SUDAN Sayfa 2 >
1


Güncelleme tarihi : 11.12.2005
Yer : Axum/Etiyopya
Gün : 57
Yapılan yol : 9,890km

Sevgili dostlar,

Hepinizin farkettiği gibi bir süredir yazılarımda gecikmeler oluyor. Seyahatimin Mısır'dan sonraki kısmındaki zorlu geçen bir dönem ve bunu takibeden bazı teknik problemler nedeniyle hem bilgisayarımdaki kayıtlara (yazı ve fotoğraflar) ulaşamamam, bu problemlerden dolayı kaybettiğim zaman yüzünden programımın son kısımlarını öngördüğümden daha kısa bir zaman aralığına sığdırmak zorunda kalmam; beni, yazılarıma gereken zamanı ayırıp, özeni göstermekten alıkoydu. Sonuç, aceleyle yazılmış son Mısır güncellememde -sizlerin de farkettiğini tahmin ettiğim- bariz hatalar oluştu: Gerek gramer ve dizgi, gerekse anlatım/üslup hataları...

Bundan sonraki yazılarımda kaliteyi düşüren bu tür hataları tekrarlamak istemediğim için, Sudan yazımı ve önceden bahsettiğim o "zorlu ve nefes kesici" hikayelerimi aceleye getirmek istemiyorum.
Ayrıca, şu anda bulundugum Etiyopya'da internet olanaklarının cok kısıtlı (az sayıda yerde ve çok yavaş erişim) olmasi; beni, yazılarımı ancak fotoğrafsız olarak uydu telefonum aracılığıyla göndermek zorunda bırakacak. Bu en azından, şu anda okumaya başlamış olduğunuz ilk Sudan güncellemem için böyle olmak zorunda. Fotoğraflar mecburen daha sonra, uygun internet ortamı bulduğum zaman tamamlanacak.

İstemeden olusan bu aksakliklar için ozur diliyorum. Umarım, bu gecikmeler sizleri, sayfamı izlemekten sogutmamistir ve bundan sonra da sogutmayacaktir. Aslında, son zamanlarda sizlerden gelen mesajlardaki azalma, bu gecikmelerin, siteme başlarda gösterilen ilginin azalmasına sebep olduğunu gösteriyor. Ama unutmayın ki bu seyahatte benim moral besin kaynaklarımın en önemlilerinden biri de bu mesajlar. İlginizi eksik etmeyin.


Asswan-Wadi Halfa Feribot Yolculuğu

Son olarak feribota binmiş ve üst güvertede kendimize gece oturmalık yer ayarlamıştık. Ama bu tekne yolculuğunun sonrasına geçmeden önce, seyahatimin, beni en çok kaygılandıran iki aşamasından ilki olan bu feribot yolculuğunun biniş kısmına geri dönmek istiyorum.
Bahsetmiş olduğum kabordadan (biz askerdeyken -yanılmıyorsam- bu ismi kullanıyorduk ama, denizcilik ve gemiciliğe aşina olanlar -varsa- yanlışımı düzeltsinler) içeri girebilmek bir meseleydi. Bir yandan dışarıdan içeriye girmeye çalışan yolcular ve yük taşıyan hamallar, bir yandan içeriden dışarıya çıkmaya çalışan boş hamallar, bir yandan da içerinin kalabalığı azalmadan içeriye kimseyi almamaya çalışan görevliler, tek kişinin ancak geçebileceği bu kapının ağzında düğüm olmuş vaziyetteyken, cebir yoluyla kendimizi içeriye attığımızda ayağımın teknenin tabanındaki çamura, dolayısıyla da Afrika'ya bastığını farkettim. Afrika'ya hoşgeldik!

Size, Mısır'a ayak bastığım Nuweiba Limanı'nda -aslında- Afrika'ya da ayak bastığımı söylemedim. Her nekadar coğrafi ve politik olarak Afrika kıtası sayılıyorduysa da, Sina Yarımadası'na ulaştığım andan itibaren kendimi Afrika'ya gelmiş gibi hissetmedim. Bunun yanılsamanın doğal olduğunu, Mısırlılar'la seyahatim hakkında konuşurken onların "Ne! Afrika'ya mı gidiyorsun?" tepkilerinden de anlayabiliyordum.
Dışarının yoğun öğle güneşi ışığından kısılmış gözbebekleri ile içerinin karanlığında birşey görmek pek mümkün olmadığı için, el ve ayak yordamıyla, yerdeki çamurdan kaymamaya özen göstererek yolumuzu bulmaya çalıştık. Ayaklarımla yukarıya çıkan merdiven basamaklarını yoklayarak üst kata vardım. Birinci mevki kamaralarının olduğu koridora daldığımızda izdihamdan bir parça kurtulmuştuk.
İlk kontrolu birinci mevki tuvaletlerinde yaptım. Sonuç "beklediğim kadar" moral bozucu. Diğer hayal kırıklığı da kamaranın kapısı, anahtarı yok. Görevliye sorduğumda, "Herkes gemiden ayrılırken anahtarı cebine koyup gidiyor. Hiç anahtar kalmadı." Yanıtını alıyorum. Bu da eşyaları bırakamayacağımızı mı gösteriyor acaba? Allahtan Chris'te kilitli zincir var da sırt çantalarımızı bağlayabileceğiz. Nekadar faydası sokunacak, göreceğiz. Eşyalarımızı "emniyet"e aldıktan sonra üst güverteye, Nando'nun (Katalan bisikletçi) yanına çıktık.

