|
|
Güncelleme tarihi : 06.03.2006
Yer : Mwanza/TANZANYA
Gün : 142
Yapılan yol : 19,315km
Son yazılarımda üslûp değişikliğinden şikayet eden iki dostumun mesajı,
Uganda'nın kapanış yazısında açık ettiğim "kendimden şikayetim"
konusunda çözüm bulmam gerektiğini düşündürdü bana. Ne de olsa arabayla
bu rotayı hayatında bir kez yapar insan (öyle mi acaba?). "Bu rotayı"
dedim, dikkatinize!
Kendime çeki-düzen vermek zorunda olduğuma ve "oyuncağını kaybeden
çocuk" psikolojisinden kurtulmaya karar verdim. Yine de, geçiş döneminde
oluşabilecek "sürç-ü lisan" için şimdiden özür dilerim.
Ruanda
Ruanda, pek çoğunuzun gözünde milyonlarca insanın yakın zamanda hunharca
katledildiği bir ülke olarak canlanıyor, eminim. Maalesef, benim de gözümün
önünden gitmiyor, Coşkun Aral'ın fotoğraflarındaki o içler acısı "insan
manzaraları". Bu korkunç manzaraların yarattığı travma, çoğunluğun
belleğinde Ruanda'yı, "insanların katledildiği ülke" olarak kalmaya
mahkum etti. Bugünkü durum hakkında araştırma yapmaya başlayana kadar -maalesef-
ben de aynı yanlış inanışa sahiptim.
24 Şubat Cuma günü yolun solundan sağına, sınır çizgisinin de Uganda tarafından
Ruanda'ya geçtim. Seyahatimin Kenya'dan itibarenki bölümünün Ruanda hariç
tamamı -maalesef- yolun ters, pardon, sol şeridinden gidilen ülkelerden
oluşuyor. İngilizler'le bu konuda tartışmaya girerseniz, kendilerinin yolun
doğru, diğerlerinin ise ters tarafında olduğunu iddia ederler. Böyle bir
tartışmada ben de onlara bizim meşhur Laz fıkrasını anlatırım. Hani, Laz
bir vatandaşımız (Lazlar kızmasın lütfen!) İngiltere'de şehirlerarası yolda
tam yoğun bir saatte ilerliyor; ama alıştığı tarafta, yani sağında... Tabii
kalabalık trafik birbirine giiyor; korna çalanlar, kendini dışarıya atanlar
falan... Bu sırada radyoda, yolda "bir deli"nin yanlış şeritte
gitmekte olduğuna dair uyarı anonsu yayımlanıyor. Vatandaşımız anonsu duyunca
kendi kendine söyleniyor: "Kaç 'bir tane', hepsi hepsi..." Neyse!
Seyahatimin bitimine kadar bu son krallığım. Ruanda'dan sonra aynı işkenceye
devam. Ama, alıştım artık.
Sade bir pasaport ve triptik töreninin ardından ülkeye giriş yaptım. Kenya'dan
sonra, triptik ve gümrük işlemlerinde artık ne arabaya, ne de içindekilere
bakmaz oldular. "Hertürlü kaçakçılık işi yapılır!" diye cama bir
yazı mı yapıştırsam, ne. İnsan, silah, uyuşturucu, -buralarda çok revaçta
olan- elmas v.s... Çalınanların parasını çıkarsam yeter (bak, yine çalınanlardan
bahsettim).
Benim ülkeye giriş yaptığım sınır, aslında Uganda ile Ruanda arasındaki
ana sınır değil. Daha önce Kenya'dan Uganda'ya girerken yaptığımız gibi,
bu sefer de tali bir sınır kapısından Ruanda'ya giriyorum. Bunun aslen iki
nedeni vardı. Birincisi, bir "ara plan" olarak gündeme gelen ve
Uganda'dan -kısa süreliğine- Kongo'ya geçip, oradan Ruanda'ya girmek, diğeri
ise dağ gorillerine yakın bulunmak. Aslında ikisi de birbiriyle bağlantılı.
