kısmı, önceki dönem mezar şehri olan
Nuri'den buraya taşınmış olan toplam yaklaşık 100 mezar, genel olarak
iki grupta toplanmış Kuzey Mezarlığı ve Güney Mezarlığı olarak. Güney
Mezarlığı daha eski olanı ve M.Ö. 8. yüzyıla kadr dayanan mezarlar var.
Genellikle kötü korunmuş ya da son derece özensiz restore edilmiş mezarlar
Mısır piramitlerini andırsa da, onlara oranla çok daha gösterişsiz ve
küçük (en büyüğünün yüksekliği bile 30m'nin altında), ayrıca şekil itibariyle
daha sivri.

...ve ben
Akşam kuzeydeki kral mezarlarının olduğu tepenin arkasında, yine çölde
kampımızı yapmak üzere uygun biryer bulduk; yine muhteşem bir çöl gecesine
hazırlanmak için. Akşam yemek yapma görevi benimdi. Herşey "hazır
yemek" olunca tabii üstlenirim böyle bir görevi. Mönü, önden hazır
çorba (Chris domates, ben ise mantar çorbası içtik), arkadan etli kuru
fasulye. Yemeğin sonunda elma ve arkasından çay servisi ile Etiyopya seyahat
detaylarını belirlemeye başladım. Söylemeye gerek yok, yine kumların üzerine
uyku tulumumu serip, milyonlarca yıldızın keyfini çıkararak uykuya dalıyorum.

Çölde bir başka güneş batışı
Ertesi gün kahvaltımızı tamamladıktan sonra, yaklaşık 500m gerideki güney
mezarlarını gezmek üzere kampı toparlıyoruz. Güney mezarlarında, seyahatimin
o ana kadar beni en cok hüzünlendiren olayını resimledim. Arabanın yanına
gelen üç küçük çocuk, sanırım üç kardeş... Yaşları yaklaşık 4 ila 7 arası,
ikisi kız, en küçükleri oğlan çocuğu. Küçük olan iki tanesi ablalarının
iki yanında ve onun hafifçe arkalarına yapışmış, hele oğlan iyice sinmiş
vaziyette. Ürkek gözlerle bana, gözerimin içine bakıyorlar. Yüzüme olabildiğince
sevimli bir ifade vererek (artık bende ne kadar olabiliyorsa) iletişim
kurmaya çalışıyorum. Hiç sesleri çıkmıyor. Kahvaltıdan kalan ekmeklerle,
kutuda kalan karper peynirlerini torbayla ellerine tutuşturuyorum, şaşkın
ve korkak ifadeleri hala devam ediyor. Arabanın arkasındaki kutularımdan
birinde bulunan bon bon şekerlerinden bir avuç alıp her birine eşit sayıda
dağıtıyorum. Yine de yüzlerindeki şaşkın ürkekliği silemiyorum. Bir parça
gülümsetebilseydim hiç olmazsa. Fotoğraflarını bu ürkek ifadeleriyle çekebiliyorum
ancak. Her zaman yaptığım gibi, görüntüyü onlara da gösteriyorum. Başka
yerlerde bütün çocuklar (hatta büyükler bile= fotoğraflarını gördüklerinde
neşe çığlıkları ile birbirlerini çekiştirip resimlerini gösterirler, bunların
ise gözlerindeki korku hala silinemedi, ben oradan ayrılırken bile sırtımda
aynı bakışları hissediyordum. Son derece perişan kıyafetleri, pislikten
taşlaşıp kalmış saçları ve kocaman açılmış ürkek gözleri ile...
Sudan'ın birçok yerinde göçmenler yaşar. Bunların bazıları devlet tarafından
yerleştirilmiş, bazıları ise kendi imkanları ile kendilerine sığınacak
biryerler bulmuşlar. Çoğu savaş ve zulümden kaçıp gelmişler bu yeni "yurtları"na.
Ya güneydeki savaştan, ya da Darfur'daki önlenemeyen soykırımdan... Bu
çocuklar da belki bu evsizler ordusundan, kim bilir. Gözlerindeki korku
da belki yaşadıklarından... Anne ve babaları var mıdır, o bile bilinmez.
Bir taş ki, ezdi göğsümü.