Burada size bir parça "dünyayı dolaşan insanlar"dan bahsetmek istiyorum, yeri gelmişken. Neden "yeri gelmişken" diyorum? Asswan-Wadi Halfa geçişi bir bir huni ağızı gibi. Karadan Doğu Afrika yolculuğu yapan ve rotası -genellikle herkesçe tercih edilen- Mısır-Sudan geçişini takip eden o hafta içerisindeki herkes aynı feribotla seyahat etmek zorunda ve böylece buluşma ve tanışma imkanı buluyorlar. Ben, seyahate başladıktan sonra -Chris dışında- ilk defa kıta aşırı karadan seyahat eden insanlarla karşılaştım. Bu insanların çoğu benim geçtiğim güzergahtan geçmişler ve aynı şehirleri görmüşlerdi ama hiçbir zaman rastlaşmadık; değişik otellerde kaldığımızdan, değişik günlerde geçtiğimizden v.s. Halbuki, şimdi hepimiz aynı feribottayız. Bu insanların arasında o kadar ilginçleri var ki, benim seyahatime "çılgınlık" olarak bakanların bu kişilerin yaptıklarını nasıl adlandıracaklarını tahmin edemiyorum. Ben ki bu tür seyahatlerle ilgili 1.5 yıldır araştırma yapıyorum ve sıradışı seyahlerin hikayelerine aşina olduğumu sanıyorum, tanıştığım insanların ya da anlattıkları diğer bazı kişilerin seyahat hikayeleri beni bile hayrete düşürüyor. Bu feribot yolculuğu sayesinde tanıdığım en ilginç örnek Nando'nunkiydi. 10 yıl boyunca dünyayı bir bisiklet sırtında dolaşmak cesaret ve azmin çok ötesinde vasıflar gerektiren bir disiplin. Bu arada size önceki yazımda Nando'nun yaşını söylemeyi unuttuğumu farkettim : 45. Yine, tanıştığım bir başka adam, bir İtalyan da, yalnızca kara ve deniz yoluyla, toplu taşım vasıtaları ya da otostopla aralıksız 24 ay boyunca dünyayı dolaşıyordu ve seyahatinin bitmesine 7 ay kalmıştı. Gecenin ilerleyen saatlerinde evini ve ailesini artık çok özlediğini itiraf ederken, karanlığın gölgesinden istifade bir-iki damlayı gözlerinden yuvarladığını hissettim. Bir başka ilginç örnek, -herhalde- 60'larını sürmekte olan bir karı-koca idi. Sahip oldukları herşeyi elden çıkarıp dünyayı dolaşmaya başlamışlardı, hiçbir zaman limiti koymadan. Chris ve Nando'yla konuşurken Chris bunun bir yaşam tarzı olduğunu söyledi; bir seçim, bir tercih meselesi. Yerleşik, dost ve yakınlarıyla birlikte, alışık olduğu çevrede bir yaşantıya karşın sürekli hareket halinde ve yeni yerler, yeni insanlar tanıyarak yaşamak. Geleceğini garanti altına almak için stresli bir iş yaşamı mı, yaşlılığını umursamadan günü yaşamaya bakmak mı? Yalnızca bir "keşfetme" dürtüsü mü, yoksa amacını -belki- kendisinin de bilemediği bir "arayış" mı? Bulundukları toplumlarda sosyal ilişkilerin zayıflığı mı onları yeni insanları ve medeniyetleri tanımaya, -belki- eksikliğini duydukları ilişkileri aramaya itiyor? Bilemiyorum. Diyeceksiniz ki, "Peki, senin sebebin neydi?". Bunun bir kısmını, sayfamın hazırlanışında anlatmıştım. Ama, esas "analizi, seyahatin sonunda, takkeyi önüme koyup düşünerek yapacağım ve tamamını da sizinle paylaşacağım. İşte ondan sonra, bazılarınızın beklediği bir "Forum Sayfası" da yayıma girecek. Eh, o zaman; "Hodri meydan!".

Peki nasıl hayatlarını sürdürüyorlar? Bir kere, gelecek kaygılarını kafalarından tümüyle atmışlar. Emekliliklerinde ne yapacaklarına ilişkin herhangi bir planları ve -ilginci- kaygıları yok. Seyahatlerini sürdürebilmek için gereken parayı ise -bittiğinde- bulundukları ülkede herhangi bir geçici iş bulup çalışarak kazanıyorlar. "Gereken para"dan kasıt ise günlük $10.00-15.00 cıvarında. Örneğin Nando'nun günlük harcama limiti EUR10.00.

Akşam yemeğimizi, geminin yemekhanesinde yemek üzere aşağıya indik. Yaklaşık 1.5 saatlik bir bekleyişten sonra çorba, fûl ve salatadan oluşan yemeğimizi yedik, Sudan usulü. Fûl Sudanlılar'ın vazgeçilmez yemeği. Baklayı özel bir kabın içinde odun ateşinde pişiriyorlar. Daha sonra bunu soğan ve domatesle birlikte "şişe dibiyle" ezip (tadı öyle çıkıyor herhalde, her yerde meşrubat şişesi dibiyle eziyorlar) servis yapılıyor. Yerken de ekmekle ve elle yenilecek; ama unutmayın, sağ elle.
Gece muhabbetimiz yıldız aydınlığında geç saatlere kadar sürdü. Kamaraya döndükten sonra açık lumbozdan gelen suyun sesiyle -kısa da olsa- huzur içinde uyumuşum.

Ertesi gün saat 12:30 cıvarında Wadi Halfa limanına vardık. Pasaport ve gümrük işlemlerimiz sırasında Kemal Hassan Osman karşıladı bizi. Toplam 7 araba ve 1 motorsiklet olduğumuzu duyunca ağzı kulaklarına vardı tabii. Kemal Hassan, arabalı gezginlerin gümrük işlemlerine "belirsiz" bir ücret karşılığı yardımcı oluyor. Gümrükten geçip yaklaşık 2km uzaklıktaki köye yürüyerek vardık. Köyde üç tane otel var. Kemal Hassan tarafından önerilen Nil Hotel, bizim kaldığımız Deffintoad Hotel ve bir üçüncüsü. Bunların her üçü de birbirinin aynısı; bir avluya bakan, duvarları kerpiç, yanyana dizilmiş odalardan (ya da bölmelerden) oluşuyor. Odaların içerisinde ipli karyolalar ve -şanslıysanız- üzerinde birer şilte var. Yer çoğunlukla toprak, lüks olanlarında ise beton. Tuvalet ve duş dışarıda ve ortak. Su ise taşıyarak. Odalar 3 ya da 4 kişilik. Eğer 3 kişiden az iseniz ya odanın hepsini ödemek, ya da odayı sizinle paylaşacak yeni bir dostla tanışmaya hazır olmak zorundasınız. Biz (Chris, Nando ve ben) üç kişilik bir odaya eşyalarımız ve Nando'nun bisikletiyle birlikte sığıştık.


