|
|
Güncelleme
tarihi : 16 Mart 2006
Yer : Mikumi/Tanzanya
Gün : 152
Yapılan yol : 21,589km
Nyungwe Ormanları'ndaki buluşma noktasından ayrılıp, yorgunluğumu da göz
önüne alarak, yavaş yavaş ve arada mola vererek Kigali'ye doğru ilerliyorum.
Hava bulutlu ama yağış gelecek gibi görünmüyor. Butare'ye varana kadar
çevrede dağ taş çay tarlaları. Çay, Ruanda'nın önemli gelir kaynaklarından;
kahve ile birlikte.

Dağ taş çay tarlası
Molalarda insanlarla sohbet etmeye çalışıyorum. Ruandalı'nın anadili Kinyarwanda.
Resmi dil olarak Kinyarwanda dışında Fransızca (tabii Belçika sömürgeliği
zamanından) ve İngilizce (bu da soykırımdan sonra) de kabul edilmiş. Bunun
dışında, özellikle kuzey ve doğu bölgelerde Kswahili (ya da KiSwahili)
dili de konuşuluyor. Ama güney-batı kırsal kesiminde Kinyarwanda dili
dışında dil bilenine rastlamak pek mümkün olamıyor. Aşağıdaki hanımla
anlaşmamız bu nedenle çok güç oldu; daha doğrusu anlaşamadık. Ama, fotoğrafını
çekmem karşılığında para istemeyeceği konusunda anlaştık; fotoğrafları
göstermem şartıyla tabii... Kendi fotoğraflarını görmek çok hoşlarına
gidiyor. Hele bir de onlara fotoğraf çektirip, o fotoğrafı gösterirseniz
bayılıyorlar, bir çığlıktır gidiyor artık.

"Söz"le anlaşamadık ama, "göz"le anlaştık gibi
Buraların genel derdi bu. Eğer fotoğraflarını çekiyorsanız, para vermelisiniz.
Çünkü, gelen bütün turistler, kendileri için ilginç olan bu görüntüleri
fotoğraflamak karşılığı para teklif ede ede, bu bir kural haline gelmiş.
Para ver, fotoğrafını çek. Öyle ki; geçen yazımda bahsettiğim bisikletçiler,
o durumlarının fotoğraflanmasını istemezlerken, para teklif ederseniz
istediğiniz pozu veriyorlar. Sonuçta, herşeyi para, kalem, tişört, defter
karşılığında yapan bir toplum yaratmış bu turistler. Durdukları mola yerinde,
çevrelerini saran çocuklara, bel çantalarından çıkarttıkları düzineyle
bir örnek kalemi dağıtıp, sonra da onlara "Hadi bakalım! Şimdi de
dizilin, fotoğraflarınızı çekelim" diyen turist gruplarına rastlamak
hiç de zor değil. Peki bu çocuklara bir şeyi elde etmenin ancak emek sarfederek
mümkün olduğunu kim öğretecek, öğretmenleri mi? Çalışmadan, sadece "talep
ederek" para, kalem, tişört sahibi olmayı "öğreten" bunca
turist varken... Bunun sorumlusu yalnızca turistler değil tabii; onlara
bu yolu gösterip "mutlu olmalarını" sağlayan rehberlerin de
katkısı yabana atılmaz.
Bu arada, yukarıdaki bayanın görünüşü sizi aldatmasın, benden çok genç
(yani 47'nin çok altında). Ama erken yaşlanıyorlar. İstatistik sonuçlarına
göre de, ortalama bayan ömrü 50.1, erkek ömrü de 48.1 yıl.
Bu fotoğrafı neden buraya koydum?
Kadının sırtında bağlı çocuğu görüyor musunuz? Mışıl mışıl uyuyor. Resmi
büyütürseniz, gözündeki sinekleri de seçebilirsiniz. Üçü konuyor, beşi
kalkıyor ama onun umuru değil. Biraz önce başka bir kadın, yüzü görünsün
diye -benim istemememe rağmen- başını yana doğru çevirdi. Keyfi kaçan
çocuk bastı feryadı. Benim itirazım üzerine rahat bıraktılar ve yeniden
gördüğünüz pozisyona geçmesi birkaç saniye sürmedi bile. Bu çocuklar böyle
iki yaşına kadar ya sırtta, ya da göğüste bağlı dolaşıyorlar. Yürürken,
çalışırken, dinlenirken sürekli anneye yapışık, sürekli fiziksel bir temas
var ve anne kokusuyla birlikte. Afrikalı'nın sükûneti bundan olsa gerek,
diye düşünürüm hep.
