|
|
Güncelleme tarihi
: 11.12.2005
Yer : Axum/Etiyopya
Gün : 57
Yapılan yol : 9,890km
Sevgili dostlar,
Hepinizin farkettiği gibi bir süredir yazılarımda gecikmeler oluyor. Seyahatimin
Mısır'dan sonraki kısmındaki zorlu geçen bir dönem ve bunu takibeden bazı
teknik problemler nedeniyle hem bilgisayarımdaki kayıtlara (yazı ve fotoğraflar)
ulaşamamam, bu problemlerden dolayı kaybettiğim zaman yüzünden programımın
son kısımlarını öngördüğümden daha kısa bir zaman aralığına sığdırmak
zorunda kalmam; beni, yazılarıma gereken zamanı ayırıp, özeni göstermekten
alıkoydu. Sonuç, aceleyle yazılmış son Mısır güncellememde -sizlerin de
farkettiğini tahmin ettiğim- bariz hatalar oluştu: Gerek gramer ve dizgi,
gerekse anlatım/üslup hataları...
Bundan sonraki yazılarımda kaliteyi düşüren bu tür hataları tekrarlamak
istemediğim için, Sudan yazımı ve önceden bahsettiğim o "zorlu ve
nefes kesici" hikayelerimi aceleye getirmek istemiyorum.
Ayrıca, şu anda bulundugum Etiyopya'da internet olanaklarının cok kısıtlı
(az sayıda yerde ve çok yavaş erişim) olmasi; beni, yazılarımı ancak fotoğrafsız
olarak uydu telefonum aracılığıyla göndermek zorunda bırakacak. Bu en
azından, şu anda okumaya başlamış olduğunuz ilk Sudan güncellemem için
böyle olmak zorunda. Fotoğraflar mecburen daha sonra, uygun internet ortamı
bulduğum zaman tamamlanacak.
İstemeden olusan bu aksakliklar için ozur diliyorum. Umarım, bu gecikmeler
sizleri, sayfamı izlemekten sogutmamistir ve bundan sonra da sogutmayacaktir.
Aslında, son zamanlarda sizlerden gelen mesajlardaki azalma, bu gecikmelerin,
siteme başlarda gösterilen ilginin azalmasına sebep olduğunu gösteriyor.
Ama unutmayın ki bu seyahatte benim moral besin kaynaklarımın en önemlilerinden
biri de bu mesajlar. İlginizi eksik etmeyin.
Asswan-Wadi Halfa Feribot Yolculuğu
Son olarak feribota binmiş ve üst güvertede kendimize gece oturmalık yer
ayarlamıştık. Ama bu tekne yolculuğunun sonrasına geçmeden önce, seyahatimin,
beni en çok kaygılandıran iki aşamasından ilki olan bu feribot yolculuğunun
biniş kısmına geri dönmek istiyorum.
Bahsetmiş olduğum kabordadan (biz askerdeyken -yanılmıyorsam- bu ismi
kullanıyorduk ama, denizcilik ve gemiciliğe aşina olanlar -varsa- yanlışımı
düzeltsinler) içeri girebilmek bir meseleydi. Bir yandan dışarıdan içeriye
girmeye çalışan yolcular ve yük taşıyan hamallar, bir yandan içeriden
dışarıya çıkmaya çalışan boş hamallar, bir yandan da içerinin kalabalığı
azalmadan içeriye kimseyi almamaya çalışan görevliler, tek kişinin ancak
geçebileceği bu kapının ağzında düğüm olmuş vaziyetteyken, cebir yoluyla
kendimizi içeriye attığımızda ayağımın teknenin tabanındaki çamura, dolayısıyla
da Afrika'ya bastığını farkettim. Afrika'ya hoşgeldik!
Size, Mısır'a ayak bastığım Nuweiba Limanı'nda -aslında- Afrika'ya da
ayak bastığımı söylemedim. Her nekadar coğrafi ve politik olarak Afrika
kıtası sayılıyorduysa da, Sina Yarımadası'na ulaştığım andan itibaren
kendimi Afrika'ya gelmiş gibi hissetmedim. Bunun yanılsamanın doğal olduğunu,
Mısırlılar'la seyahatim hakkında konuşurken onların "Ne! Afrika'ya
mı gidiyorsun?" tepkilerinden de anlayabiliyordum.
Dışarının yoğun öğle güneşi ışığından kısılmış gözbebekleri ile içerinin
karanlığında birşey görmek pek mümkün olmadığı için, el ve ayak yordamıyla,
yerdeki çamurdan kaymamaya özen göstererek yolumuzu bulmaya çalıştık.
Ayaklarımla yukarıya çıkan merdiven basamaklarını yoklayarak üst kata
vardım. Birinci mevki kamaralarının olduğu koridora daldığımızda izdihamdan
bir parça kurtulmuştuk.
İlk kontrolu birinci mevki tuvaletlerinde yaptım. Sonuç "beklediğim
kadar" moral bozucu. Diğer hayal kırıklığı da kamaranın kapısı, anahtarı
yok. Görevliye sorduğumda, "Herkes gemiden ayrılırken anahtarı cebine
koyup gidiyor. Hiç anahtar kalmadı." Yanıtını alıyorum. Bu da eşyaları
bırakamayacağımızı mı gösteriyor acaba? Allahtan Chris'te kilitli zincir
var da sırt çantalarımızı bağlayabileceğiz. Nekadar faydası sokunacak,
göreceğiz. Eşyalarımızı "emniyet"e aldıktan sonra üst güverteye,
Nando'nun (Katalan bisikletçi) yanına çıktık.