Wadi Halfa Hotel Deffintoad

Wadi Halfa, Yüksek Asswan Barajı yapılmadan önce, şu anda bulunduğu yerden yaklaşık 63km kuzeyde, o zamanki Nil'in kıyısında, halkı tarımla uğraşan, yeşillikler içerisinde güzel bir yerleşimmiş. Asswan baraj gölünün dolmaya başlamasıyla, otuza yakın köyle birlikte sulara gömülmüş. Bunların hepsi Nübye (Nubian) köyü. Evleri Asswan suları altında kalan Nübyeliler de değişik bölgelere yerleştirilmişler. Sudan sınırları içerisindeki Nübyeliler, bu konuda Mısır'daki ırkdaşları kadar şaslı olamamışlar maalesef. Wadi Halfa'nın, şu anda bulunduğu yerleşimde kalmakta ısrar eden az sayıdaki yerlisi dışındakiler, ülkenin doğusunda bulunan Kassala şehri yakınında, Atbara Nehri kıyısına yerleştirilmişler. Ancak, Wadi Halfa'lıların yaşantıları burada da bir baraj tarafından altüst edilmiş. Bu kez de, yakındaki Atbara Barajının sebep olduğu erozyon, sahip oldukları verimli toprakları alıp götürmüş. 1897 yılında İngiliz Komutan Kitchener tarafından Sudan'ı işgal etme planının bir parçası ve en temel gereği olarak devreye sokulan Hartum demiryolu projesinin başlangıç noktasını oluşturan, bu nedenle kısa zamanda gelişen ve modernleşen Wadi Halfa, demiryolunun inşaası için eğitilen ve yetiştirilen nufusuyla birlikte Asswan Barajı'ndan sonra dağılmış, yok olmuş ve yerinde şimdiki ufak, haftada bir Mısır'dan gelecek feribottan sebepleneceği ile ayakta durmaya çalışan bir köy kalmış.

Wadi Halfa'nın ufak, ufak olması nedeniyle de daha samimi atmosferi, sıcak kanlı Sudanlılar'ın yakınlığı, bizlere, aracımızın gelmesi için beklemek zorunda kaldığımız üç gün boyunca keyifli anlar yaşattı. Her ne kadar ben hergün "Mavna geliyormuş!" söylentilerine kanıp birkaç saatimi limanda geçirmek zorunda kaldıysam da, kalan zamanlarda Chris ve Nando ile birlikte kâh yakındaki bir Nübye köyüne gidip köylülere misafir olduk, çocukların okullarını ziyaret ettik, kâh Wadi Halfa'nın -Sudan'da pek popüler olan- çaycı kızlarının ağdalı ve aromalı çaylarını içerken Halfalılarla sohbet ettik.

Fûllerimiz hazır, servis edilmeyi bekliyor Wadi Halfanın çaycı kızlarından Selma

Salı günü ulaştığımız Wadi Halfa'da ertesi gün yakındaki bir köye yürüyerek gittik. Her Sudanlı'dan gördüğümüz sıcak yakınlığı burada da yaşıyoruz. Genellikle feribot telaşıyla kasabadan çıkmayan turistlerden pek nasibini almamış köy, kendilerini ziyarete gelen "beyaz adamlar"ı karşılarında görünce önce ürkek bakışlarla kapı aralarından süzüp, yavaş yavaş utangaçlıklarını attıkça çevremize üşüşmeye başladılar. Evine çay içmeye davet edenlerin ricalarını kıramayıp, yanımızda getirdiğimiz bisküvilerimizle konukları olduk.


Halfalı küçükler


Halfalı gençler

Gençlerden biri bizi köyün ilkokuluna götürdü. Okulun müdürü, öğretmenleriyle tek tek tanıştırdıktan sonra sınıfları gezdirdi. Kız ve erkek öğrenciler -sınıf nüfuslarına göre- ya ayrı sınıflarda ya da aynı sınıfta iki ayrı bölümde oturuyorlar. Müdür bize okul ve dersler hakkında bilgi verdikten sonra kapıya kadar gelip uğurladı.


İlkokulda öğrenciler. Biraz ürkek, biraz meraklı..


Müdür. Okulu, öğretmenleri ve öğrecileriyle gurur duyduğu belli oluyor

Perşembe günü, arabaları taşıyan mavnanın öğle saatlerinde limana yanaşacağı söylendi. Saat 13:00'te limanda olacak şekilde yola çıktıktan bir süre sonra Henrik (mavnada seyahati tercih edenlerden İsveçli olanı) uydu telefonumdan beni arayıp yanaştıklarını söyledi. Saat 13:30'da arabaları indirmekle başlayan işlemler, saat 18:00'de ancak bitebildi. O saatten sonra yola çıkmanın pek akıllıca olmayacağını bildiğimiz için, ertesi gün erken saatte hareket etmek üzere son gecenin tadını çıkarmaya kara verdik. Keyifli bir yemek ve çay sohbeti ardından konforlu otelimizde geçireceğimiz son gece için odamıza kapandık.

Wadi Halfa-Hartum macerası
Ertesi sabah (25 Kasım Cuma) saat 07:30 sıralarında kahvaltımızı yolda yapmak üzere hareket ettik. Nando, Gondola'ya kadar olan 400km'lik yolu kendisine -hayati tehlikeye dahi sebep olabilecek derecede- bir işkenceye dönüştürmemek için bizimle gelmek istedi. Ben de üçüncü "yedek klübesi" koltuğunu onun için hazırladım. Bisikletini tepeye, iki yedek lastiğin üzerine emniyetli bir şekilde bağlayıp, diğer çantalarını da arabanın arka bölümüne yerleştirdik. Bir Land Rover Defender 110 bundan daha fazla doldurulamazdı herhalde. İçerideki hacmin tamamına yakını doluydu neredeyse.

Halfa'dan fazla uzaklaşmadan verdiğimiz kısa süreli bir kahvaltı molasından sonra, Wadi Halfa-Dongola arasındaki dillere destan 400km uzunluğundaki yola koyulduk. Yolu iki günde tamamlamayı düşünüyoruz. İlk gece konaklama hedefimiz, 400km'lik yolun tam ortasında yer alan Abri.