Kigali
2 Mart Perşembe akşam üstü Kigali'ye vardım. Her büyük şehirde yaptığım
gibi, arabayla bir şehir turu atıp, önemli gördüğüm belli başlı noktaları
(oteller, restoranlar, elçilikler, bankalar, internet caféler v.s.) GPS'ime
yükledim. Bu hem benim sonraki oryantasyonum için faydalı oluyor, hem
de diğer gezginlerin kullanması için T4A'ya göndermek üzere depoluyorum.
T4A (Tracks for Africa) Güney Afrika orijinli bir grup ve dünya çapında
binlerce üyesi var. Afrika'yı GPS'leriyle dolaşan -benim gibi- yüzlerce
gezginden gelen bilgileri gözden geçirip derliyorlar ve herkesin kullanımına
açık GPS haritaları hazırlıyorlar. Ben de, Afrika'ya giriş yaptığım Nuweiba'dan
(Mısır) beri tüm yol izlerimi ve önemli noktaları T4A'ya vermek üzere
hazırlıyorum. Güney Afrika'ya ulaştığımda bir CD'ye kopyalayıp vereceğim.
Kalacağım otel, Becky ve arkadaşlarının daha önce kaldıkları ve beğendiklerini
söyledikleri Hotel Okapi. Bodrum kattaki odalar nispeten ucuz ve sessizmiş,
Becky'nin söylediğine göre. Onlardan birine yerleşiyorum. Geceliği USD20.00,
kahvaltı hariç.
Bu arada geçen yazımda Becky'den bahsederken "Chris'in arkadaşı"
demiştim; Chris kim, diye soranlarınız oldu (2 kişi). Okuyanlar hatırlayacaktır;
Chris, Mısır Batı Çölü'nde, Bahariye kasabasında tanışıp, daha sonra Etiyopya'da
Gonder'e kadar birlikte yolculuk ettiğimiz İngiliz yol arkadaşım(dı).
Ben bu yazıyı yazarken o da -herhalde- Ruanda'nin bir yerlerinde olmalı.
Akşam yemeğini, şehrin merkezinde Hintliler'in işlettiği bir süpermarketin
yanında bulunan Hint lokantasında yiyorum. Burada (ve neredeyse tüm Sahra
Altı Doğu Afrikası'nda) ticaret hemen hemen tümüyle Hintliler'in elinde;
Kenyası'ndan Ugandası'na, Ruandası'ndan Tanzanyası'na kadar. Üstelik yalnızca
başkentlerde değil, tüm büyük kentlerde de... Bu sadece İngilizler'in
Uganda demiryolu inşaatı için getirdikleriyle mi böyle olmuş, bilemiyorum.
Kigali gayet derli toplu ve sevimli, tipik bir Afrika başkenti. Düzenli
ve geniş caddeleri, yemyeşil geniş bahçeler içinde eski koloniyel binaları
ve son birkaç yılda yapıldığı anlaşılan -genellikle banka genel müdürlükleri
olan- çok katlı ama şık mimaride yapıları, diğer başkentlere oranla (Nairobi,
Kampala gibi) çok daha az ve gürültüsüz trafiği ile sakin bir şehir. Yeni
yerleşime açıldığı anlaşılan ve lüks villaların olduğu semtleri şehir
merkezinin biraz daha dışında kalıyor. En büyük sorun ise elektrik. Genellikle
uzun süreli elektrik kesintileri yaşamak pek sürpriz değil, Kigalililer
için. Benim kaldığım üç gün boyunca yalnız bir gece elektrik vardı. Diğer
geceler kesikti ve bu nedenle otleden çıkamadım. Elekrikler kesikken gece
sokakta yürümek çok tehlikeli. Yol kenarlarında bulunan su kanallarına
düşüp biryerlerinizi kırmanız işten bile değil çünkü. Yok canım, başka
türlü tehlikeden bahsetmiyorum. O, en azından Ruanda için geçerli değildir,
eminim. Su kanalları neden mi açık? Burada yağmur yağdığı zaman, öyle
bizlerin bildiği gibi yağmıyor. Bir anda başlıyor ve neredeyse göz gözü
görmeyecek şiddette -bazen- bir-iki saat sürüyor ve bitiyor. İşte o arada
inen suyu deşarj etmek için tek çare, böyle açık kanallar yapmak olmuş,
sanırım. Benim Kigali'ye vardığım akşam Becky ve iki arkadaşı da gelmişler
ama, ben onları göremedim. Ertesi sabah kahvaltıda karşılaştık. Sonraki
günlerde de bir-iki yemekte birlikte olup sohbet ettik.