Burada size bir parça "dünyayı dolaşan insanlar"dan bahsetmek
istiyorum, yeri gelmişken. Neden "yeri gelmişken" diyorum? Asswan-Wadi
Halfa geçişi bir bir huni ağızı gibi. Karadan Doğu Afrika yolculuğu yapan
ve rotası -genellikle herkesçe tercih edilen- Mısır-Sudan geçişini takip
eden o hafta içerisindeki herkes aynı feribotla seyahat etmek zorunda
ve böylece buluşma ve tanışma imkanı buluyorlar. Ben, seyahate başladıktan
sonra -Chris dışında- ilk defa kıta aşırı karadan seyahat eden insanlarla
karşılaştım. Bu insanların çoğu benim geçtiğim güzergahtan geçmişler ve
aynı şehirleri görmüşlerdi ama hiçbir zaman rastlaşmadık; değişik otellerde
kaldığımızdan, değişik günlerde geçtiğimizden v.s. Halbuki, şimdi hepimiz
aynı feribottayız. Bu insanların arasında o kadar ilginçleri var ki, benim
seyahatime "çılgınlık" olarak bakanların bu kişilerin yaptıklarını
nasıl adlandıracaklarını tahmin edemiyorum. Ben ki bu tür seyahatlerle
ilgili 1.5 yıldır araştırma yapıyorum ve sıradışı seyahlerin hikayelerine
aşina olduğumu sanıyorum, tanıştığım insanların ya da anlattıkları diğer
bazı kişilerin seyahat hikayeleri beni bile hayrete düşürüyor. Bu feribot
yolculuğu sayesinde tanıdığım en ilginç örnek Nando'nunkiydi. 10 yıl boyunca
dünyayı bir bisiklet sırtında dolaşmak cesaret ve azmin çok ötesinde vasıflar
gerektiren bir disiplin. Bu arada size önceki yazımda Nando'nun yaşını
söylemeyi unuttuğumu farkettim : 45. Yine, tanıştığım bir başka adam,
bir İtalyan da, yalnızca kara ve deniz yoluyla, toplu taşım vasıtaları
ya da otostopla aralıksız 24 ay boyunca dünyayı dolaşıyordu ve seyahatinin
bitmesine 7 ay kalmıştı. Gecenin ilerleyen saatlerinde evini ve ailesini
artık çok özlediğini itiraf ederken, karanlığın gölgesinden istifade bir-iki
damlayı gözlerinden yuvarladığını hissettim. Bir başka ilginç örnek, -herhalde-
60'larını sürmekte olan bir karı-koca idi. Sahip oldukları herşeyi elden
çıkarıp dünyayı dolaşmaya başlamışlardı, hiçbir zaman limiti koymadan.
Chris ve Nando'yla konuşurken Chris bunun bir yaşam tarzı olduğunu söyledi;
bir seçim, bir tercih meselesi. Yerleşik, dost ve yakınlarıyla birlikte,
alışık olduğu çevrede bir yaşantıya karşın sürekli hareket halinde ve
yeni yerler, yeni insanlar tanıyarak yaşamak. Geleceğini garanti altına
almak için stresli bir iş yaşamı mı, yaşlılığını umursamadan günü yaşamaya
bakmak mı? Yalnızca bir "keşfetme" dürtüsü mü, yoksa amacını
-belki- kendisinin de bilemediği bir "arayış" mı? Bulundukları
toplumlarda sosyal ilişkilerin zayıflığı mı onları yeni insanları ve medeniyetleri
tanımaya, -belki- eksikliğini duydukları ilişkileri aramaya itiyor? Bilemiyorum.
Diyeceksiniz ki, "Peki, senin sebebin neydi?". Bunun bir kısmını,
sayfamın hazırlanışında anlatmıştım. Ama, esas "analizi, seyahatin
sonunda, takkeyi önüme koyup düşünerek yapacağım ve tamamını da sizinle
paylaşacağım. İşte ondan sonra, bazılarınızın beklediği bir "Forum
Sayfası" da yayıma girecek. Eh, o zaman; "Hodri meydan!".
Peki nasıl hayatlarını sürdürüyorlar? Bir kere, gelecek kaygılarını kafalarından
tümüyle atmışlar. Emekliliklerinde ne yapacaklarına ilişkin herhangi bir
planları ve -ilginci- kaygıları yok. Seyahatlerini sürdürebilmek için
gereken parayı ise -bittiğinde- bulundukları ülkede herhangi bir geçici
iş bulup çalışarak kazanıyorlar. "Gereken para"dan kasıt ise
günlük $10.00-15.00 cıvarında. Örneğin Nando'nun günlük harcama limiti
EUR10.00.
Akşam yemeğimizi, geminin yemekhanesinde yemek üzere aşağıya indik. Yaklaşık
1.5 saatlik bir bekleyişten sonra çorba, fûl ve salatadan oluşan yemeğimizi
yedik, Sudan usulü. Fûl Sudanlılar'ın vazgeçilmez yemeği. Baklayı özel
bir kabın içinde odun ateşinde pişiriyorlar. Daha sonra bunu soğan ve
domatesle birlikte "şişe dibiyle" ezip (tadı öyle çıkıyor herhalde,
her yerde meşrubat şişesi dibiyle eziyorlar) servis yapılıyor. Yerken
de ekmekle ve elle yenilecek; ama unutmayın, sağ elle.
Gece muhabbetimiz yıldız aydınlığında geç saatlere kadar sürdü. Kamaraya
döndükten sonra açık lumbozdan gelen suyun sesiyle -kısa da olsa- huzur
içinde uyumuşum.
Ertesi gün saat 12:30 cıvarında Wadi Halfa limanına vardık. Pasaport ve
gümrük işlemlerimiz sırasında Kemal Hassan Osman karşıladı bizi. Toplam
7 araba ve 1 motorsiklet olduğumuzu duyunca ağzı kulaklarına vardı tabii.
Kemal Hassan, arabalı gezginlerin gümrük işlemlerine "belirsiz"
bir ücret karşılığı yardımcı oluyor. Gümrükten geçip yaklaşık 2km uzaklıktaki
köye yürüyerek vardık. Köyde üç tane otel var. Kemal Hassan tarafından
önerilen Nil Hotel, bizim kaldığımız Deffintoad Hotel ve bir üçüncüsü.
Bunların her üçü de birbirinin aynısı; bir avluya bakan, duvarları kerpiç,
yanyana dizilmiş odalardan (ya da bölmelerden) oluşuyor. Odaların içerisinde
ipli karyolalar ve -şanslıysanız- üzerinde birer şilte var. Yer çoğunlukla
toprak, lüks olanlarında ise beton. Tuvalet ve duş dışarıda ve ortak.
Su ise taşıyarak. Odalar 3 ya da 4 kişilik. Eğer 3 kişiden az iseniz ya
odanın hepsini ödemek, ya da odayı sizinle paylaşacak yeni bir dostla
tanışmaya hazır olmak zorundasınız. Biz (Chris, Nando ve ben) üç kişilik
bir odaya eşyalarımız ve Nando'nun bisikletiyle birlikte sığıştık.