Şöyle ki; dağ gorilleri, merhum Dian Fossey ve onun hayatını anlatan Sisteki
Goriller (Gorillas in the Mist) filmi sayesinde dünyaca tanınıp da, bölge
meraklıların akınına uğrayınca, bunun iyi bir gelir kaynağı olabileceğini
keşfeden -başta- Uganda ve -sonra- Ruanda, konuyu ücretli bir "atraksiyon"
haline getirmişler. Öyle ki; ilginin, ücretli olmasına rağmen halâ giderek
artması, lokal otoritelerin "arz/talep" kanununu deneme-yanılma
yöntemiyle öğrenip, gelen turistlerin maddi sınırlarını zorlamak konusunda
cesaretlendirmiş. Bu arada, kendi iç meselelerinden başını kaldıramayan
Kongo ise, konuya uzak kalmakta devam ederken, bunu keşfeden turistler de,
"yüz görümlüğü" ücretinin düşük olduğu bu yeni ülkeye doğru hafiften
seğirtmeye başlamışlar bile. Rakamlardan bahsetmek gerekirse, Uganda ve
Ruanda'da 1 saatlik "yüz görümlüğü" ücreti şu sıralarda USD375.00
iken, Kongo'da bu rakam USD225.00. Hepsi de aynı mal, pardon, dağ gorili
yani. Çünkü, bunların hepsi aynı köyün, Virunga Dağları'nın, çocukları.
Bu dağlar, üç ülkenin sınırlarının birleştiği noktada yükselen; üçü aktif
altısı sönmüş toplam dokuz volkandan oluşuyor. Goriller de bu dağlarda fink
atıyorlar, aileleri ile birlikte.
Uzun lafın kısası; ben zaten Uganda'dan Ruanda'ya geçeceğim ve geçerken
USD60.00 vize ücreti ödeyeceğim. Bunu Kongo'dan da girsem ödüyorum, değişen
birşey yok. Değişen tek şey şu olacaktı: Uganda'dan Kongo'ya UD30.00 ödeyip
vize alarak girecek, orada birkaç gece kalacak, bu arada goril işini de
"ucuza kapatacak" ve sonra da Ruanda'ya geçecektim. Ama, Daniél
amcamız (bana Uganda'dan Kongo'ya, oradan da Ruanda'ya eşlik edecek "dost")
kazık atınca bu iş yattı. Öyle olunca da bendeniz, kafam kızıp Ruandaya
geçtim. İşte, neden herkes gibi Butare üzerinden değil de, Kisoro üzerinden
Ruanda'ya girdiğimin hikayesi bu.
Ruhengeri/Volcanoes Ulusal Parkı: Altın Maymun ve Goriller
İlk hedef Ruhengeri, sınırdan yaklaşık 40km içerdeki kasaba. Orada gerekli
erzak ikmalimi yapıp, goril hazretleri ile görüşmek için randevu aldıktan
sonra dağa çıkacağım. Plan, Virunga Dağları'nın Ruanda'daki uzantısını içinde
barındıran Volcanoes Ulusal Parkı (Parc des Volcans). Bu park, 13,000 hektarlık
bir alana sahip. En yüksek noktası, Kongo ile sınırın tam zirvesinden geçtiği
Karisimbi Tepesi, 4,507m.
Ruanda'daki ulusal parklar, ORTPN (Office Rwandais du Tourisme et des Parc
Nationaux/Ruanda Turizm ve Ulusal Parklar Ofisi) isimli bir kuruluşa bağlı.
Bu kuruluşun, ulusal parklara yakın yerlerde birer ofisleri var ve çok iyi
örgütlenmiş bir kuruluş. Tabii bu kadar para akınca, örgütleniyorlar.Tüm
ofisler, Kigali'deki merkez ofisle eş-zamanlı uydu bağlantısına sahip falan.
Özellikle dağ gorilleri için randevular merkezden veriliyor. Ancak, Uganda'daki
gibi turiste eziyet olmasın diye, merkez dışındaki ofislerden de randevu
alabiliyorsunuz. Anında görüntü yani.
Şimdi, "Bu randevu ne iş?" sorunuza geliyorum. Efendim! Bu dağ
gorilleri, anılan Virunga Dağları bölgesinde yaklaşık 300 fert kalmış vaziyetteler.
Bunların, gerek kaçak avcılardan (maalesef bu hayvancıkları çeşitli amaçlarla
avlayanlar da var), gerekse bağışıklık sistemlerinin alışık olmadıkları
bulaşıcı hastalıklardan korunması gerekiyor. İlki için, dağlarda sürekli
devriye gezen askerler var. İkincisi için ise, bu hayvanları görmek için
gelen turistlere bazı kısıtlamalar getirilmiş vaziyette. Örneğin, gorilleri
toplam 1 saat görebiliyorsunuz. 1 dakika daha fazla görmenize müsaade edilmiyor.