Benim Kigali'deki ikinci günüm, arabanın bakım ve temizliği ile geçti
diyebilirim. Ön akstaki yağ sızıntısı artmaya başlamış, can sıkıcı. Daha
sık gözlemem lazım. Daha sonra biraz da yazılarıma yoğunlaştım. Bunun
için internet cafélerden birine çöreklenip biraz Ruanda ile ilgili bilgi
toparladım ve kitap okudum. Kigali ve aynı zamanda Ruanda'daki son gün
programım ise Soykırım Müzesini gezmek.
Ruanda'da Soykırım

"Gizlenmek için bir yer ararken Jérome'u buldum,
bacakları kesilmişti. Onu yalnız bırakamazdım. Birlikte kaçmak için kucağıma
almaya çalıştım ama, tam o sırada komünün (Hutu milislerinden bahsediyor)
aracı yanımda durdu. Maşate (bir tür kesici alet) ve diğer öldürücü aletlerle
doluydu. Adamlardan birinin, beni öldürmek için araçtan indiğini görünce,
Jérome'u yere bırakıp kaçtım.
Ve o, Jérome'un "işini bitirdi".
Bunu, birinin beni takip edip-etmediğini anlamak için arkama baktığımda
gördüm. Jérome'un yüzündeki çaresiz ifadeyi hiçbir zaman unutmayacağım.
Bunu ne zaman hatırlasam, bütün gün ağlıyorum.
Eric, 13 yaşında"
Yukarıdaki fotoğraf, Soykırım Müzesinin bahçesinde bulunan plaketlerden
birisine ait. Soykırıma şahit olan yüzbinlerce çocuktan birisinin, olaylardan
çok sonra, 13 yaşındayken tanık olarak verdiği ifadeden bir alıntı. Soykırım
sırasında daha da küçüktü. Belki 12, belki de daha küçük... O yaşta bir
çocuğun yaşadığı travmayı düşünebiliyor musunuz? Bırakın o çocuğu, bütün
bir toplumun, bir milletin yaşadığı travma..
1994 yılında, Afrika'nın göbeğinde ve tüm dünyanın gözleri önünde bir
soykırım yaşandı. Ve o "tüm dünya", bütün örgütleriyle; Birleşmiş
Milletleri'yle, tüm yardım kuruluşlarıyla, sivil toplum örgütleriyle bu
soykırımı seyretti. Hem de bu teknoloji devrinde, televizyonlarının başında,
gazetelerinin baş sayfalarında ve internette.
Olayın sebepleri çok eski bir geçmişe dayanıyor aslında. Ama bu öyle bir
geçmiş ki, ülkenin kaderini belirlemeye soyunan "medeniyet"
kalesi ülkelerin umursamaz ve bencil politikaları ile yönlendirilmiş ve
kaçınılmaz sonu hazırlamış.