Wadi Halfa Hotel Deffintoad
Wadi Halfa, Yüksek Asswan Barajı yapılmadan önce, şu anda bulunduğu yerden
yaklaşık 63km kuzeyde, o zamanki Nil'in kıyısında, halkı tarımla uğraşan,
yeşillikler içerisinde güzel bir yerleşimmiş. Asswan baraj gölünün dolmaya
başlamasıyla, otuza yakın köyle birlikte sulara gömülmüş. Bunların hepsi
Nübye (Nubian) köyü. Evleri Asswan suları altında kalan Nübyeliler de
değişik bölgelere yerleştirilmişler. Sudan sınırları içerisindeki Nübyeliler,
bu konuda Mısır'daki ırkdaşları kadar şaslı olamamışlar maalesef. Wadi
Halfa'nın, şu anda bulunduğu yerleşimde kalmakta ısrar eden az sayıdaki
yerlisi dışındakiler, ülkenin doğusunda bulunan Kassala şehri yakınında,
Atbara Nehri kıyısına yerleştirilmişler. Ancak, Wadi Halfa'lıların yaşantıları
burada da bir baraj tarafından altüst edilmiş. Bu kez de, yakındaki Atbara
Barajının sebep olduğu erozyon, sahip oldukları verimli toprakları alıp
götürmüş. 1897 yılında İngiliz Komutan Kitchener tarafından Sudan'ı işgal
etme planının bir parçası ve en temel gereği olarak devreye sokulan Hartum
demiryolu projesinin başlangıç noktasını oluşturan, bu nedenle kısa zamanda
gelişen ve modernleşen Wadi Halfa, demiryolunun inşaası için eğitilen
ve yetiştirilen nufusuyla birlikte Asswan Barajı'ndan sonra dağılmış,
yok olmuş ve yerinde şimdiki ufak, haftada bir Mısır'dan gelecek feribottan
sebepleneceği ile ayakta durmaya çalışan bir köy kalmış.
Wadi Halfa'nın ufak, ufak olması nedeniyle de daha samimi atmosferi, sıcak
kanlı Sudanlılar'ın yakınlığı, bizlere, aracımızın gelmesi için beklemek
zorunda kaldığımız üç gün boyunca keyifli anlar yaşattı. Her ne kadar
ben hergün "Mavna geliyormuş!" söylentilerine kanıp birkaç saatimi
limanda geçirmek zorunda kaldıysam da, kalan zamanlarda Chris ve Nando
ile birlikte kâh yakındaki bir Nübye köyüne gidip köylülere misafir olduk,
çocukların okullarını ziyaret ettik, kâh Wadi Halfa'nın -Sudan'da pek
popüler olan- çaycı kızlarının ağdalı ve aromalı çaylarını içerken Halfalılarla
sohbet ettik.
 |
 |
| Fûllerimiz
hazır, servis edilmeyi bekliyor |
Wadi
Halfanın çaycı kızlarından Selma |
Salı günü ulaştığımız
Wadi Halfa'da ertesi gün yakındaki bir köye yürüyerek gittik. Her Sudanlı'dan
gördüğümüz sıcak yakınlığı burada da yaşıyoruz. Genellikle feribot telaşıyla
kasabadan çıkmayan turistlerden pek nasibini almamış köy, kendilerini
ziyarete gelen "beyaz adamlar"ı karşılarında görünce önce ürkek
bakışlarla kapı aralarından süzüp, yavaş yavaş utangaçlıklarını attıkça
çevremize üşüşmeye başladılar. Evine çay içmeye davet edenlerin ricalarını
kıramayıp, yanımızda getirdiğimiz bisküvilerimizle konukları olduk.

|
 |
|
Halfalı
küçükler
|

Halfalı
gençler
Gençlerden biri bizi köyün ilkokuluna götürdü. Okulun müdürü, öğretmenleriyle
tek tek tanıştırdıktan sonra sınıfları gezdirdi. Kız ve erkek öğrenciler
-sınıf nüfuslarına göre- ya ayrı sınıflarda ya da aynı sınıfta iki ayrı
bölümde oturuyorlar. Müdür bize okul ve dersler hakkında bilgi verdikten
sonra kapıya kadar gelip uğurladı.

İlkokulda öğrenciler. Biraz ürkek, biraz meraklı..

Müdür. Okulu, öğretmenleri ve öğrecileriyle gurur
duyduğu belli oluyor
Perşembe günü, arabaları taşıyan mavnanın öğle saatlerinde limana yanaşacağı
söylendi. Saat 13:00'te limanda olacak şekilde yola çıktıktan bir süre
sonra Henrik (mavnada seyahati tercih edenlerden İsveçli olanı) uydu telefonumdan
beni arayıp yanaştıklarını söyledi. Saat 13:30'da arabaları indirmekle
başlayan işlemler, saat 18:00'de ancak bitebildi. O saatten sonra yola
çıkmanın pek akıllıca olmayacağını bildiğimiz için, ertesi gün erken saatte
hareket etmek üzere son gecenin tadını çıkarmaya kara verdik. Keyifli
bir yemek ve çay sohbeti ardından konforlu otelimizde geçireceğimiz son
gece için odamıza kapandık.
Wadi Halfa-Hartum macerası
Ertesi sabah (25 Kasım Cuma) saat 07:30 sıralarında kahvaltımızı yolda
yapmak üzere hareket ettik. Nando, Gondola'ya kadar olan 400km'lik yolu
kendisine -hayati tehlikeye dahi sebep olabilecek derecede- bir işkenceye
dönüştürmemek için bizimle gelmek istedi. Ben de üçüncü "yedek klübesi"
koltuğunu onun için hazırladım. Bisikletini tepeye, iki yedek lastiğin
üzerine emniyetli bir şekilde bağlayıp, diğer çantalarını da arabanın
arka bölümüne yerleştirdik. Bir Land Rover Defender 110 bundan daha fazla
doldurulamazdı herhalde. İçerideki hacmin tamamına yakını doluydu neredeyse.
Halfa'dan fazla uzaklaşmadan verdiğimiz kısa süreli bir kahvaltı molasından
sonra, Wadi Halfa-Dongola arasındaki dillere destan 400km uzunluğundaki
yola koyulduk. Yolu iki günde tamamlamayı düşünüyoruz. İlk gece konaklama
hedefimiz, 400km'lik yolun tam ortasında yer alan Abri.