Aynı goril ailesi, bir günde en fazla 8 kişilik tek bir grup tarafından
ziyaret edilebiliniyor. Gorillere 7m'den daha fala yanaşamıyorsunuz. Eğer
o size yanaşmaya kalkarsa, siz uzaklaşmalısınız; tabii yavaş hareketlerle
ve geriye dönmeden. Yanınıza aldığınız yiyeceklerden yerlere atılmasına
kesinlikle müsaade edilmiyor, daha sonra goriller tarafından alınıp yenilmesin
diye. Orman içinde tuvaletiniz gelirse, sizinle gelen "iz sürücüler"den
birisi yere maşatesi ile çukur kazıyor, hacetinizi giderdikten sonra üstü
toprakla kapatılıyor. Gorillerle birlikteyken onlara doğru hapşımak veya
öksürmek kesinlikle yasak. Ve daha benzeri birçok kural.
Parkta yaşayan birkaç goril ailesi var. Herbir aile için günde en fazla
8 kişilik bir gruba izin verildiği için, buna göre rezervasyon alınıyor.
Yüksek sezonda, bazı zamanlar birkaç haftalık, hatta aylık randevuların
dolu olduğu, bu nedenle çok daha önceden başvurmak gerektiği söyleniyor.
Benim teşebbüsüm ise yağmur sezonunun ortasına denk geldiği için -böyle
bir çılgınlığa kalkışanların sayısının azlığından- birkaç gün sonrasına
randevu verilebiliyordu.
Şimdi, bu bir saatlik "görüşme" öyle gidip hazretleri evinde görmek
şeklinde olmuyor tabii. Bunun için, sizden çok önce ormana dalıp gorillerin
izlerini süren "iz sürücüler" var. Bunlar goril ailesinin yerini
tespit ettiklerinde, yola çıkan turist grubunun başındaki rehbere telsizle
bilgi veriyor. Rehber de bu bilgiye göre grubu yönlendiriyor. Sabah 07:00'de
buluşma noktasında hazır bulunan grup üyelerine önden kısa bir brifing veriliyor;
görecekleri goril ailesi ve üyeleri ile ve kurallarla ilgili. Daha sonra
araçlarla ulaşılabilecek en yakın noktaya kadar gidilip, oradan yürüyüşe
başlanııyor. Yürüyüşten çok "tırmanış" demek daha doğru olur,
hem de bir cangılın içerisinde.
Neyse! ORTPN'in Ruhengeri'deki ofisinde, 3. gün için randevu aldım. Ancak,
bu arada rezervasyon iptali olursa, daha önceki bir gün de gitme ihtimalim
olabilir. Ama bunun için, her sabah 06:45'te dağdaki buluşma noktasında
hazır bulunmam gerekiyor. Dolayısıyla, 3 gece dağdayım demektir. Kalacağım
yer, buluşma noktasının hemen yakınındaki Kinigi Misafirhanesi. Bozuk (ya
da, kayalık) 25km'lik bir yoldan Kinigi'ye varıyorum. Bu misafirhane aslen
ASOFERWA (Association de Solidarité des Femmes Rwandaises/Ruanda Kadın Dayanışma
Derneği) adlı bir yardım kuruluşuna ait.

Tarlada çalışan çiftçiler, Kinigi Köyü

Çoban çocuklar, Kinigi Köyü
ASOFERWA, 1994'te yaşanan korkunç soykırımdan etkilenen kadınlar ve kimsesiz
çocuklar yararına Ağustos 1994'te oluşturulmuş bir dernek. "Soykırımdan
etkilenen" derken, soykırım nedeniyle dul kalan kadınlardan, öksüz
kalan çocuklara, soykırım sırasında fiziksel ve duygusal şiddete maruz kalanlara,
soykırım sırasında tecavüze uğrayıp AIDS'e yakalananlara ve hatta soykırım
suçlaması altında olup da "yeniden eğitim" programına dahil edilenlere
kadar geniş bir "soykırım mağduru" insan kitlesine hizmet vermeye
çabalıyor. Bu durumdaki kişiler için Ruanda'nın çeşitli yerlerinde kurulan,
her biri 100-150 evden oluşan ve 600 ila 1,200 kişiyi barındıran "Barış
Köyleri"nde barınma sağlanıyor, iş edindirme eğitimleri veriliyor,
kimsesiz çocuklar sahiplendiriliyor v.s.

Kinigi Misafirhanesi, Volcanoes Ulusal Parkı
Kısacası, ASOFERWA'ya
ait bu misafirhanede kalmak -bir bakıma- böyle kutsal bir çalışmaya da
katkı sağlamak anlamına geliyor.Ruanda'ya yolu düşenler ve Volcanoes Ulusal
Parkı'nı ziyaret edecekeler için (ki şiddetle tavsiye olunur) yardımcı
olacağı düşüncesiyle aşağıda kontakt bilgilerini veriyorum:
Kinigi Guest House
Tel : +250 8533606, +250 8848061, +250 8515146 ve +250 547156
E-posta : kinigi-guesthouse@rwanda1.com
Misafirhane müdürü : Ms. Beatrice Mukangenzi
Resepsiyon görevlisi : Ms. Rosetter Mbabazi
Her ikisi de İngilizce ve Fransızca biliyorlar.