Wadi Halfa-Dongola arasındaki bu yol, kırıcılığı ile Afrika gezginlerinin korkulu rüyası olmuştur, her zaman. Tümüyle çöl olan güzergahta zaman zaman çölü yırtarak yükselen kayalıkların etrafını da dolaşarak geçen yolun stabilize kaplaması, üzerinde seyahat eden kamyon ve kamyon-otobüslerin tekerleklerinin oluşturduğu darbelerle dalgalı ya da ondüle bir şekle dönüşmüş. İngilizce'de corrugate olarak tanımlanan bu yapı, arabanın ve içindekilerin hertürlü eklemlerini gevşetmek, arabaların tüm süspansiyon ve direksiyon sistemini kırmak ve dağıtmak için birebirdir. Daha yeni oluşmaya başladığı aşamalarda, belli bir hızı (50-60km/h gibi) yakaladığınızda; bir başka deyişle süspansiyon sisteminizin doğal vibrasyonu ile aynı frekansta olunca kendini fazla hissettirmez. Ama zamanla ondüle oyukları derinleşmeye, tepeleri de sivrilmeye başladı mı artık ne hız olursa olsun tüm aracınız ve siz yolu tüm "benliğinizle" hissetmeye başlarsınız. İşte 400km'lik Wadi Halfa-Dongola yolunun tamamı bu şekilde ileri derecede ondüle bir halde. Bu nedenle, hem sürekli belli bir hızın altında (10-15km/h) seyahat etmeye çalışmalı, hem de darbelerin araca fazla zarar vermemesi için lastik havalarını bir parça indirerek darbelerin kısmen lastikte absorbe edilmesini sağlamalısınız. Bu da tabii lastiklerinizin yoldaki sivri taşlar tarafından kesilme riskini arttıracaktır; özellikle benim gibi "taş gibi lastik" seçmemiş olanların.


Yolu mahveden kamyon/otobüsler (Photo by Chris White)

Bunun dışında, çölün müsait olduğu yerlerde çöle çıkıp kumun yumuşaklığından yararlanarak hızı arttırma şansını da kullanabilirsiniz; tabii yolunuzu kaybetmemek kaydıyla. Ancak, Chris ve Nando ve onların eşyaları ile en az 250kg daha ağırlaşan ve lastikleri de kum için uygun olmayan arabamla buna ne kadar kalkışmalıyım? Yanımda iki kişinin de var olmasından cesaret alıp arabayı yolun kıyısında başlayan kum çölüne doğru sürüyorum. Önce momentumu düşürmemek için hızla girdiğim kumda, kumun arasında kaybolmuş bir kaç taş ve kaya parçasının ağır darbelerini hep beraber "içimizde" hissettikten sonra yavaşlamaya karar verdim. Zaman zaman pudra kıvamında incelen kum, arabayla girdiğinizde bir bulut gibi tüm aracı sarıyor ve hiçbir şey görmez oluveriyorsunuz. Kum bazen o kadar yumuşak ve derin oluyor ki, tekerlekler aracın karnını sürüklemekte zorlanıyor. Ama, bu kadar ağırlığa ve lastiklerin uygun olmamasına (hoş havaları biraz inikti ama) rağmen ciddi olarak saplanma tehlikesi yaşamadık. Bir iki saplanma emaresinde de, takviye şanjmanını devreye sokarak atlattık. Land Rover'im her seferinde kendini söküp çıkarmayı başardı. Gurur duydum açıkçası. Tabii benim sürüş yeteneklerim de biraz yardımcı oldu :)

Esas yolun yaklaşık 2km doğusunda, kumda seyrederken, yol üzerinde durmuş bir araç farkettim. Dürbünle bakınca, bunun, yolun başlangıcında bizi hızla geçen Henrikler (İsveçli çocuklar) olduğunu anladık. Yola kavuşup, geri döndük, durumlarını öğrenmek için. Sürrat felakettir biliyorsunuz. O yolda hızlı gidince aracın yedek yakıt deposu yerinden kurtulmuş, bağlamaya çalışıyorlardı. Birazdan, gruptan diğerleri de yetişti. Kısa bir mola sonunda tekrar yola koyulduktan bir süre sonra diğerleri yine gözden kaybolup gittiler.


Grup, Henrikler'in tamiratını bekliyor

İlk gün dokuz saat aralıksız bata-çıka süren kırıcı bir mücadele ardından Abri'ye vardığımızda güneşin batmasına yaklaşık bir saat kalmıştı. Aceleyle ekmek ve bir-iki taze yiyecek alıp kendimizi köyün dışında kamp yapacak bir mekan bulduk. Yemekler Nando'nun görevi. Ben ise ana yemek malzemeleri ile gerekli aletleri temin ettikten sonra elime soğuk bir içecek tutuşturulup oturtuluyorum.

Yemekten sonraki muhabettimizin bir kısmını uyku tulumlarımızda ve milyonlarca yıldızı seyrederken yaptık. Sabah günün ilk ışıkları ile uyandığımızda Nando çay/kahve için suyu kaynatmaya hazırlanıyordu bile.


Günün ilk ışıkları ile Nando su kaynatmaya başlamıştı bile

Gondola'ya kadar olan yol da yine ilk günkünü aratmayacak derecede kırıcı ve yorucuydu. Tek değişiklik, Argo'da Nil'in doğu kıyısından batı kıyısına yaptığımız yaklaşık bir saat süren "feribot" yolculuğuydu. Toplam 3 araba taşıyabilen bu feribotçukla (İngilizce'deki adına benzeterek burada "panton" diyorlar) yaptığımız seyahat, yorucu araba yolculuğunun arasında biraz "serinletici" etki yarattı tabii.


"Panton"la Nil'i geçiyoruz.

Dongola'ya vardığımızda diğer gruptan ulaşabilenlerin de kaldığı Lord Hotel bizi bekliyordu. Hollandalı "babamız" Luc, herzamanki "hamilik" görevini üstlenip bizi arabasının peşine takarak polis karakoluna götürdü. Sudan'da konaklayacağınız şehirlerde mutlaka polise kayıt olmanız gerekiyor. Bu işlem olmadan otel sizi kabul etmiyor. Bunu, Hartum'daki büyük ve lüks oteller (Hilton, Meridien gibi) sizin adınıza kendileri yapıyorlar ama, küçük oteller sizden bekliyor. Ama eğer kamp yapıyorsanız, buna gerek kalmıyor tabii. Otele yerleşir yerleşmez ilk yaptığımız duş almak oluyor. Benim altıncı günüm, duş almayalı. Öncekilerin üzerine, son iki günlük terle birlikte vücudumuza yapışan toz tabakası, kolumuzu bacağımızı hareket ettirdiğimizde kabuk halinde dökülüyordu artık. Tabii temizlemesi de zor oldu.