Ne yaptıysam silemedim gözlerindeki korkuyu
Size, sonra anlatacağımı söylediğim Rupert'e, hani şu üç küçük çocuğu
ile külüstür bir VW minibüste Afrika macerası yaşayan Avusturyalı'ya,
geri dönmek istiyorum burada. Hayalini bile kurmakta hala zorlandığım
bir işi başarıyor Rupert. Bu bir kaçış mı, bilinmez, eşini kaybettikten
sonra. Ama hayatında ilk kez yapmıyor böyle bir yolculuğu. Daha önce de
Asya ülkelerine yapmış benzer bir geziyi. Detaylarını bilmiyorum, çocukları
da varken mi... En büyüğü okul çağında. Bu nedenle, zorunlu öğreniminin
ilk yılını kendisi vermek üzere devletten izin almış. Demek ki oralarda
oluyor böyle şeyler. Arada bir internetten ders programı, ders notları,
testler falan indirip, bunlar yardımıyla çocuğunu eğitimini veriyor, onca
işine ilave olarak. Her şeyiyle kendisini çocuklarına adamış birisi. Onlarla
kurduğu iletişimi, çocuklarla ilişkisini, oyunlarını seyrettikçe kendimden
utandım, itiraf edeyim ki. Hiçbir şeylerine karışmıyor, engellemiyor.
Bazen yaptıkları afacanlıklar nedeniyle başkalarından, genellikle görevlilerden,
işittikleri azarlarda dahi. Çocuklar böyle bir durumda babalarının yüzüne
dönüp bakmıyorlar bile. Kendi "yanlışları"nı kendileri yaşayarak
öğreniyorlar. Bazen olmadık tehlikeli hareketler yapıyorlar, birileri
koşup engellemeye çalışıyor. O anda Rubert duruma müdahale edip, engellemeye
çalışanı durduruyor, tehlikeyi bile yaşayarak öğrenmeleri için. Sonuçta
çocuk düşüyor, ya kolu, ya bacağı, ya başı biryerlere çarpıp acıyor, ama
hiç sesi çıkmıyor. "Yapılmaması gerekenler" ya da "dikkat
edilecekler" listesine yeni bir satır daha ekleniyor. Bundan sakın
"çocuklarıyla ilgilenmeyen baba" imajı canlanmasın gözünüzün
önünde. Aksine, ben hayatımda bu kadar ilgili, ama bilinçli ilgili, bir
baba görmedim, bu da bir itiraftır. Her yere, ama gittiği her yere çocuklarını
mutlaka yanında götürüyor. Gümrük işlemleri için girdiğimiz görevlinin
odasına bile... Wadi Halfa'da arabaları taşıyan mavnanın geleceği balonunu
yutmuş, liman binasında mutat beklemelerimizden birindeyiz. Çocuklar birkaç
saattir beklemekten artık kendi kendilerini oyalama sürecini aşmış vaziyetteler.
Rupert hemen cebinden bir kronometre çıkartıp, tek tek çocukları salonunun
içerisinde oluşturduğu bir parkurda koşturarak kronometre tutmaya başladı.
Her bir etaptan sonra parkur şekli ve zorluk derecesi değişiyordu. Bu
şekilde tam 1.5 saat vakit geçirdi çocuklar, eğlenerek. Ve Rupert'in yüzünde
en ufak bir sıkılma emaresi yoktu.
Bir ara "Benim için kesinlikle mümkün değil ama, senin için böyle
bir seyahati yapmak zor olmuyor mu? Hem zor şartlar, hem üç çocuk..."
diye sordum Rupert'e. "Yoo!" dedi. "Bazen örneğin araba
arıza yapıyor. Onunla uğraşırken o kadar bunalıyorum ki, işte o zaman
çocuklara 'hadi oyun oynayalım' diyorum. Biraz oyun oynuyoruz. Kendime
geliyorum. İşe devam ediyorum" dedi. Kendimden utansam mı, yerin
dibine mi geçsem, bilemedim. Ve Rupert, o size heyecanla bahsettiğim Wadi
Halfa-Dongola yolunu, o kırıcı yolu geçti. Arabası -sanırım- iki kere
arıza yapmış ve galiba 4 günde geçmişler. Yanlarında Hollandalı çift de
vardı, onları yalnız bırakmadılar. Çok iyi anlaşmışlardı, özellikle çocuklarla.