Servisi kaliteli, fiyatları ehven, insanları dost, temiz, huzurlu ve mütevazı
bir konaklama yeri. Üstelik buluşma noktasına da -neredeyse- yürüme mesafesinde.
Misafirhane, sırtını heybetli Sabyinyo Dağı'na (3,634m)
dayamış
Ertesi sabah 06:45'te buluşma noktasında hazırım. Rezervasyon iptali olmadığı
için o günkü "goril turları"ndan birisine dahil olamıyorum.
Ben de, aslında daha önceden de planladığım Altın Maymunlar'ı (Latince
tanımı cercopithecus kandti) görmeye gideceğim. Primatların bu türü, yalnızca
Büyük Çatlak Vadisi'nin Albertine Çatlağı bölgesine mahsus ve özellikle
de Volkanlar Ulusal Parkı'nda yaşıyorlar. Bunun dışında, güneyde, Nyungwe
Ormanı'nda da küçük bir nüfusun yaşadığı belirtiliyorsa da, dikkate değer
kısmı bu bölgede, Virunga Volkanları'nda yoğunlaşıyor. 2004 sayımlarına
göre Volkanlar Ulusal Parkı'nda yaklaşık 40 kadar altın maymun olduğu
sanılıyor. Dünya Koruma Derneği (World Conservation Union) tarafından
nesli tehlikede olan hayvanlar listesinde olması nedeniyle ancak 2003
yılında ziyaretçilere "görücüye" çıkartılmaya başlanan altın
maymunlar, kendileri için bir film yapan ve kollayan olmadığı için dağ
gorili abileri kadar tanınmış değiller.
Altın maymun adını, altın sarısı gövde, yanak ve kuyruk tüylerinden alıyor.
Turumuz Francis Ndagijimana önderliğinde yapılacak. Önden kısa bir brifing
veriliyor, Francis tarafından. Grupta 6 Alman (yaşları -sanırım- 60 ila
75 arası) ile bir de ben (yaşı 47) varız. Almanlar bir arabada, Francis
ve ben de benim arabada, yürüyüşün başlayacağı köye kadar gidiyoruz. Bu
noktada bizi beş tane asker karşılıyor. İkisi arabaların başında bekleyecek,
diğerleri ise bizimle geliyor. Ciddi bir örgütlenme var. Aslında bu örgütlenme
daha buluşma noktasından sezilmeye başlanmıştı bile. Kaz gelecek yerden
tavuğu esirgememişler, anlaşılan.

Patates tarlalarından geçerken karşımıza bir bukalemuncuk çıkıyor
Patates tarlalarının içinden yürüyerek, milli park sınırına kadar geliyoruz.
Milli park sınırı, yığma taşlarla örülmüş bir duvarla belirlenmiş, yaklaşık
1.5m yüksekliğinde. Francis, bu duvarın, parktaki bufaloların park dışına
çıkıp, köylülere ait tarlalarda ürünlere zarar vermelerini önlemek üzere
yapıldığını söylüyor.

Volcanoes Ulusal Parkı sınırlarının dibinde bir
orman köyü
Ormana dalmamızla çamur başlıyor. Aslında arabalardan indiğimizden beri
çamur var ama, batacak kadar değildi. Sık bambu ağırlıklı ormana girdikten
sonra ise yer yer çamura batıyoruz, bileğimize kadar. Tam teşekküllü Alman
birliği, çamura karşı ayak bilekleri ve baldırlarını kavrayan tozlukları
sayesinde çamurdan -nispeten- korunabiliyorlar. Bendeniz ise, pantolon
paçalarına kadar çamura batmış bir şekilde ilerliyorum. Başta, Almanlar'ın
kuşandıkları bu kadar çeşitli teçhizat fazla ukalâca gelmişti bana ama,
şimdi kimin ukalâ olduğu ortaya çıktı tabii. Bu arada, rehberimiz Francis
sürekli telsizle konuşarak "iz sürücüler"den maymunların konumuna
ait bilgi alıyor. Yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşün ardından maymunların
bulundukları yere yaklaştığımızı söyledi ve ardından "iz sürücüler"le
karşılaştık. Francis, bu noktada sırt çantalarımızı bırakmamız gerektiğini,
bundan sonrasında bambuların çok daha sıklaşması nedeniyle onlarla ilerlememizin
çok güç olacağını söyledi. Askerlerden ikisi de çantaların başında bekleyeceklerdi.