Ruanda'nın ilk sakinleri, bugünkü nüfusun da küçük bir bölümünü oluşturan
Twa'ların ataları sayılan Pigmoid'ler. Twa da aslında "yerli avcılar"
anlamına geliyor. Bunlara, yaklaşık M.Ö. 700 yıllarında, o zamanlar tüm
Orta Afrika'ya, verimli tarım arazileri bulmak için yayılan Bantu dili
konuşan çiftçiler katılıyor. Hutular adı verilen bu yeni topluluk, azınlıkta
kalan Twalar'ın av bölgelerinin çoğunu da ele geçiriyorler ve onların
ormanlık bölgelere doğru çekilmelerine sebep oluyorlar. Bu iki gruba,
daha sonra hayvancılık ustası, uzun ve zayıf yapılı insanlar (olasılıkla,
Orta Nil bölgesi, yani Sudan ve Etiyopya'nın güneyinden, göçmeye başlayan
Maa dili konuşanlar, ya da Maasailer'den bir kol) 10. ila 14. yüzyıllar
cıvarında gelmeye başlıyorlar. Tutsi (ki "hayvan sahipleri"
anlamına geliyor) adı verilen bu yeni grup, ülkede otoriteyi de bir şekilde
kendi lehlerine oluşturuyorlar. Yıllarca Tutsi bir kral (ya da mwami)
tarafından yönetilen ülkede dikkate değer bir hiyerarşik yapı oluşturuluyor.
Bu yapıda, üst düzey tüm yöneticiler Tutsi'yken, kral tarafından -gösterdiği
yararlılıklardan ötürü- bir Hutu'nun "Tutsilik"le ödüllendirilmesine
de rastlanabiliyor. Bu arada, işleri bozulup fakirleşen bir Tutsi'nin
Hutu'luğa düşmesine de... Twa'ların, toplum içerisinde pek esamesi okunmazken,
Tutsi ve Hutu lâkapları, soy tanımlamasından çok, birer sosyal statü göstergesi
haline dönüşmüş. Tutsiler'in serfleri konumunda olan Hutular'ın statülerinin
değişmesi de mümkün olabilmeye başlamış. Öyle ki, bir süre sonra, belli
sayıda hayvana sahip olmak -otomatik olarak- Tutsiliğe terfi etmeye ve
hatta Tutsi bir kadınla evlenmeye olanak sağlar olmuş. Bu duruma gelen
bir Hutu'nun -tabii ki- Tutsi patronunun emrinde çalışması söz konusu
olmuyormuş.
Bu gelenek, Ruanda Krallığı'nın ömrü boyunca bu şekilde sürmüş. Hatta,
Ruandalılar'ın ve kralın haberi olmadan 1885 yılında yapılan Berlin Konferansı
sırasında şimdiki Brundi ile birlikte Ruanda-Urundi adı altında Almaya'nın
hegemonyasına "terk" edildikten sonra bile... Almanlar, hayatlarında
gitmedikleri topraklara, böyle "piyangodan" sahip olunca, oraya
alel-usül birinin gitmesini uygun görmüş olacaklar ki, 1894 yılında Kont
Güstav Adolf von Götzen'i görevlendirmişler. Güney doğudaki Rusumo Şelalesi
tarafından girerek, o zamanki mwami, yani Kral Rwabugiri'nin bulunduğu
yere kadar giden Kont, kendi ülkesini o ana kadar dünyanın merkezi sanan
Kral'a, artık Almanya diye yeni bir patronun himayesine girdiği haberini
verip garip bir sürpriz yapmış.
Gerçekten, o zamana kadar dünyaya kapalı bir toplum olarak yaşayan Ruanda,
Afrika ülkeleri içinde, köle ticaretine paçayı kaptırmamış birkaç taneden
birisi. O zamana kadar, çevresinde, "medeniler" tarafından keşfedilmeyen
ülke kalmazken, 1894'te Alman Kont'unun gelişine kadar ya kimse gitmeye
cesaret edememiş, ya da girmeye çalışanlar püskürtülmüş; 1874'te Amerikalı
kâşif Henry Stanley'in başarısız denemesinde olduğu gibi.
Almanlar'ın duruma hakim olmasıyla, gerek Katolik, gerekse Protestan cemaatine
bağlı misyonerler derhal kolları sıvayıp, bu bakir toprakların insanlarının
gözlerini açmak ve onları -temsil ettikleri dinin onlara vermiş olduğu
yüce görevle- cemaate kazandırmak için var güçleriyle çalışmaya başlamışlar.