Akşam fûl ve felafel ile doyurucu bir yemekten sonra otelimize dönüyoruz. Ertesi gün, başkente kadarki yolun üçüncü ve son etabı başlayacak.

27 Kasım Pazar: Bugün Nando bizden ayrılıyor. Artık kendi başına pedal çevirmeye başlayacak, yeniden. Kısa bir kahvaltıdan sonra Nando ile vedalaşıp yola koyuluyoruz. Bu yol, Dongola'dan itibaren yaklaşık 50km asfalt, daha sonra 80-00km cıvarında stabilize ve sonrasında da Hartum'a kadar tümüyle asfalt görünüyor. Gerçekten de Hartum'a kadar olan 567km'nin son 150km'sine kadar söylendiği gibi geldik. Ancak son kısım hiç de hesapta olmayan bir şekilde asfaltlanmıştı. Asfalt yaparken arada delikler bırakmışlar. Ya da onlar delik bırakmamış ama kendisi delinmiş. Ama delikleri öyle iğne deliği sanmayın sakın. Bazıları tekerleği, bazıları ise tüm arabayı yutacak büyüklükte. Derinlikleri zaman zaman 20-30cm bulduğu için girmemek zorundasınız. Bazen tek tük, bazen de sürü halinde geliyorlar. Kolayı var, yol kenarındaki kum pistlere inmek. Zaten arabanın içi bir parmak kalınlığında tozla kaplanmış vaziyette, ama dik duran bir parmak...

Üç gün arka arkaya süren yorucu ve kırıcı yolculuktan sonra nihayet saat 21:00 sıralarında Hartum'a varıyoruz. Kayıt için polis karakoluna gittiğimizde kapalı olduğunu öğreniyoruz. Önceden kararlaştırdığımız oteli bulmamız zor olmuyor. Otelden, kayıt için bir günlük izin rica edip yerleşiyoruz. Kayıt işlemi yarın.

Hartum ve "Kara Pazartesi"
Ertesi sabah ilk işimiz kayıt için merkez karakoluna gitmek. Arabayla gitmek istiyorum, niyeyse. Halbuki, sonradan mesafenin çok da fazla olmadığını -iş işten geçtikten sonra- öğreniyorum. Boğucu bir sıcak var ve trafik çok sıkışık. Allahtan, burada Mısır'da olduğu gibi korna kullanılmıyor. İki gündür doğru dürüst uyku uyumamış olmanın ve üç gün süren yorgunluğun verdiği bir moralsizlik ve bitkinlik var. Nedense kendimi birden çok güçsüz hissediyorum. Arabayı parkedip, yürüyerek gitmek istiyor canım, zaten -GPS'in de söylediğine göre- iki adım yolumuz kalmış. Etrafı kolaçan ediyorum; kavşakta ağır makineli tüfeklerini kurmuş askerler bekliyor, hemen ötesinde solda (tek yönlü bir caddedeyiz) Enformasyon Bakanlığı tabelasını görüyorum, karşısında da bol korumalı bir başka devlet binası. Arabayı, diğer parketmiş iki arabanın arkasına, Enformasyon Bakanlığı'nın kapısının tam önüne park ediyorum. Chris'e de, araba kullanacak halimin olmadığını söylüyorum. Arabadan iniyoruz. Herşey arabada: GPS yerine takılı, fotoğraf çantam iki koltuğun hemen arkasında, bilgisayar, uydu telefonu, aracın triptik belgeleri ve birkaç ıvır zıvırla not defterim ve Mısır rehber kitabımın olduğu evrak çantamı da kendi koltuğumun önüne, yere ters olarak bırakıyorum.

Polis merkezine gidiyoruz, öğle tatilindeler. Birşeyler atıştırmak ve mesajlarımızı kontrol etmek üzere çarşıya doğru yürüyoruz, araba ise parkettiğimiz yerde. Yaklaşık bir saat sonra kayıt işlemi için geri dönüyoruz. Benim pasaportum yanımda ama fotoğraf almayı unutmuşum. Yol köşesinde Chris'ten ayrılıp arabaya doğru yürüyorum. Benim tarafımdaki camda bir gariplik var. Rengi değişmiş, ortası boş... Ne olduğuna anlam veremiyorum başta, daha doğrusu konduramıyorum bir türlü. Neden sonra aklım başıma geliyor, cam kırılmış! Hemen içeriye bakıyorum. GPS yerinde, fotoğraf çantam da... Peki başka? Evrak çantamın yerinde yeller esiyor. Gerçekliğini idrak edene kadar geçen sürede yaptığım garip hareketlerden olsa gerek, o ana kadar camı kırık görüp de ilgilenmeyen insanlar, etrafıma doluşmaya başladılar. Evrak çantamın içinde neler olduğunu hatırlamaya başladığımda, ne büyük bir zarara uğramış olduğumun da farkına varıyordum.

- İstanbul'dan ayrıldığımdan beri çektiğim 1,500'e yakın kare fotoğraf,

- Yazdığım tüm yazılar,

- GPS'imdeki bilgileri "indirebilmek" için gerekli program,

- Bundan sonraki seyahat için kullanacağım tüm GPS haritalarım,

- MP3 çalarımın bundan sonraki şarjı,

- Bundan sonraki yazılarımı yazmak ve fotoğraflarımı indirmek için bilgisayarım,

- Aracı Sudan'dan yurtdışı etmek için ve diğer ülkelere girip çıkarken kullanmak için triptik belgem,

- GSM telefonumun çalışmadığı yerlerde iletişim sağlamak için kullandığım uydu telefonum.

Bütün bunları yitirmiştim ve bazılarını (fotoğraflar örneğin) yerine koymak mümkün değildi. Çıldırmış gibiydim. Etrafımdakilere bağırıyordum, kavşakta bekleyen ve benim bağırışlarıma gelen askere -gözlerinin önünde olan hırsızlığa kayıtsız kaldıkları için- hakaretler yağdırıyordum... Sonradan ressam olduğunu öğrendiğim bir adam beni sakinleştirmeye çalışıp arabasına aldı, askerlerden birini de benim aracın başına dikti ve polis karakolunun yolunu tuttuk.