Francis'e, gideceğimiz mesafenin ne kadar olduğunu sordum; yaklaşık 500m
ilâ 1km daha yürüyeceğimizi söyledi. Arada geri dönmek mümkün görünmediği
için sırt çantamdan (aslında benim fotoğraf çantamdır) en uygun objektifimi
seçip, makineme takmam gerekiyordu. Ormanın sıklığını göz önüne alarak
fazla yüksek zoom kullanamayacağımı düşünerek 17-55mm (konvansiyonel makinelerde
25-85mm'ye karşılık geliyor) objektifimi taktım. Sonradan, o objektifi
makineyle birlikte kafama vurmak isteyecektim tabii. Maalesef yetersiz
kaldı ve diğer büyük objektifi takmadığıma; daha doğrusu, Francis'e inanıp
da çantayı almadığıma çok hayıflandım. Tamam, yolumuz gerçekten zordu
ama, bir sırt çantasını da idare edebilirdim. Daha iyi fotoğraflar çekmem
mümkün olacaktı.
Maymunların bulunduğu yere vardık sonunda. Önce bir tanesini gördük. Arkasından
birkaç tanesi daha ortaya çıktı. Sonra hepsi birden etrafımızda atlayıp
zıplamaya başladılar. Sanırım 20 civarında maymun vardı etrafta. Bunların
bir kısmı da daha yavruydu. Hatta, bir keresinde, annesinin karnına yapışmış
olarak onunla dolaşan bir yavruya da rastladım. Meyve ve tohumlarını yedikleri
ağaçlarda birşey kalmayınca yer değiştiriyorlar, bir ağaçtan öbürüne "maymun
gibi" sıçrıyorlardı. Hareketleri hızlı olduğundan, ancak birşeyler
yemek için durduklarında yakalamak mümkün olabiliyordu, fotoğraflamak
için. Yalnız, ağaçlar o kadar sık ve dalları ve yaprakları görüşü o kadar
kapatıyordu ki, temiz bir fotoğraf yakalamak neredeyse imkansızdı. Çekebildiklerimden
bazıları ise aşağıda.

Altın maymunlardan birisi, yeni yemek mekanına ilerliyor

Beni karşılarında fotoğraf çekmeye çalışırken görünce çok şaşırıyorlardı.
Altın maymunlara da -gorillerde olduğu gibi- 7m'den daha fazla yaklaşmak
yasak. Ama, onlar da kendilerine zaten bundan daha fazla yaklaştırmıyorlar
hiçbir zaman.
Sonunda 1 saatimiz doldu ve bata çıka gerisin geriye döndük. Arabalarımızın
bulunduğu yere geldiğimizde bulduğum bir tahta parçası ile ayakkabımdaki
ve pantolonumdaki çamurları "kazıyarak" temizlemeye çalıştım.
Buluşma noktaına Francis'i bıraktıktan sonra misafirhaneye döndüm. Pantalon
ve ayakkabılarım çamurla kaplanmıştı. Yıkasam, ertesi güne kurumaları
imkansızdı ve -en azından- başka yürüyüş ayakkabım yoktu. Bu nedenle,
çamurların kurumasını bekleyip "çitileme" yöntemiyle temizlik
yapmayı tercih ettim. Odamın önünde bununla uğraştığımı gören temizlik
görevlisi kadın halime acımış olacak ki, birazdan elinde bir tahta fırçasıyla
çıkageldi. Bu işimi biraz daha kolaylaştırdı. Artık ertesi sabaha hazırdım.
Duşumu alıp, günün yorgunluğunu atmak için soğuk bir bira yuvarlamak ve
yazılarımla uğraşmak üzere restorana gittim.
Misafirhane birkaç tane tek katlı binadan oluşuyor. Bunlardan en büyük
olan ana bina resepsiyon, ofis, şömineli oturma odası ve yemekhane ile
mutfağı barındırıyor. Benim odamın bulunduğu bir diğerinde ise sırtsırta
yapışık iki sıra halinde mustakil odalar var, sanırım 10-12 cıvarında.
Önünde geniş bir bahçe bulunan bu binanın dışında bir de yatakhane türü
odaların bulunduğu (sanırım 6 ilâ 8 kişilik odalar) bir başka bina var.
Son olarak da, çalışanların kaldığı ve çamaşırhanenin bulunduğu dördüncü
bir bina mevcut. Bunların hepsi, geniş bir bahçe içerisine serpiştirilmiş.