Ancak, Belçikalılar'ın, büyük komşu Kongo'da bulunmalarının ve "sömürgecilik"
konusunu daha ciddiye alarak konuya derinlemesine hakim oluşlarının avantajını
kullanarak Ruanda üzerinde emellerini fiiliyata dökmeleri; Almanlar'ın
-daha himayelerine yeni almışken-, 1. Dünya Savaşı hezimeti sonucu, "hay"dan
gelen ülkeyi "huy"a kaptırmalarına ve dizginleri Belçikalılar'a
bırakmalarına sebep olmuş.
Belçikalılar, Runada'yı, kendileri için yiyecek kaynağı olarak kullanmışlar.
Bunu yaparken de, ülkede ciddi bir altyapı ve örgütlenme gerçekleştirmişler.
Her ne kadar, krallığın mevcut hiyerarşik yapısı Avrupa medeniyetini bile
hayrete düşürecek kadar örgütlüyse de, yapının içerisine kendi gözlemcilerini
-her kademeye- yerleştirmekten de geri kalmamışlar. Bu dönem içerisinde
yollar, tahıl depoları, okullar yapılmış; tarımda verimi geliştirici tekniklerin
yaygınlaştırılması ve zaman zaman oluşan kıtlığa karşı dayanıklı besin
ürünleri yetiştirilip, bunların depolanması kültürünün geliştirilmesi,
çok dağlık olan coğrafyada erozyona karşı teraslama çalışması yaptırılması,
kooperatifçiliğin geliştirilmesi, ihracata yönelik ürün yetiştirilmesinin
(özellikle kahve ve çay) özendirilmesi ve böylece ülkeye likit para girişinin
sağlanması gibi ülkeyi kalkındırıcı birçok program yürürlüğe konulmuş.
Ancak, bu arada, nüfustaki azınlığına karşın, önceden beri süregelen Tutsi
egemenliğinde de, Hutular'la aradaki sosyal fark gitikçe açılarak devam
etmekteymiş. Bunun sebebi, biraz da Belçikalılar'ın, Tutsiler'i, eğitilmeye
ve yönlendirilmeye daha yatkın olmaları nedeniyle kayırıyor olmaları imiş.
Hatta bir süre sonra, ortaya ölçüler, standartlar çıkmaya başlamış; boylar,
kafa çapları, göğüs ve bel çevreleri, bacak uzunlukları falan... Bu bana
biraz Nazi Almanyası'nı hatırlatmadı değil hani. Uygulanışları da yaklaşık
aynı zamanlar; yani 1940'lı yıllar. Bu yıllar, Belçikalılar tarafından
Ruandalılar'ın "tasnif" edilmesi yıllarıdır. Yeni çıkarılan
bir yasayla artık, nüfus cüzdanlarına insanların "menşei" de
yazılmaya başlanacaktır. Bu daha sonra, soykırımın yaşandığı 1994'e kadar
değişmez bir kural olarak kalacak ve katliamlar sırasında Tutsiler'in,
diğerlerinden daha kolay ayrılmalarını sağlayacaktır.
Bu arada, Hutular'ın arasından -az da olsa- okuma şansı bulup, kendini
yetiştiren, daha sonra Avrupa'ya gidip, orada eğitimlerini tamamlayan
gençler arasında bağımsızlık kıvılcımları alevlenmeye başlamış. Yönetimi
elinde bulunduran Tutsiler'in de bir süredir içinde bulunan aynı kıvılcım,
daha sonra büyümüş ve Belçika'yı -biraz da Birleşmiş Milletler'in baskısıyla-
ülkenin egemenliği yolunda adım atmaya zorlamış. 1959 Haziranı'nda Mwami
(kral) Rudahigwa'nın hastanede ölümü ve bu konuda Belçika'nın parmağı
olduğuna yönelik söylentilerin çıkması, ardından PARMEHUTU partisinin
(Hutu kanadı partilerinden en güçlü olanı) şeflerinden birisinin UNAR
taraftarları tarafından dövülmesi, örgütlenmiş Hutu çetelerinin ülke çapında
saldırı, kundaklama, yağma ve öldürmeye başlamalarına sebep olmuş. Tutsiler'in
misillemesi ile yaklaşık iki hafta süren olaylarda her iki taraftan da
toplam 1,231 kişi ölmüş. Olaylardan sonra, Hutu yandaşı olarak bilinen
Belçikalı Albay Guy Logiest komutasında askeri bir yönetim kurulmuş ve
yönetimdeki tüm Tutsi liderler Hutular'la değiştirilmiş.