Wadi Halfa-Dongola arasındaki bu yol, kırıcılığı ile Afrika gezginlerinin
korkulu rüyası olmuştur, her zaman. Tümüyle çöl olan güzergahta zaman
zaman çölü yırtarak yükselen kayalıkların etrafını da dolaşarak geçen
yolun stabilize kaplaması, üzerinde seyahat eden kamyon ve kamyon-otobüslerin
tekerleklerinin oluşturduğu darbelerle dalgalı ya da ondüle bir şekle
dönüşmüş. İngilizce'de corrugate olarak tanımlanan bu yapı, arabanın ve
içindekilerin hertürlü eklemlerini gevşetmek, arabaların tüm süspansiyon
ve direksiyon sistemini kırmak ve dağıtmak için birebirdir. Daha yeni
oluşmaya başladığı aşamalarda, belli bir hızı (50-60km/h gibi) yakaladığınızda;
bir başka deyişle süspansiyon sisteminizin doğal vibrasyonu ile aynı frekansta
olunca kendini fazla hissettirmez. Ama zamanla ondüle oyukları derinleşmeye,
tepeleri de sivrilmeye başladı mı artık ne hız olursa olsun tüm aracınız
ve siz yolu tüm "benliğinizle" hissetmeye başlarsınız. İşte
400km'lik Wadi Halfa-Dongola yolunun tamamı bu şekilde ileri derecede
ondüle bir halde. Bu nedenle, hem sürekli belli bir hızın altında (10-15km/h)
seyahat etmeye çalışmalı, hem de darbelerin araca fazla zarar vermemesi
için lastik havalarını bir parça indirerek darbelerin kısmen lastikte
absorbe edilmesini sağlamalısınız. Bu da tabii lastiklerinizin yoldaki
sivri taşlar tarafından kesilme riskini arttıracaktır; özellikle benim
gibi "taş gibi lastik" seçmemiş olanların.

Yolu mahveden kamyon/otobüsler (Photo by Chris White)
Bunun dışında, çölün müsait olduğu yerlerde çöle çıkıp kumun yumuşaklığından
yararlanarak hızı arttırma şansını da kullanabilirsiniz; tabii yolunuzu
kaybetmemek kaydıyla. Ancak, Chris ve Nando ve onların eşyaları ile en
az 250kg daha ağırlaşan ve lastikleri de kum için uygun olmayan arabamla
buna ne kadar kalkışmalıyım? Yanımda iki kişinin de var olmasından cesaret
alıp arabayı yolun kıyısında başlayan kum çölüne doğru sürüyorum. Önce
momentumu düşürmemek için hızla girdiğim kumda, kumun arasında kaybolmuş
bir kaç taş ve kaya parçasının ağır darbelerini hep beraber "içimizde"
hissettikten sonra yavaşlamaya karar verdim. Zaman zaman pudra kıvamında
incelen kum, arabayla girdiğinizde bir bulut gibi tüm aracı sarıyor ve
hiçbir şey görmez oluveriyorsunuz. Kum bazen o kadar yumuşak ve derin
oluyor ki, tekerlekler aracın karnını sürüklemekte zorlanıyor. Ama, bu
kadar ağırlığa ve lastiklerin uygun olmamasına (hoş havaları biraz inikti
ama) rağmen ciddi olarak saplanma tehlikesi yaşamadık. Bir iki saplanma
emaresinde de, takviye şanjmanını devreye sokarak atlattık. Land Rover'im
her seferinde kendini söküp çıkarmayı başardı. Gurur duydum açıkçası.
Tabii benim sürüş yeteneklerim de biraz yardımcı oldu :)
Esas yolun yaklaşık 2km doğusunda, kumda seyrederken, yol üzerinde durmuş
bir araç farkettim. Dürbünle bakınca, bunun, yolun başlangıcında bizi
hızla geçen Henrikler (İsveçli çocuklar) olduğunu anladık. Yola kavuşup,
geri döndük, durumlarını öğrenmek için. Sürrat felakettir biliyorsunuz.
O yolda hızlı gidince aracın yedek yakıt deposu yerinden kurtulmuş, bağlamaya
çalışıyorlardı. Birazdan, gruptan diğerleri de yetişti. Kısa bir mola
sonunda tekrar yola koyulduktan bir süre sonra diğerleri yine gözden kaybolup
gittiler.

Grup, Henrikler'in tamiratını bekliyor
İlk gün dokuz saat aralıksız bata-çıka süren kırıcı bir mücadele ardından
Abri'ye vardığımızda güneşin batmasına yaklaşık bir saat kalmıştı. Aceleyle
ekmek ve bir-iki taze yiyecek alıp kendimizi köyün dışında kamp yapacak
bir mekan bulduk. Yemekler Nando'nun görevi. Ben ise ana yemek malzemeleri
ile gerekli aletleri temin ettikten sonra elime soğuk bir içecek tutuşturulup
oturtuluyorum.
Yemekten sonraki muhabettimizin bir kısmını uyku tulumlarımızda ve milyonlarca
yıldızı seyrederken yaptık. Sabah günün ilk ışıkları ile uyandığımızda
Nando çay/kahve için suyu kaynatmaya hazırlanıyordu bile.

Günün ilk ışıkları ile Nando su kaynatmaya başlamıştı
bile
Gondola'ya kadar olan yol da yine ilk günkünü aratmayacak derecede kırıcı
ve yorucuydu. Tek değişiklik, Argo'da Nil'in doğu kıyısından batı kıyısına
yaptığımız yaklaşık bir saat süren "feribot" yolculuğuydu. Toplam
3 araba taşıyabilen bu feribotçukla (İngilizce'deki adına benzeterek burada
"panton" diyorlar) yaptığımız seyahat, yorucu araba yolculuğunun
arasında biraz "serinletici" etki yarattı tabii.

"Panton"la Nil'i geçiyoruz.
Dongola'ya vardığımızda diğer gruptan ulaşabilenlerin de kaldığı Lord
Hotel bizi bekliyordu. Hollandalı "babamız" Luc, herzamanki
"hamilik" görevini üstlenip bizi arabasının peşine takarak polis
karakoluna götürdü. Sudan'da konaklayacağınız şehirlerde mutlaka polise
kayıt olmanız gerekiyor. Bu işlem olmadan otel sizi kabul etmiyor. Bunu,
Hartum'daki büyük ve lüks oteller (Hilton, Meridien gibi) sizin adınıza
kendileri yapıyorlar ama, küçük oteller sizden bekliyor. Ama eğer kamp
yapıyorsanız, buna gerek kalmıyor tabii. Otele yerleşir yerleşmez ilk
yaptığımız duş almak oluyor. Benim altıncı günüm, duş almayalı. Öncekilerin
üzerine, son iki günlük terle birlikte vücudumuza yapışan toz tabakası,
kolumuzu bacağımızı hareket ettirdiğimizde kabuk halinde dökülüyordu artık.