Ertesi sabah yine saat 06:45'te buluşma noktasındayım. Bu sefer rezervasyonuna
gelmeyenler var ve ben gruplardan birisine angaje olabileceğim. Ruhengeri'deki
ORTPN ofisinin müdürü Anaclet Budahera da her sabah orada oluyor. Tüm
rehberlerle erkenden toplantı yapıp, hangi grubu hangi rehber(ler)in yönlendireceğine
karar veriyorlar. Anaclet'e daha önce, ulaşılması fazla zor olmayan bir
goril ailesini görmek istediğimi söylemiştim. Bunun için de, Sabinyo Ailesi
en uygunu görünüyordu. Ancak, "Sabinyo kuyruğu"na bakılırsa,
yer yok. Yer olan birtek Umubano Ailesi grubu, ki bu aile hakkında elimdeki
kaynak kitapta bir bilgi yok. Rehberler de, işin zorluğu konusunda -insanları
korkutmamak için- pek gerçek bilgi vermiyorlar. Neyse, ne yapalım. Bulduğumuzla
yetineceğiz. Hayatımızda ilk defa zor bir yürüyüş yapacak değiliz sonuçta,
eğer öyleyse bile.
Yine brifing. Rehberimiz Umubano Ailesi hakkında bilgi veriyor. 8 kişilik
bir aile. Anlaşılan nüfus planlaması mantığını kapmış bir aile reisi var,
derken sebebini anlıyoruz. Ailede bir tane silver back (gümüş sırt) var
da, ondan. Silver back, erişkin erkeklere verilen ad. Böyle adlandırılmasının
sebebi de, erişkin yaşa gelmeleriyle birlikte sırtlarındaki tüylerin gümüşî
bir renge bürünüyor olması. Dağ gorillerinde, her ailenin bir reisi var;
tabii ki bir silver back bu. Bir ailede birden çok silver back olabiliyor.
Ama reis yine de tek. Herkes -diğer silver back'ler de dahil- reisin sözünü
dinlemek zorundalar. Ayrıca, kadınların da hepsi reise ait. Diğer silver
back 'ler ise -eğer reis izin verirse- eşlerden biriyle işi pişirebiliyor.
Şimdi, gelelim bizim aileye, yani Umubanolar'a. Dedim ya, ailede tek silver
back var diye. Onun da adı Charlie. "Tek"liğinin nedeni ise
çok agresif olması. O yüzden herhalde, ailede başka silver back barınmıyor.
Bu agresif abimiz geçenlerde büyük bir aileden (ki 8 tane silver back
varmış bu ailede) kadın çalmış, hem de 8 silver back'i de pataklayıp.
Bu durum işleri biraz karıştırdı şimdi. Ya bizi de pataklamaya kalkarsa?
Neyse, brifing bitti, arabalara doluşup yürüyüşün başlayacağı noktaya
doğru yola çıkıyoruz. Bu sefer 2 rehberimiz var ve rehberlerden birisi
yine benim arabada geliyor. Arabaları park edeceğimiz yere 35 dakikada
ancak varabildik. Hem önceki günden daha uzakta bir yer, hem de yolu -sonlara
doğru- çok bozuktu. Son noktaya doğru zeminin çamuru iyice kayganlaşmaya,
arabalar da patinaja başladı. Bu pek hayra alamet değil.
Grupta toplam 6 kişi varız ve bu sefer hepsi genç, yani benim gibi J.
Daha önceki grupta Almanlar'la pek iletişim kurma imkanımız olmamıştı
ama, bu sefer -belki hepsi ayrı yerlerden gelme ve genç olduğundan- kısa
zamanda kaynaşıldı.

Bir yağmur ormanında tırmanıyoruz
Bir İngiliz (erkek), bir Amerikalı (bayan), bir Kanadalı (bayan), Ruanda
asıllı Fransız genç bir çift (tabii birisi erkek, birisi bayan) ve bir
Türk (erkek). Sık bir yağmur ormanına giriyoruz ve oldukça dik bir tırmanış
başlıyor. Sadece iki kez mola vererek, 2 saat 45 dakika sürekli tırmanıyoruz,
gorillerin olduğu bölgeye gelene kadar. Bin metre tırmanmış mıyızdır acaba?

İkinci molamızda artık yorgunluk belirtileri başlamıştı
Sonunda "iz sürücüler"le buluşuyoruz. Hedefe vardık anlaşılan.
Yine sırt çantalarını bırakma "tavsiyesinde" bulunuyor rehberimiz
ama, akıllandım artık. Vermem çantamı. Bayır aşağıya yaklaşık 20-30m "kontrollu
bir inişle Umubano ailesine ulaşıyoruz. İlk gördüğümüz, haremin üyelerinden
bir anne. Daha sonra bir çocuk, bir tane daha ve bir anne daha derken...