Arabamı bu halde görünce önce bir süre inanamadım (Photo by Chris White)

Karakolda çeşitli rütbede polislere defalarca kim olduğumu, nereden geldiğimi, pasaport bilgilerimi, mesleğimi, Sudan'a neden geldiğimi, olayın nasıl olduğunu ve benzeri bir sürü bilgileri anlattıktan, onlar da bunları not aldıktan sonra artık son görevlide sabrım taştı. Arabamın camının kırık olarak orada durduğunu, içinden bir şey daha kaybolduğu taktirde sorumlusu olacaklarını, bu durumda da gerekirse bakan dahil her türlü yere şikayet etmekten de çekinmeyeceğimi -biraz sert bir şekilde- söyledim. Bir de -yaradana sığınıp- bu seyahatimle ilgili Türkiye'de bir dergiye yazı yazıyor olduğumu ve hırsızlık olayı ve ardından kendilerinin bu sorumsuz davranışlarını yazımda belirteceğimi, bunun da Sudan açısından pek hoş olmayacağını ekledim. Bu son söylediklerimle biraz dikkatlerini çekti sanırım. İçlerinde en rütbeli olanı (3 yıldızı vardı, o nedenle artık Yüzbaşı diyeceğim) beni sakinleştirmeye çalışıp, yanıma bir adam vererek arabamı almak üzere göndereceğini söyledi. Biz arabanın başına geldiğimizde Chris kenadaki duvara oturmuş, şaşkın gözlerle bana bakıp ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Yaklaşık bir saat önce geldiğini ve geldiğinde aracın başında kimse olmadığını söyledi. Buyrun bakalım! Gözünün önündeki hırsızlığa kayıtsız kalan askeri, arabanın başına dikersen olacağı budur işte. Arabanın içinda başka eksik olup olmadığına baktım. Öyle ya! Fotoğraf çantam, GPS'im ve daha neler neler... Ben karakola gittikten sonra bunlar da birileriyle birlikte gidebilirdi. Neyse ki, bugün başka eksilen yok. Arabaya atladık ve yeniden polis merkezine döndük. Son olarak Yüzbaşı Ali Kemal de (adaş çıkınca da işe yarıyor) ifademi aldıktan sonra hırsızları yakalayacakları ve çalınanların hepsini bulacakları konusunda bana söz verdi (!). Bu arada, yardım istemek için Türk Büyükelçiliği'ni aradığımda bana Büyükelçi'nin yerinde olmadığını, ertesi gün aramam gerektiğini söylediler, başıma gelen olayı anlatmış olmama rağmen. Her neyse...

Polis merkezinden ayrıldıktan sonra neleri nasıl yerine koyabileceğimi düşünmeye başladım. Hepsi bir yana, aracın triptik belgesi büyük sorundu ve aracı ülkeye soktuğumu ispat edebilecek ondan başka hiçbir belgem yoktu elimde. Bu durumda Sudan'dan nasıl çıkaracaktım? Hadi çıkardık diyelim, diğer ülkelere sokabilmek için triptik belgem yoktu. Büyük bir çöküntü içinde otele döndüm. Arbayı,otelin camekanının hemen önüne ve kırık camından içeriye ulaşamayacakları şekilde duvara yanaştırıp parkettim. Bu arada Türkiye'yi, şirketi arayıp, Gülşah Hanım'dan (şirketimizin sekreteri) uydu telefonumu geçici olarak kapattırmasını ve kaybolan/çalınan triptik belgeleri yerine yenisinin çıkarılması prosedürünü öğrenmesini rica ettim.

Akşam, bir önceki gece yemek yediğimiz restoranın sahibi olan ve tipi ve konuşmasından oranın "yeraltı"sıyla yakınlığı olabileceğini tahmin ettiğim İbrahim'in (Türk sanmayın, Sudan'lı İbrahim bu) lokantasına gittik. Bir gece önce aramızda öyle bir samimiyet oluşmuştu ki (nedense), hesabı bile almadıydı, "Benim misafirimsiniz" deyip. İbrahim'e olayı anlattım ve çalanların bu işten ne kadar kazanabileceklerini umuyorlarsa, iki katını ödemeye hazır olduğumu söyledim. Tanıdığı herkese haber salıp bir şekilde kulaklarına gitmesini sağlamasını rica ettim. Hemen haber salacağını söyledi, merak etmemem gerektiğini ekleyerek.

O gece gözüme uyku girmedi, yattıktan sonra uzunca süre. Kalkıp, otelin karşısındaki ekmek fırınının önüne, fotoğraf çekmeye gittim, gecenin birbuçuğunda... "Nereden çıktı şimdi, fırının önünde fotoğraf çekmek, o saatte?" diyeceksiniz? Hartum'da gece fırınların önünü görseniz, siz de fotoğraf çekmeden duramazsınız.


Fırının önünde, ertesi günün ekmekleri paketleniyor

Efenim! Ekmekler fırından tepsilerle çıkınca tepsiler, fırının önünde sokağa yayılmış naylon ya da brandaların üzerine boca ediliyor. Ekmekler soğuduktan sonra iki-üç kişi başlıyor bu ekmekleri sekizerli-onarlı torbalamaya. Torbalanan ekmekler o koca branda ya da naylon yaygıların etrafına asker gibi diziliyor. Ekmek dağıtımı için bekleyen arabalar da bunlardan ellişer-yüzer torba alıp dağılıyorlar.
Ben fotoğraf çekmeye gittim ya, herkes işi gücü bırakıp benim başıma üşüştü. Bir kısmı domino oynuyordu, hadi biz de dahil olduk oyuna. Daha sonra şarkı söylemeye başladılar. Hadi benden de Türkçe şarkı fasılları falan derken, saat üçbuçukta zor kurtuldum. Daha sonraki günlerde, ne zaman görseler koltuğumun altına bir torba ekmek sıkıştırıp, akşama dominoya çağırdılar, bir daha kısmet olamadı ama...