Tabii temizlemesi de zor oldu.
Akşam fûl ve felafel ile doyurucu bir yemekten sonra otelimize dönüyoruz.
Ertesi gün, başkente kadarki yolun üçüncü ve son etabı başlayacak.
27 Kasım Pazar: Bugün Nando bizden ayrılıyor. Artık kendi başına pedal
çevirmeye başlayacak, yeniden. Kısa bir kahvaltıdan sonra Nando ile vedalaşıp
yola koyuluyoruz. Bu yol, Dongola'dan itibaren yaklaşık 50km asfalt, daha
sonra 80-00km cıvarında stabilize ve sonrasında da Hartum'a kadar tümüyle
asfalt görünüyor. Gerçekten de Hartum'a kadar olan 567km'nin son 150km'sine
kadar söylendiği gibi geldik. Ancak son kısım hiç de hesapta olmayan bir
şekilde asfaltlanmıştı. Asfalt yaparken arada delikler bırakmışlar. Ya
da onlar delik bırakmamış ama kendisi delinmiş. Ama delikleri öyle iğne
deliği sanmayın sakın. Bazıları tekerleği, bazıları ise tüm arabayı yutacak
büyüklükte. Derinlikleri zaman zaman 20-30cm bulduğu için girmemek zorundasınız.
Bazen tek tük, bazen de sürü halinde geliyorlar. Kolayı var, yol kenarındaki
kum pistlere inmek. Zaten arabanın içi bir parmak kalınlığında tozla kaplanmış
vaziyette, ama dik duran bir parmak...
Üç gün arka arkaya süren yorucu ve kırıcı yolculuktan sonra nihayet saat
21:00 sıralarında Hartum'a varıyoruz. Kayıt için polis karakoluna gittiğimizde
kapalı olduğunu öğreniyoruz. Önceden kararlaştırdığımız oteli bulmamız
zor olmuyor. Otelden, kayıt için bir günlük izin rica edip yerleşiyoruz.
Kayıt işlemi yarın.
Hartum ve "Kara Pazartesi"
Ertesi sabah ilk işimiz kayıt için merkez karakoluna gitmek. Arabayla
gitmek istiyorum, niyeyse. Halbuki, sonradan mesafenin çok da fazla olmadığını
-iş işten geçtikten sonra- öğreniyorum. Boğucu bir sıcak var ve trafik
çok sıkışık. Allahtan, burada Mısır'da olduğu gibi korna kullanılmıyor.
İki gündür doğru dürüst uyku uyumamış olmanın ve üç gün süren yorgunluğun
verdiği bir moralsizlik ve bitkinlik var. Nedense kendimi birden çok güçsüz
hissediyorum. Arabayı parkedip, yürüyerek gitmek istiyor canım, zaten
-GPS'in de söylediğine göre- iki adım yolumuz kalmış. Etrafı kolaçan ediyorum;
kavşakta ağır makineli tüfeklerini kurmuş askerler bekliyor, hemen ötesinde
solda (tek yönlü bir caddedeyiz) Enformasyon Bakanlığı tabelasını görüyorum,
karşısında da bol korumalı bir başka devlet binası. Arabayı, diğer parketmiş
iki arabanın arkasına, Enformasyon Bakanlığı'nın kapısının tam önüne park
ediyorum. Chris'e de, araba kullanacak halimin olmadığını söylüyorum.
Arabadan iniyoruz. Herşey arabada: GPS yerine takılı, fotoğraf çantam
iki koltuğun hemen arkasında, bilgisayar, uydu telefonu, aracın triptik
belgeleri ve birkaç ıvır zıvırla not defterim ve Mısır rehber kitabımın
olduğu evrak çantamı da kendi koltuğumun önüne, yere ters olarak bırakıyorum.
Polis merkezine gidiyoruz, öğle tatilindeler. Birşeyler atıştırmak ve
mesajlarımızı kontrol etmek üzere çarşıya doğru yürüyoruz, araba ise parkettiğimiz
yerde. Yaklaşık bir saat sonra kayıt işlemi için geri dönüyoruz. Benim
pasaportum yanımda ama fotoğraf almayı unutmuşum. Yol köşesinde Chris'ten
ayrılıp arabaya doğru yürüyorum. Benim tarafımdaki camda bir gariplik
var. Rengi değişmiş, ortası boş... Ne olduğuna anlam veremiyorum başta,
daha doğrusu konduramıyorum bir türlü. Neden sonra aklım başıma geliyor,
cam kırılmış! Hemen içeriye bakıyorum. GPS yerinde, fotoğraf çantam da...
Peki başka? Evrak çantamın yerinde yeller esiyor. Gerçekliğini idrak edene
kadar geçen sürede yaptığım garip hareketlerden olsa gerek, o ana kadar
camı kırık görüp de ilgilenmeyen insanlar, etrafıma doluşmaya başladılar.
Evrak çantamın içinde neler olduğunu hatırlamaya başladığımda, ne büyük
bir zarara uğramış olduğumun da farkına varıyordum.
- İstanbul'dan ayrıldığımdan beri çektiğim 1,500'e yakın kare fotoğraf,
- Yazdığım tüm yazılar,
- GPS'imdeki bilgileri "indirebilmek" için gerekli program,
- Bundan sonraki seyahat için kullanacağım tüm GPS haritalarım,
- MP3 çalarımın bundan sonraki şarjı,
- Bundan sonraki yazılarımı yazmak ve fotoğraflarımı indirmek için bilgisayarım,
- Aracı Sudan'dan yurtdışı etmek için ve diğer ülkelere girip çıkarken
kullanmak için triptik belgem,
- GSM telefonumun çalışmadığı yerlerde iletişim sağlamak için kullandığım
uydu telefonum.
Bütün bunları yitirmiştim ve bazılarını (fotoğraflar örneğin) yerine koymak
mümkün değildi. Çıldırmış gibiydim. Etrafımdakilere bağırıyordum, kavşakta
bekleyen ve benim bağırışlarıma gelen askere -gözlerinin önünde olan hırsızlığa
kayıtsız kaldıkları için- hakaretler yağdırıyordum... Sonradan ressam
olduğunu öğrendiğim bir adam beni sakinleştirmeye çalışıp arabasına aldı,
askerlerden birini de benim aracın başına dikti ve polis karakolunun yolunu
tuttuk.