Ve işte karşımızda "Muhteşem Charlie".
Charlie yemek yiyor. Yok yok, yemek yemiyor; ormanı sömürüyor. Arada bir
keyfinin yerinde olduğuna dair çıkardığı homurtulara rehberler ve iz sürücülerden
benzeri karşılıklar geliyor. Bu ona "yabancı yerde değilsin, mekanındasın"
mesajı için. Onun da keyfi yerinde, nitekim. Charlie onları zaten tanıyor
da, ya bizleri? Bizler onun için yabancıyız. Ya kızarsa? Göz temasından
kaçınmak gerektiğini söylemişlerdi. Peki ya gözlerini objektifime dikerse
ne yapacağım? Basıyorum deklanşöre. Arka arkaya fotoğraf çekerken Kanadalı
kız "Ali, sana bakıyor!" diye çığlık atıyor, sevinç ve heyecanla
karışık. Dur kızım, bağırma. Keyfini kaçırmayalım reisin. Ne de olsa 200kg
çekiyor kendisi. Buradan aşağıya "hızlı inmek" de var sonra.

Charlie ile "göz" temasındayız. Aramızda
10m cıvarında var. Umarım "temasımız" daha ileriye gitmez.
Arkamda bir homurtudur gidiyor. Yaklaşık 50° eğimli sırtta, ıslak sarmaşıkların
üzerinde kaymadan, zar zor ayakta durmaya çalışırken kafamı -dengemi kaybetmemeğe
dikkat ederek- arkaya doğru döndürüyorum. "Analar"dan biriyle
"oğullar"dan birisi "kavga oyunu" oynuyor. Arada bir
aşka gelen oğlan, ayağa kalkıp -o herkesin bildiği tarzda- ellerini yumruk
yapıp, göğsüne vuarark, anneyi "kavga"ya davet ediyor. Başlıyor
bir döğüş; alt alta, üst üste. Genellikle anne galip geliyor, cüsseden
dolayı ama, -yenilen pehlivan güreşe doymazmış- oğlan ha bire "dansa
davet" faslında. Bir ara nasıl olduysa; onlar yukarı tırmandı, biz
de onlardan uzaklaşmak için ("7m kuralı") aşağıya doğru kaydık,
derken bir yuvarlandılar, oğlan benim 2m önüme düştü. Ben hemen uzaklaşmaya
başladım (yine "7m kuralı"), bir yandan elimdeki koca zoomla
netlemeye çalışarak. Ne mümkün, 2m önümde kerata.

Annelerden biri, ismi lâzım değil.

...ve kavgacı oğlu.
Bizler böyle "Ay, Charlie bana baktı! Aman, bebek zıpladı! Dur anne
hopladı!" diye heyecan va şaşkınlık içinde ordan oraya seğirtirken
bir saat doldu tabii.

Bu da en küçük bebeğimiz. Daha 6 aylık kendisi.

...ve annesiyle
Goriller -ve diğer birçok primatlar- su içmiyorlar. Su ihtiyaçlarını,
yedikleri besinlerden elde ediyorlar. Latince adı, dağ gorillerini ilk
keşfeden Alman bilimadamı/kaşif Yüzbaşı Robert von Beringe'nin adına ithafen
gorilla gorilla beringei olarak verilmiş. Uganda'daki Bwindi Dağ Gorilleri'nden
farklı oldukları yapılan DNA testleri sonucu kanıtlanan Virunga dağ gorillerinden
günümüzde 300 kadar kalmış bulunuyor. Bunların da yarıya yakın bölümü
Ruanda'daki Volkanlar Ulusal Parkı'nda yaşıyorlar.
Size gorillerle ilgili konuyu kaparken, son olarak -daha önce adından
bahsettiğim- Dian Fossey hakkında bilgi vermek istiyorum. Dian Fossey,
Amerikalı bir primatolojist (basitçe "maymunbilimci" yani),
hayatının son bölümünü adadığı dağ gorillerinin uzmanı. Virunga'nın dağ
gorillerini dünyanın tanımasını sağlayan Fossey, ölümüne kadar geçen 20
yılı aşkın araştırma döneminde, Virunga Dağları'nın Ruanda sınırları içerisinde
kalan kısmında bulunan Karisoke Araştırma Merkezi'nde araştırmalarını
sürdürüyor ve zamanının çoğunu geçiriyordu. Ve burada, 1985 yılında hunharca
öldürüldü. Öldürülüşünün sebebi hiçbir zaman bilinemedi ve failleri yakalanamadı.