Daha sonra -ben değil ama- Chris onları Gonder'de (Etiyopya) gördü, keyifleri
yerindeymiş. Devlet, büyük oğlanın eğitiminin ikinci yılına baba eğitimiyle
devam etmesine müsaade etmediği için Tanzanya'dan sonra Mombasa/Kenya'ya
dönüp Afrika seyahatlerini noktalayacaklardı. Umarım bir yerlerde tekrar
karşılaşırım.

Rupert'in ortancası. Üzerindeki t-shirt'e dikiz... Hemşehrim olur kendisi
Ve Etiyopya'ya hareket
6 Aralık Salı günü sabahı, doğumhane kapısında çocuk bekleyen babalar
gibi Mehmet'in bürosunda TNT'yle gelecek adaptörümü bekliyordum. Saat
dokuz olsun da telefon edeyim, derken TNT'nin arabası yanaştı ve benim
paket geldi. Hartum'da Sony Vaio'nun adaptörünü bulmak hayalden öte birşeydi,
tabii.
Mısır yazılarımı tamamlayıp da gönderince, verilen ev ödevini bitirmiş
birçocuğun rahatlığıyla o akşam rahat bir uyku uyudum. Rahat uykunun bir
sebebi de Mehmet'in mangalda yaptığı özel terbiyeli şiş ve muhteşem salataydı
tabii. Mehmet'in deyimiyle "kağıt ve naylon artıkları"ndan başka
yiyecek birşey bulamayan koyunların eti, ancak sağlam terbiye edilince
yenilecek tat ve kıvama gelebiliyor. O muhteşem şişleri, Türk kebapçısından
özel getirttiği lavaşlara sarıp, yanında Sudan'ın neredeyse nar ekşisi
kıvamındaki limonlarıyla ekşitilmiş salata eşliğinde "doyum ötesi"
dozda yedikten sonra çöken ağırlık, görevini tamamlamanın verdiği rahatlıkla
harmanlanınca uyku melekleri göz kapaklarımdaki görev yerlerine avdet
ettiler.
Ertesi sabah, rahat bir uykunun verdiği zindelikle hazırlanıp, Mehmetler'le
vedalaştıktan sonra, Chris'i almak üzere kaldığı otele yönlendim. Programım,
başta planladığımdan sekiz gün gecikmişti ve artık Chris'inkiyle çakışıyordu.
Sonuçta Gonder'e kadar iyi bir yol arkadaşım var artık.

Mehmet Utlu; can dost.
Yaklaşık 440km uzunluğundaki Gedaref yolu tümüyle asfalt. Sıkıntısız bir
yolculuğa devam ederken Chris Wad Medani'ye gelmeden yolun kenarındaki
restoranlardan birinde Nando'nun (çılgın Katalan) bisikletini görüyor.
Sonradan anlattığına göre de Nando, restorandaki kerevetin üstünde şekerleme
yaparken yarı açık gözüyle gördüğünü önce rüya sanmış, o anda "Yahu
bu Daddy'nin arabası (Nando insanlara lakap takmasını sever, bana da -grubun
en 'yaşlısı' olmam nedeniyle 'Daddy' diyordu)!" deyip yerinden fırlamış.
Yaklaşık 2 saat süren muhabbetimizin ardından Nando'yla vedalaşıp yolumuza
devam ettik. Gedaref'e yaklaşırken tabiat artık Sudan'ın alışılmış "çöl"
görüntüsünden yavaş yavaş kurtulup, Afrika şekil ve renklerine bürünmeye,
yeşillikler hafiften kendini göstermeye başlamıştı. Bu görüntü ertesi
gün Gallabat'a yaklaştıkça, artık iyice "Afrikalı"laşacaktı..
Hava karardıktan sonra girdiğimiz Gedaref'teki bir gecelik zorunlu konaklamamızdan
sonra ertesi gün, sınır kasabası olan Gallabat'ın yolunu tuttuk. Virajlı
ve yer yer kırıcı hale dönüşen taşlık/toprak bir yolla ulaştığımız Gallabat'taki
"son şans barı"nda yakıt ikmalimizi yaptıktan sonra (petrol
ürünleri Etiyopya'da, Sudan'a oranla oldukça pahalı da) pasaport ve gümrük
işlemlerimizi yapmak üzere sınırın yolunu tuttuk. Wadi Halfa'dakinin aksine
son derece hızlı ve sorunsuz bir şekilde tamamlanan pasaport ve gümrük
işlemlerimizden sonra, Sudan'la Etyopya sınırını bu noktada geçen Atbara
Nehri'nin üzerindeki köprüyü aştık. Artık Etiyopya'dayız.