Arabamı bu halde görünce önce bir süre inanamadım
(Photo by Chris White)
Karakolda çeşitli rütbede polislere defalarca kim olduğumu, nereden geldiğimi,
pasaport bilgilerimi, mesleğimi, Sudan'a neden geldiğimi, olayın nasıl
olduğunu ve benzeri bir sürü bilgileri anlattıktan, onlar da bunları not
aldıktan sonra artık son görevlide sabrım taştı. Arabamın camının kırık
olarak orada durduğunu, içinden bir şey daha kaybolduğu taktirde sorumlusu
olacaklarını, bu durumda da gerekirse bakan dahil her türlü yere şikayet
etmekten de çekinmeyeceğimi -biraz sert bir şekilde- söyledim. Bir de
-yaradana sığınıp- bu seyahatimle ilgili Türkiye'de bir dergiye yazı yazıyor
olduğumu ve hırsızlık olayı ve ardından kendilerinin bu sorumsuz davranışlarını
yazımda belirteceğimi, bunun da Sudan açısından pek hoş olmayacağını ekledim.
Bu son söylediklerimle biraz dikkatlerini çekti sanırım. İçlerinde en
rütbeli olanı (3 yıldızı vardı, o nedenle artık Yüzbaşı diyeceğim) beni
sakinleştirmeye çalışıp, yanıma bir adam vererek arabamı almak üzere göndereceğini
söyledi. Biz arabanın başına geldiğimizde Chris kenadaki duvara oturmuş,
şaşkın gözlerle bana bakıp ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Yaklaşık
bir saat önce geldiğini ve geldiğinde aracın başında kimse olmadığını
söyledi. Buyrun bakalım! Gözünün önündeki hırsızlığa kayıtsız kalan askeri,
arabanın başına dikersen olacağı budur işte. Arabanın içinda başka eksik
olup olmadığına baktım. Öyle ya! Fotoğraf çantam, GPS'im ve daha neler
neler... Ben karakola gittikten sonra bunlar da birileriyle birlikte gidebilirdi.
Neyse ki, bugün başka eksilen yok. Arabaya atladık ve yeniden polis merkezine
döndük. Son olarak Yüzbaşı Ali Kemal de (adaş çıkınca da işe yarıyor)
ifademi aldıktan sonra hırsızları yakalayacakları ve çalınanların hepsini
bulacakları konusunda bana söz verdi (!). Bu arada, yardım istemek için
Türk Büyükelçiliği'ni aradığımda bana Büyükelçi'nin yerinde olmadığını,
ertesi gün aramam gerektiğini söylediler, başıma gelen olayı anlatmış
olmama rağmen. Her neyse...
Polis merkezinden ayrıldıktan sonra neleri nasıl yerine koyabileceğimi
düşünmeye başladım. Hepsi bir yana, aracın triptik belgesi büyük sorundu
ve aracı ülkeye soktuğumu ispat edebilecek ondan başka hiçbir belgem yoktu
elimde. Bu durumda Sudan'dan nasıl çıkaracaktım? Hadi çıkardık diyelim,
diğer ülkelere sokabilmek için triptik belgem yoktu. Büyük bir çöküntü
içinde otele döndüm. Arbayı,otelin camekanının hemen önüne ve kırık camından
içeriye ulaşamayacakları şekilde duvara yanaştırıp parkettim. Bu arada
Türkiye'yi, şirketi arayıp, Gülşah Hanım'dan (şirketimizin sekreteri)
uydu telefonumu geçici olarak kapattırmasını ve kaybolan/çalınan triptik
belgeleri yerine yenisinin çıkarılması prosedürünü öğrenmesini rica ettim.
Akşam, bir önceki gece yemek yediğimiz restoranın sahibi olan ve tipi
ve konuşmasından oranın "yeraltı"sıyla yakınlığı olabileceğini
tahmin ettiğim İbrahim'in (Türk sanmayın, Sudan'lı İbrahim bu) lokantasına
gittik. Bir gece önce aramızda öyle bir samimiyet oluşmuştu ki (nedense),
hesabı bile almadıydı, "Benim misafirimsiniz" deyip. İbrahim'e
olayı anlattım ve çalanların bu işten ne kadar kazanabileceklerini umuyorlarsa,
iki katını ödemeye hazır olduğumu söyledim. Tanıdığı herkese haber salıp
bir şekilde kulaklarına gitmesini sağlamasını rica ettim. Hemen haber
salacağını söyledi, merak etmemem gerektiğini ekleyerek.
O gece gözüme uyku girmedi, yattıktan sonra uzunca süre. Kalkıp, otelin
karşısındaki ekmek fırınının önüne, fotoğraf çekmeye gittim, gecenin birbuçuğunda...
"Nereden çıktı şimdi, fırının önünde fotoğraf çekmek, o saatte?"
diyeceksiniz? Hartum'da gece fırınların önünü görseniz, siz de fotoğraf
çekmeden duramazsınız.
Fırının önünde, ertesi günün ekmekleri paketleniyor
Efenim! Ekmekler fırından tepsilerle çıkınca tepsiler, fırının önünde
sokağa yayılmış naylon ya da brandaların üzerine boca ediliyor. Ekmekler
soğuduktan sonra iki-üç kişi başlıyor bu ekmekleri sekizerli-onarlı torbalamaya.
Torbalanan ekmekler o koca branda ya da naylon yaygıların etrafına asker
gibi diziliyor. Ekmek dağıtımı için bekleyen arabalar da bunlardan ellişer-yüzer
torba alıp dağılıyorlar.
Ben fotoğraf çekmeye gittim ya, herkes işi gücü bırakıp benim başıma üşüştü.
Bir kısmı domino oynuyordu, hadi biz de dahil olduk oyuna. Daha sonra
şarkı söylemeye başladılar. Hadi benden de Türkçe şarkı fasılları falan
derken, saat üçbuçukta zor kurtuldum. Daha sonraki günlerde, ne zaman
görseler koltuğumun altına bir torba ekmek sıkıştırıp, akşama dominoya
çağırdılar, bir daha kısmet olamadı ama...
Ertesi gün sabah ilk olarak Büyükelçiliği aradım. Ali Bey (soyadını öğrenme
fırsatım olamamış, telaştan) görevinin o gün itibariyle sona erdiğini,
ertesi günü Türkiye'ye dönüyor olduğunu ve öğleden sonra da Sudan Cumhurbaşkanı'na
veda ziyaretinde bulunacağını, hemen gelebilirsem sevineceğini söyledi.