Ertesi gün sabah ilk olarak Büyükelçiliği aradım. Ali Bey (soyadını öğrenme fırsatım olamamış, telaştan) görevinin o gün itibariyle sona erdiğini, ertesi günü Türkiye'ye dönüyor olduğunu ve öğleden sonra da Sudan Cumhurbaşkanı'na veda ziyaretinde bulunacağını, hemen gelebilirsem sevineceğini söyledi. Hemen bir taksiye atlayıp elçiliğe gittim. Daha önceki görüşmelerden de beni hatırlayan sekreteri Ayda Hanım (Sudan'lı kendisi) beni bekletmeden içeri aldı. Ali Bey'e seyahatimi ve durumumu anlattım. Büyük bir ilgiyle dinledi. Fazla umutlu olmamam gerektiğini söyleyip, Ayda Hanım'dan, bende telefonları olan iki polis yetkilisini aramasını ve kendisinin de konuyla özellikle ilgileniyor olduğunu belirterek gereken hassasiyetin gösterilmesini rica etmesini istedi. Ben de, çalınan eşyaların bulunması durumunda gerekli ödüllendirmeyi en tatmin edici şekilde yapmaya hazır olduğumun eklenmesini rica ettim. Ayda Hanım, sağolsun, hemen iki görevliyi de arayıp ricalarımızı iletti.

Elçilikten ayrıldıktan sonra şirketi aradım, triptik belgesi ile ilgili sonucu öğrenmek için. Cevap, yaşadığım hırsızlık olayından da şok ediciydi: Yeni bir triptik belgesi için aracın Türkiye'ye dönmesi gerekli! Bunu söyleyen, Türkiye'de triptik belgesi vermek konusunda -maalesef- tek yetkili organ olan Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu, yani kısa adıyla TTOK. Bunun bu kadar "ucuz" olamayacağını düşündüm. Herhalde dünyada triptik belgesini tek kaybeden ben değildim ve her kaybeden kişi de arabasını yükleyip ülkesine göndermek zorunda kalmıyordu. Bizde olmaz ama, yapanlar var; örneğin arabasıyla Güney Amerika'yı turlayan bir İsviçreli'nin triptik belgesini Şili'de çaldırdığını düşünsenize.

Barlas'tan (ortağım) TTOK'nun bağlı olduğu uluslararası kuruluşun izini bulup, yetkili kişilerle görüşmesini ve durumu netleştirmesini rica ettim. Ayrıca, TTOK'nun söylediklerinin doğru olması ihtimaline karşın, Sudan'dan, özellikle Hartum'dan aracı bir konteynere koyup İstanbul'a taşıyacak nakliyeci araştırmalarını da istedim. Bu arada bir internet café'ye girip MSN'i de açtım, hızlı haberleşme için. İyi ki yapmışım; Barlas'tan hızlı yanıtlar gelmeye başladı. Öncelikle, geçmişten tanıdığımız UND Uluslararası Nakliyeciler Derneği) Yönetim Kurulu Üyesi Edip Bey'le (Bakımcı) görüştüğünü, Hartum'da kedisinin de ortak olduğu bir şirketin ve şirket yetkilisinin adını verdiğini bildiren mesajı, daha sonra da TTOK'nun bağlı olduğu İsviçre'deki FIA'nın (Uluslararası Otomobil Federasyonu) Türkiye'den sorumlu yetkilisi Ms Deborah Smith'in kontakt bilgilerine ulaştığını, kendisini aradığını, ancak yemekte olduğu için bir saat sonra tekrar arayacağını, bu arada kendisine, durumu ve TTOK'nun "çözüm önerisini" açıklayan bir e-posta gönderdiğini açıklayan ikinci mesajı geldi. Bir süre beklemem gerektiğini anlayınca, café'den ayrılıp, Edip Bey'in vermiş olduğu telefondan, Bakımcı Spare Parts şirketinden Mehmet Bey'i (Utlu) aramaya karar verdim. Mehmet Bey 15 dakika sonra beni almaya gelmişti bile, yanında Sudanlı yardımcısıyla birlikte. Önce arabanın haline bakmaya gittik. Daha sonra da Hartum'un "hırsızlar çarşısı"na götürdüler beni. Orada, birkaç kişiye, çalınan eşyaların eşkalini bırakıp, getirenin memnun edileceğini -bizzat benim ağzımdan da- söyledikten sonra ayrıldık. Mehmet, daha sonra beni, kaybolan triptik belgesi nedeniyle, aracın Sudan'dan çıkarılması, hatta belki de Türkiye'ye gönderilmesi sırasında yaşayacağım sorunları çözebilecek Sudan'lı bir gümrük komisyoncusuna götürdü. Bana, neler yapılması gerektiğini tek tek anlatan Hommeida el-Sheikh, ertesi gün ilk olarak polisten, olayla ilgili tutulan tutanağın onaylı bir kopyasını almam gerektiğini söyledi. Hommeida'nın yanından ayrıldıktan sonra Mehmet'in iş yerine gittik. Bu arada Barlas telefonla arayıp, Ms Smith'ten bir mesaj geldiğini, mesajda, prosedürün hiç de TTOK'nun anlattığı gibi olmadığını, kendisinin hemen bir bülten yayımlayıp tüm ülkelere çalınan belgenin geçersiz olduğunu bildirdiğini, yerine yeni belgenin hazırlanması için de derhal TTOK'na gerekli talimat mesajını göndereceğini belirttiğini söyledi. Mehmet'in bilgisayarında mesajlarımı açtığımda, Ms. Smith'in bana bile "cc" verdiği mesajı kutuma düşmüştü bile. Ms Smith mesajında, Carné de Pasage en Duane (triptik belgesi) prosedüründe durumun açıkça belirtildiğini, ilgili madde numaralarını da vererek açıklıyor ve TTOK'nu açıkça "bu prosedüre uygun hareket etmesi" için uyarıyordu. Düşünebiliyor musunuz, TTOK sırf başına, alıştıkları rutin işlerin dışında yeni bir "dert" almamak için, hiç araştırma gereği duymadan, benden arabamı geri getirmemi istiyor. Böylece, hayatlarında ilk defa karşılaştıkları Afrika'ya arabasıyla seyahat etmek isteyen bir "deli"ye akıllarınca haddini de bildirmiş olacaklar; "Ne işi var dı kardeşim oralarda. Gitmeseydi!".

Sonuçta yeni belge çıkarılma işini çözmüştük. Eskisiyle ilgili sorunu da gümrükçü halledecekti, biraz zor olacaktı ama... Yeni çıkacak belgeyle birlikte eski bilgisayarımı da getirtirdim deee... Giden fotoğrafları getirtmem mümkün olamayacaktı.