1960'ta yapılan şaibeli seçimleri PARMEHUTU Partisi kaznınca, Birleşmiş
Milletler, seçimlere hile karıştığı savıyla tekrarını istemiş. 1961'de
tekrarlanan seçimlerin sonucu yine Hutular'ın lehine sonuçlanınca Grégoire
Kayibanda'nın başkan olduğu Hutu yönetimi devri başlamış. Bunu takip eden
yıl içerisinde Butare'de (üniversite kentiydi, hatırlayacaksınız) yaklaşık
150 Tutsi öldürülmüş, 5,000 ev yakılıp, yaklaşık 22,000 kişi göçe zorlanmış.
Temmuz 1962'de bağımsızlığına kavuşan Ruanda'da, çıkarılana Quotas kanunu
ile, herkesin genel nüfusa oranı ölçüsünde devlet hizmetlerinden yararlanması
öngörülmüş. Bu da, o sıralarda genel nüfusa oranı %9 olan Tutsiler'in,
eğitim, istihdam gibi olanaklardan ancak %9 oranında yararlanmasını getiriyormuş.
Hutular'ın Ruanda'da yönetimi ve -dolayısıyla- gücü ele geçirmeleri, ülke
tarihinde yeni bir dönüm noktası ve Tutsiler için de kötü günlerin başlangıcı
olmuş. 1993 yılına kadar binlerce Tutsi çeşitli milis saldırıları ve devlet
güçleri tarafından gözaltı ya da tutuklu durumda gördükleri işkenceden
ölmüşler.
21 Ekim 1993 tarihinde komşu Brundi'nin Hutu başkanının askeri darbede
öldürülmesi, ülkedeki gerilimi arttırdı. Birleşmiş Milletler, güvenliği
sağlamak amacıyla UNAMIR (UN Assistance Mission for Rwanda/Birleşmiş Milletler
Ruanda Özel Destek Grubu) birliği göndermeye başladı. 6 Nisan 1994 tarihinde,
Devlet Başkanı Habyarimana'nın Brundi'nin yeni Devlet Başkanı Cyprien
Ntaryamira ile brilikte bindikleri uçağın Kigali yakınlarında -kaynağı
hiç bir zaman belli olamayacak- bir roket saldırısıyla düşürülmesi ve
her iki başkanın da ölümü, zaten kaynamakta olan kazanı taşırdı. O güne
kadar Tutsiler aleyhinde propoganda yapmakta olan devlet radyosu Radio-Télévision
Libre des Milles Colines, o geceden itibaren Tutsiler'in düşman oldukları
ve görüldükleri yerde öldürülmeleri gerektiğini bildirmeye başlamıştı.
Gazetelerde (hepsi hükümete "yakın"dı) yayımlanan bildirilerde
de, Tutsiler'in "itlafı"na yönelik açıklamalar maddeler halinde
veriliyordu. O gece hızlı ve örgütlü bir şekilde başlayan Tutsi kıyımı,
devlet güçlerinin de katılımıyla, büyük bir hızla ülkenin her yanına yayıldı.
Dört ay süren sokırımda bir milyonun üzerinde Tutsi ya da Tutsiler'e bir
şekilde yakın olan Hutu katledildi. Duruma engel olmaya çalışan UNAMIR
komutanının Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Güvenlik Danışmanı nezdinde
yaptığı girişimler sonuçsuz kaldı ve bizzat Genel Sekreter imzasıyla gönderilen
mesajla, durumun Ruanda'nın bir "iç meselesi" olduğu ve kesinlikle
karışılmaması gerektiği bildirildi. İlaveten; gönderilen destek birliği
yardımı ile ülkedeki yabancıların tahliyesinin ardından, mevcut 2,500
askerden oluşan UNAMIR birliğinin 250 askere düşürüleceği de tebliğ edildi.
Böylece, Hutu milis kuvveti interahamwe ile devlet güçlerinin işi daha
da kolaylaşmış oldu.