Hemen bir taksiye atlayıp elçiliğe gittim. Daha önceki görüşmelerden de
beni hatırlayan sekreteri Ayda Hanım (Sudan'lı kendisi) beni bekletmeden
içeri aldı. Ali Bey'e seyahatimi ve durumumu anlattım. Büyük bir ilgiyle
dinledi. Fazla umutlu olmamam gerektiğini söyleyip, Ayda Hanım'dan, bende
telefonları olan iki polis yetkilisini aramasını ve kendisinin de konuyla
özellikle ilgileniyor olduğunu belirterek gereken hassasiyetin gösterilmesini
rica etmesini istedi. Ben de, çalınan eşyaların bulunması durumunda gerekli
ödüllendirmeyi en tatmin edici şekilde yapmaya hazır olduğumun eklenmesini
rica ettim. Ayda Hanım, sağolsun, hemen iki görevliyi de arayıp ricalarımızı
iletti.
Elçilikten ayrıldıktan sonra şirketi aradım, triptik belgesi ile ilgili
sonucu öğrenmek için. Cevap, yaşadığım hırsızlık olayından da şok ediciydi:
Yeni bir triptik belgesi için aracın Türkiye'ye dönmesi gerekli! Bunu
söyleyen, Türkiye'de triptik belgesi vermek konusunda -maalesef- tek yetkili
organ olan Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu, yani kısa adıyla
TTOK. Bunun bu kadar "ucuz" olamayacağını düşündüm. Herhalde
dünyada triptik belgesini tek kaybeden ben değildim ve her kaybeden kişi
de arabasını yükleyip ülkesine göndermek zorunda kalmıyordu. Bizde olmaz
ama, yapanlar var; örneğin arabasıyla Güney Amerika'yı turlayan bir İsviçreli'nin
triptik belgesini Şili'de çaldırdığını düşünsenize.
Barlas'tan (ortağım) TTOK'nun bağlı olduğu uluslararası kuruluşun izini
bulup, yetkili kişilerle görüşmesini ve durumu netleştirmesini rica ettim.
Ayrıca, TTOK'nun söylediklerinin doğru olması ihtimaline karşın, Sudan'dan,
özellikle Hartum'dan aracı bir konteynere koyup İstanbul'a taşıyacak nakliyeci
araştırmalarını da istedim. Bu arada bir internet café'ye girip MSN'i
de açtım, hızlı haberleşme için. İyi ki yapmışım; Barlas'tan hızlı yanıtlar
gelmeye başladı. Öncelikle, geçmişten tanıdığımız UND Uluslararası Nakliyeciler
Derneği) Yönetim Kurulu Üyesi Edip Bey'le (Bakımcı) görüştüğünü, Hartum'da
kedisinin de ortak olduğu bir şirketin ve şirket yetkilisinin adını verdiğini
bildiren mesajı, daha sonra da TTOK'nun bağlı olduğu İsviçre'deki FIA'nın
(Uluslararası Otomobil Federasyonu) Türkiye'den sorumlu yetkilisi Ms Deborah
Smith'in kontakt bilgilerine ulaştığını, kendisini aradığını, ancak yemekte
olduğu için bir saat sonra tekrar arayacağını, bu arada kendisine, durumu
ve TTOK'nun "çözüm önerisini" açıklayan bir e-posta gönderdiğini
açıklayan ikinci mesajı geldi. Bir süre beklemem gerektiğini anlayınca,
café'den ayrılıp, Edip Bey'in vermiş olduğu telefondan, Bakımcı Spare
Parts şirketinden Mehmet Bey'i (Utlu) aramaya karar verdim. Mehmet Bey
15 dakika sonra beni almaya gelmişti bile, yanında Sudanlı yardımcısıyla
birlikte. Önce arabanın haline bakmaya gittik. Daha sonra da Hartum'un
"hırsızlar çarşısı"na götürdüler beni. Orada, birkaç kişiye,
çalınan eşyaların eşkalini bırakıp, getirenin memnun edileceğini -bizzat
benim ağzımdan da- söyledikten sonra ayrıldık. Mehmet, daha sonra beni,
kaybolan triptik belgesi nedeniyle, aracın Sudan'dan çıkarılması, hatta
belki de Türkiye'ye gönderilmesi sırasında yaşayacağım sorunları çözebilecek
Sudan'lı bir gümrük komisyoncusuna götürdü. Bana, neler yapılması gerektiğini
tek tek anlatan Hommeida el-Sheikh, ertesi gün ilk olarak polisten, olayla
ilgili tutulan tutanağın onaylı bir kopyasını almam gerektiğini söyledi.
Hommeida'nın yanından ayrıldıktan sonra Mehmet'in iş yerine gittik. Bu
arada Barlas telefonla arayıp, Ms Smith'ten bir mesaj geldiğini, mesajda,
prosedürün hiç de TTOK'nun anlattığı gibi olmadığını, kendisinin hemen
bir bülten yayımlayıp tüm ülkelere çalınan belgenin geçersiz olduğunu
bildirdiğini, yerine yeni belgenin hazırlanması için de derhal TTOK'na
gerekli talimat mesajını göndereceğini belirttiğini söyledi. Mehmet'in
bilgisayarında mesajlarımı açtığımda, Ms. Smith'in bana bile "cc"
verdiği mesajı kutuma düşmüştü bile. Ms Smith mesajında, Carné de Pasage
en Duane (triptik belgesi) prosedüründe durumun açıkça belirtildiğini,
ilgili madde numaralarını da vererek açıklıyor ve TTOK'nu açıkça "bu
prosedüre uygun hareket etmesi" için uyarıyordu. Düşünebiliyor musunuz,
TTOK sırf başına, alıştıkları rutin işlerin dışında yeni bir "dert"
almamak için, hiç araştırma gereği duymadan, benden arabamı geri getirmemi
istiyor. Böylece, hayatlarında ilk defa karşılaştıkları Afrika'ya arabasıyla
seyahat etmek isteyen bir "deli"ye akıllarınca haddini de bildirmiş
olacaklar; "Ne işi var dı kardeşim oralarda. Gitmeseydi!".
Sonuçta yeni belge çıkarılma işini çözmüştük. Eskisiyle ilgili sorunu
da gümrükçü halledecekti, biraz zor olacaktı ama... Yeni çıkacak belgeyle
birlikte eski bilgisayarımı da getirtirdim deee... Giden fotoğrafları
getirtmem mümkün olamayacaktı.