Sudan notlarını tamamlamadan, size Sudan'ın tarihindeki iki sömürge döneminden
kısaca bahsetmek istiyorum.
Daha önce belirttiğim gibi, Sudan'ın ilk sömürge dönemi Osmanlılar zamanına
dayanıyor. Aslında bu dönemin, gerçek bir Osmanlı sömürgesi olarak görülmesi
biraz zor (Mısır'ın kendine özel özerk yapısı ve bunun ötesinde Kavalalı
Mehmet Ali Paşa'nın İstanbul merkeziyetçiliğinden azade, başına buyruk
politikası nedeniyle). Mehmet Ali Paşa'nın Memlûkluları Nil'in güneyine
sürmesi ve daha sonra Funj Kralı (kaynaklar bunu 'Funj mek'i olarak belitiyor,
Funj'lar Arap ve Müslüman olmayan bir halktan, tahminen güney Nil ya da
Etiyopya taraflarından 16. yüzyılda başlamış bir krallık) VI. Badi'ye
bir mesaj gönderip Melûkluları çekildikleri Dongola'dan kovalamasını istemesine
olumlu bir yanıt alamamasının ardından, başında oğlu İsmail ile Bedeviler,
Magripliler, Araplar ve Arnavutlar'dan (ki bilindiği gibi Mehmet Ali Paşa
da Arnavut'tur) oluşan 4,000 kişilik bir birlik, "fırsattan istifade"
etmek isteyen bir avuç Avrupalı ile birlikte önce Memlûklular'ı dağıtıp,
arkasından da Funj'u istila ediyor. Amaç aslen, büyük bir köle kaynağı
olan Sudan'ın bu rantından menfaat elde etmek. İstilanın ardından, bu
işten hoşlanmayan Araplar'ın başlandığı ayaklanma ancak, reformist Ali
Hurşit Ağa'nın vali olarak atanmasıyla yatıştırılabiliyor. Vergileri azaltan,
genel af ilan eden, el konulan toprakları sahiplerine iade eden ve köle
ticaretindeki devlet tekelini ortadan kaldıran Ali Hurşit Ağa'nın reformları
ardından, 1839 yılında Beyaz Nil'in de buharlı gemi seferlerine açılmasıyla
birlikte Osmanlı kimliğindeki Mısır tahakkümü şimdiki Juba'nın (yakında
Güney Sudan'ın başkenti olarak ilan edilecek) bulunduğu yere kadar ulaşıyor.
Mehmet Ali Paşa'nın torunu, Viyana eğitimli Hıdiv İsmail'in Mısır valiliği
(ya da Hıdiv'liği) görevini devralmasının ardından Mısır'ın sınırlarını
orta Afrika'ya kadar genişletme isteği ve bunu gerçekleştirmek için Sir
Samule Baker'ı kullanması, başarısız olunca da yerine "Çin Kaplanı"
lakaplı kahraman Charles "Chinese" Gordon'u ataması... Sonuçta
"gerdeğe girmenin adabını" bilmeden yapılan işler ve Mehdi'nin
(esas adıyla Muhammed Ahmed, bir çobanın oğlu), Gordon'un trajik sonuyla
noktalanan isyanı... İşte Osmanlı -ya da Sudan tarihinde bilinen adıyla
Turkiya- dönemi böyle noktalanıyor.
Sudan'ın ikinci sömürge dönemi ise, Mısır'da Hıdiv İsmail'in ölçüsüz harcamaları
sonucu borçlandığı İngiltere'ye ülkeyi kaptırmasının ardından General
Kitchener (hani şu Wadi Halfa'dan başlayan tren yolu inşaatıyla zafere
ulaşan general), Omdurman yakınlarında Mehdi'nin ordusuna 1898 yılında
yaklaşık 10,000 kayıp verdirerek bozguna uğratıyor ve Sudan'da Mısır kaynaklı
İngiliz dönemi başlıyor. İngiltere endüstrisine hammadde kaynağı olarak
kullanılan Sudan, bu sayede yeniş demir madenlerinin açılması ve geniş
bir alanda makineli pamuk tarımının başlaması gibi kazançlar da sağlıyor.
İngiliz tahakkümü 956 yılında bağımsız Sudan Cumhuriyeti kurulup, Mısır
ve İngiliz bayrakları indirilene kadar sürüyor.
<
Sayfa 1
|