30 Nisan 1994 günü Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin aldığı kararla,
Ruanda'ya 6,800 kişilik bir Barış Gücü gönderilmesi kararlaştırıldı. Ancak
birliğin oluşturulması ile ilgili tartışmaların uzaması, katliamın boyutunu
gittikçe arttırıyordu. Fransa, Barış Gücü'nün ulaşmasına kadar sivillerin
güvenliğini sağlamak üzere Haziran ayında 2,500 kişilik bir birlik göndermeye
karar verdi. Opération Tuquoise adı verilen bu girişimin ardından Tutsi
direnişçi birliği RPF Kigali Havaalanı ve çevresinde denetimi ele geçirdi.
Fransız birlikleri, ülkenin çeşitli yerlerinde kontrolu ele alıp, süren
katliamın önüne geçti. Sonuçta, resmi kayıtlara göre 1,200,000, gayrı
resmi söyleme göre de 1,500,000 Tutsi ve onlarla bir şekilde ilişikili
Hutu öldürüldü bu soykırımda.
Ve dünya bu katliama seyirci kaldı, başta söylediğim gibi. Bizler, bu
durumun seyircisi olarak, televizyonlarımızın başında; bir zamanlar kendilerini
dünyanın merkezinde sayan ve hiçbir şeyden haberi olmayan bu insanlara
"medeniyet"in kontrolu altına girdiklerini tebliğ etmek üzere
gönderilen Alman Kont Götzen'in ülkeye girdiği Rusumo Şelalesi'nin üzerindeki
köprüden, Akagera Nehri'nde "akan" cesetleri, köprünün üzerinden
Tanzanya'ya geçmeye çalışan kolu-bacağı kesik, ne olduklarını anlayamamış
insanların şaşkın bakışlarını izliyorduk. Öyle bir şaşkınlıktı ki, Kont
Götzen'den, kendi bilgileri dışında, dünyanın başka bir yerinde ülkelerinin
"medeni hami"lerine peşkeş çekildiğini öğrendiklerinde duydukları
şaşkınlıktan beter...

Kigali'deki
Soykırım Müzesi, arkada Kigali
5 Mart Pazar günü, sınırdan Tanzanya'ya geçerken, askerlerden izin isteyip
iki ülkeyi birleştiren Rusumo Köprüsü'nün ortasına kadar yürüdüm. Akagera
Nehri'nin Ruanda'dan gelen tarafına bakarken, ekranda gördüğüm "akan"
cesetler gözümün önüne geldi. Ve üzerinde durduğum köprüden, çaresizce
Tanzanya'ya geçmeye çalışan "kurtulmuşlar"... Aradan 12 sene
geçti. Yaralar sarıldı mı? Gayret ediliyor. Kimse Tutsi ve Hutu söcüklerini
kullanmıyor, kullanmak istemiyor artık; Tutsi de olsalar, Hutu da...
Daha önce bahsettiğim Gisenyi ve Kibuye kasabalarına gitme sebebim de,
buraların en büyük Tutsi kıyımlarının yaşanmış olduğu yerlerden olmalarıydı.

Kibuye'deki Soykırım Anıtı'nın tabelası, yalnızca Kibuye'de 11,400 kişinin
katledildiğini gösteriyor.
Müze, İngiliz Holocaust Merkezi desteği ile hazırlanmış. Son kısım, dünyada
daha önce yaşanmış çeşitli soykırımlara ilişkin bölümlere ayrılmıştı.
Bunlar arasında 2. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası'nda yaşanan Yahudi
soykırımı, çok yakında yaşadığımız Bosna-Hersek'teki soykırım da vardı.
Ve 20. yüzyıl başında yaşandığı iddia olunan Ermeni soykırımı da, maalesef...
Üzüldüm.
Bu konuyu ve Ruanda'yı burada kapamak istiyorum. Aslında daha yazılacak
ve konuşulacak çok şeyler vardı ama... Biliyorum, hepinizin içini çok
kararttım. Benimki çok daha fazla kararmıştı. Neyse ki, Kigali'deki Soykırım
Müzesi'nden çıktığımda yağmur yağıyordu.
<
Sayfa 2
|