Ertesi sabah doğruca polis merkezine, Yüzbaşı Ali Kemal'in yanına gittim,
raporun kopyasını almaya. Uzunca bir süre hazırlanan raporun kopyası konusunda
anlaşamadık. Resmi evraklarının kopyasını veremezlermiş. Sonunda benim
için bir yazı hazırlayıp imzalamaya ikna oldular. Yaklaşık iki saat sonra
"Yüzbaşım" elinde avuç içi kadar bir kağıda Arapça yazılmış
(tabii ki Arapça olacak da) iki satır yazıyla çıka geldi. "Bu nedir?"
dedim. "Rapooor!" dedi. Şöyle bir baktım, ne benim adım var,
ne arabanın plakası yazılı... Yüzbaşıya, bu "rapor"un herhangi
bir işe yaramayacağını, rapor denilen şeyin benim triptik belgem, bilgisayarım,
uydu telefonumla ilgili bazı detayları da içeriyor olması gerektiğini,
içinde aracın plakasının da bulunması gerektiğini sakin olmaya çalışarak
anlattım. Ali Kemal bu sefer matbu bir tutanak formuyla birlikte gelip
karşıma oturdu ve "Ne yazmamı istiyorsun?" diye sordu. Bir kağıda
İngilizcesini yazıp önüne koydum. Aynen Arapça'ya tercüme etti, altını
kaşeleyip, imzalayıp bana verdi ve "Bu başka kimseye yapılmaz, bilmiş
ol" dedi. Arkasından da ekledi "Eminim ki bugün ya da yarın
seni arayıp buraya çağıracağız". "Neden o?" diye sorunca,
"Hırsızları yakalayıp eşyalarını bulacağız da ondan". "İnşaallah!"
deyip elini sıkıp yanından ayrıldım. Artık arabanın kırılan camıyla ilgilenmem
gerekiyordu. Mehmet'in elemanını da yanıma alıp cam aramaya gittik. Tam
birisiyle pazarlık ediyorduk ki, cep telefonum çaldı, karşımda Ayda Hanım,
Türk Büyükelçisi'nin sekreteri. "Biraz önce polis merkezinden aradılar
ve sizin eşyaları bulduklarını söylediler" dedi. Daha Ali Kemal'in
yanından ayrılalı 1-2 saat ancak olmuştu. Derhal merkeze gittim. Ali Kemal
direkt "patronu"nun yanına çıkardı beni. Birazdan elinde benim
çantayla bir polis memuru girdi içeri. Çantayı açtım, bilgisayar (çalışır
vaziyetteydi), uydu telefonum, triptik belgesi, not defterim, Mısır rehber
kitabım ve diğerleri. Eksik olanlar harici hard-disk ünitesi (içinde yalnızca
MP3 dosya yedekleri vardı, yani önemsiz), dijital ses kayı cihazı (bazı
ses kayıtlarıyla birlikte, cok fazla önemli değil) ve bilgisayarın AC
adaptörü... Hiç önemi yoktu. En önemlileri eksiksiz bulunmuştu ve sorunlar
bir anda kökünden çözülmüştü. "Patron"dan başlayarak tüm polislere
teşekkür ettim, ellerini sıktım, Yüzbaşı Ali Kemal'le sarılıp vedalaştık.
Formaliteleri tamamlayıp, gerekli "ödül" dağıtımını hallettikten
sonra -bir daha bırakmamak üzere- çantamı koltuğumun altında kıstırıp
merkezden ayrıldım.
Restoran sahibi İbrahim'in girişimi mi, Büyükelçi'nin konuyla ilgileniyor
olduğu mu, Mehmetler'le "hırsız pazarı"ndaki boy göstermemiz
mi, poliste benim bir "journalist" olarak ortalığı bulandırmam
mı, yoksa hepsi birden mi böyle bir "tereyağından kıl çekme"
sonucunu sağladı, bilemiyorum. Ama sonuçta tam "eşeğini yeniden bulan"
mutlu bendim işte.
Bu arada, gösterdikleri yakın ilgi, destek ve çabalarından ötürü;
- Türk Büyükelçisi Ali Bey'e ve sekreteri Ayda Hanım'a
- UND Yönetim Kurulu Üyesi Edip Bakımcı'ya
- Sevgili Mehmet ve Özgür Utlu kardeşlere, özellikle bu konuda ve sonrasındaki
yakın dostluk, misafirperverlik ve samimiyetlerine,
- Barlas'a ve Gülşah Hanım'a,
- Kuzey Hartum Polis Departmanı çalışanlarına, özellikle Yüzbaşı Ali Kemal'e,
- Ve tabii ki sevgili eşim Buket'e, bana telefonla moral destek sağladığı
ve benim için -eminim ki- geceler boyu uykusuz kaldığı için
hepinizin huzurunda teşekkür etmek isterim. Bu yazıyı okuyor ve fotoğrafları
seyrediyorsanız (fotoğrafları seyeredemiyorsunuz ama edeceksiniz) bilin
ki onların sayesinde oldu.
Bu açıklamalardan sonra artık gecikmeler için ne kadar haklı mazeretim
olduğunu anlamışsınızdır. Bundan sonrasında böyle bir mazeret ileri sürmek
zorunda kalmayacağımı umuyorum.
Sonra ne mi oldu? Orijinal olduğu iddia olunan bir camı -oturması için
çeşitli yerlerini traşlatarak- camcıda taktırdım. Buralarda Land Rover
servisi falan hak getire tabii. Takarlarken kapı döşemesinin bazı parçaları
kayboldu, pencere kolunun kilit segmanı da... Bu nedenle kolu torpidoda
taşıyorum, camı açacağımda yerine takıp çevirmek için. Ama artık onu da
yapmaya gerek kalmadı, çünkü cam mekanizmadaki yerinden kurtulduğu için
artık açılıp kapanmıyor. Ama korkmayın, hep kapalı. Bilgisayarın AC adaptörünü
de Hartum'da bulamadığım için (zaten ümitli değildim) Türkiye'den gönderdiler,
sağolsunlar. O gelene kadar da bir şey yazamadım tabii. Adaptörün 6 Aralık'ta
elime ulaşmasıyla bundan önceki çalakalem hazırlanmış yazıyı ancak gönderip,
yaklaşık 8 günlük bir program sarkmasıyla alelacele Hartum'dan ayrıldım.
Bir sonraki yazımda Sudan'ı tamamlayacağım. Tabii Sudan'da çalınan eşyaları
ve adaptörü beklerken başka işler de yaptık. Ne olduklarını söylemeyeceğim,
biraz meraklanın bakalım.
Sayfa 2 >
|