Ertesi sabah doğruca polis merkezine, Yüzbaşı Ali Kemal'in yanına gittim, raporun kopyasını almaya. Uzunca bir süre hazırlanan raporun kopyası konusunda anlaşamadık. Resmi evraklarının kopyasını veremezlermiş. Sonunda benim için bir yazı hazırlayıp imzalamaya ikna oldular. Yaklaşık iki saat sonra "Yüzbaşım" elinde avuç içi kadar bir kağıda Arapça yazılmış (tabii ki Arapça olacak da) iki satır yazıyla çıka geldi. "Bu nedir?" dedim. "Rapooor!" dedi. Şöyle bir baktım, ne benim adım var, ne arabanın plakası yazılı... Yüzbaşıya, bu "rapor"un herhangi bir işe yaramayacağını, rapor denilen şeyin benim triptik belgem, bilgisayarım, uydu telefonumla ilgili bazı detayları da içeriyor olması gerektiğini, içinde aracın plakasının da bulunması gerektiğini sakin olmaya çalışarak anlattım. Ali Kemal bu sefer matbu bir tutanak formuyla birlikte gelip karşıma oturdu ve "Ne yazmamı istiyorsun?" diye sordu. Bir kağıda İngilizcesini yazıp önüne koydum. Aynen Arapça'ya tercüme etti, altını kaşeleyip, imzalayıp bana verdi ve "Bu başka kimseye yapılmaz, bilmiş ol" dedi. Arkasından da ekledi "Eminim ki bugün ya da yarın seni arayıp buraya çağıracağız". "Neden o?" diye sorunca, "Hırsızları yakalayıp eşyalarını bulacağız da ondan". "İnşaallah!" deyip elini sıkıp yanından ayrıldım. Artık arabanın kırılan camıyla ilgilenmem gerekiyordu. Mehmet'in elemanını da yanıma alıp cam aramaya gittik. Tam birisiyle pazarlık ediyorduk ki, cep telefonum çaldı, karşımda Ayda Hanım, Türk Büyükelçisi'nin sekreteri. "Biraz önce polis merkezinden aradılar ve sizin eşyaları bulduklarını söylediler" dedi. Daha Ali Kemal'in yanından ayrılalı 1-2 saat ancak olmuştu. Derhal merkeze gittim. Ali Kemal direkt "patronu"nun yanına çıkardı beni. Birazdan elinde benim çantayla bir polis memuru girdi içeri. Çantayı açtım, bilgisayar (çalışır vaziyetteydi), uydu telefonum, triptik belgesi, not defterim, Mısır rehber kitabım ve diğerleri. Eksik olanlar harici hard-disk ünitesi (içinde yalnızca MP3 dosya yedekleri vardı, yani önemsiz), dijital ses kayı cihazı (bazı ses kayıtlarıyla birlikte, cok fazla önemli değil) ve bilgisayarın AC adaptörü... Hiç önemi yoktu. En önemlileri eksiksiz bulunmuştu ve sorunlar bir anda kökünden çözülmüştü. "Patron"dan başlayarak tüm polislere teşekkür ettim, ellerini sıktım, Yüzbaşı Ali Kemal'le sarılıp vedalaştık. Formaliteleri tamamlayıp, gerekli "ödül" dağıtımını hallettikten sonra -bir daha bırakmamak üzere- çantamı koltuğumun altında kıstırıp merkezden ayrıldım.

Restoran sahibi İbrahim'in girişimi mi, Büyükelçi'nin konuyla ilgileniyor olduğu mu, Mehmetler'le "hırsız pazarı"ndaki boy göstermemiz mi, poliste benim bir "journalist" olarak ortalığı bulandırmam mı, yoksa hepsi birden mi böyle bir "tereyağından kıl çekme" sonucunu sağladı, bilemiyorum. Ama sonuçta tam "eşeğini yeniden bulan" mutlu bendim işte.

Bu arada, gösterdikleri yakın ilgi, destek ve çabalarından ötürü;

- Türk Büyükelçisi Ali Bey'e ve sekreteri Ayda Hanım'a

- UND Yönetim Kurulu Üyesi Edip Bakımcı'ya

- Sevgili Mehmet ve Özgür Utlu kardeşlere, özellikle bu konuda ve sonrasındaki yakın dostluk, misafirperverlik ve samimiyetlerine,

- Barlas'a ve Gülşah Hanım'a,

- Kuzey Hartum Polis Departmanı çalışanlarına, özellikle Yüzbaşı Ali Kemal'e,

- Ve tabii ki sevgili eşim Buket'e, bana telefonla moral destek sağladığı ve benim için -eminim ki- geceler boyu uykusuz kaldığı için

hepinizin huzurunda teşekkür etmek isterim. Bu yazıyı okuyor ve fotoğrafları seyrediyorsanız (fotoğrafları seyeredemiyorsunuz ama edeceksiniz) bilin ki onların sayesinde oldu.

Bu açıklamalardan sonra artık gecikmeler için ne kadar haklı mazeretim olduğunu anlamışsınızdır. Bundan sonrasında böyle bir mazeret ileri sürmek zorunda kalmayacağımı umuyorum.

Sonra ne mi oldu? Orijinal olduğu iddia olunan bir camı -oturması için çeşitli yerlerini traşlatarak- camcıda taktırdım. Buralarda Land Rover servisi falan hak getire tabii. Takarlarken kapı döşemesinin bazı parçaları kayboldu, pencere kolunun kilit segmanı da... Bu nedenle kolu torpidoda taşıyorum, camı açacağımda yerine takıp çevirmek için. Ama artık onu da yapmaya gerek kalmadı, çünkü cam mekanizmadaki yerinden kurtulduğu için artık açılıp kapanmıyor. Ama korkmayın, hep kapalı. Bilgisayarın AC adaptörünü de Hartum'da bulamadığım için (zaten ümitli değildim) Türkiye'den gönderdiler, sağolsunlar. O gelene kadar da bir şey yazamadım tabii. Adaptörün 6 Aralık'ta elime ulaşmasıyla bundan önceki çalakalem hazırlanmış yazıyı ancak gönderip, yaklaşık 8 günlük bir program sarkmasıyla alelacele Hartum'dan ayrıldım.

Bir sonraki yazımda Sudan'ı tamamlayacağım. Tabii Sudan'da çalınan eşyaları ve adaptörü beklerken başka işler de yaptık. Ne olduklarını söylemeyeceğim, biraz meraklanın bakalım.

Sayfa 2 >

 
  ana sayfa I başlarken I araç I rota I iletişim