Tahminler içerisinde en ağırlıklı yer tutanı, araştırmalarının başından
beri cesurca savaştığı "goril avcıları" tarafından katledilmiş
olabileceği idi. Ancak, az olmakla birlikte, söylentilerden bir diğeri
de, Ruanda'da bulunduğu sürece hükümetle işbirliği yapmaktan kaçındığı
ve araştırmalarını başına buyruk yürüttüğü için devletle sürekli sürtüşme
halinde olduğu ve bu nedenle "yok edilmesine" karar verildiği
yönünde.
Ölümünden üç yıl sonra, Fossey'nin yaşamını konu alan Sisteki Goriller
(Gorillas in the Mist) filmi çevriliyor ve film büyük bir sansasyon yaratıyor.
Dünyanın gözü bu nesli tehlikede olan hayvanlara çevriliyor. Bu sayede,
bugün Ruanda ekonomisine önemli girdi sağlayan turizm gelirinde de hatırı
sayılır bir katkısı oluyor.
Haa, bu arada goril avcıları, avladıkları gorilleri ne mi yapıyorlar?
Evlerinin bir köşesinde, kıymetli misafirlerine gururla göstermek için
dünyada ender bulunan hayvanlardan bir parça sergilemekten derin bir tatmin
duyan zenginlere, kestikleri ellerini ya da kafalarını yüksek fiyatlara
satıyorlar. Peki kafaları anladık, onları duvara asıyorlar da, eller ne
iş, derseniz; onlar da "otantik kül tablası" olarak kullanılıyor.
Bu söylediklerimi şaka zannetmeyin sakın.
Sürenin dolmasının ardından toparlanıp, dönüş yoluna geçiyoruz. "İniş
yolu" demek daha doğru aslında. İniş sırasında, çıkarken zorlandığımız
rotadan farklı, daha dik ama kestirme bir güzergahla başladık. Çevremizdeki
kesif ağaçlara ve sarmaşıklara tutunup, kaymamaya çalışarak iniyoruz.
Tabii bu "çalışmalarımız"da fazla başarılı olamıyoruz ve herkes,
iniş tamamlanana kadar defalarca düşüyor. Ben ve Kanadalı kız sürekli
birbirimizin rekorunu kırıyoruz, düşme konusunda. Sonunda o pes ediyor
ve oturarak kaymayı tercih ediyor. Böylece, birinciliği ben ele geçiriyorum.
Tırmanışta iyice alçalan bulutların arkasından, inişe başladığımızda duyulan
gök gürültülerini hafif bir yağmur izledi. Kısa zamanda şiddetini arttıran
yağmur, sonlara doğru artık kovayla dökülüyormuşçasına şiddetlenmişti.
Üzerime giydiğim yağmurluğu fotoğraf çantama sarmayı düşündüm bir ara,
her ne kadar aldığım yer yağmura dayanıklı olduğunu söylediyse de. Yürüyüşün
sonuna yaklaşmıştık. Bu saate kadar içine su geçtiyse zaten yapacak birşey
yoktu. Hoş, Nikon'un kitapçığında belli miktarda yağmura dayanıklı olduğu
yazılıydı. Arabaların bulunduğu yere ulaştığımızda her yerimizden oluk
gibi sular akıyordu. Amerikalı kız, tedariksiz geldiği yürüyüşte sadece
üzerindeki sweatshirt'le sucuk gibi ıslanmış ve titremeye başlamıştı.
Arabalara apar topar bindik. Ben, hafiften dans ederek geri geri inmeye
başladım. Yolda arabayı tutmak neredeyse mümkün olmuyordu. Frene basmadan,
sürekli viteste geri geri yaklaşık 2km kadar indikten sonra otların başladığı
düz bir zeminde dönüş yaptım.
Buluşma noktasına geldiğimizde, üzerimdeki herşey ıslanmış ve vücuduma
yapışıyordu. Bir an önce otele dönüp üzerimdekileri çıkarmak ve fotoğraf
makinesi ve objektiflerini kurutmak istiyordum. Rehberimiz, son olarak
"katılım belgelerimizi" doldurup törenle bizlere taktim etti
ve dağıldık. Allahtan benim otelim çok yakındı. Diğerleri bu halde Ruhengeri'ye
kadar ne yapacaklar, bilmiyorum.
Otelde üstümden çıkardığım herşey ıslaktı, çamaşırım dahil. Yağmurluğa
rağmen böyle olduysa, olmayanların halini düşünmek bile istemiyorum. Fotoğraf
çantamın içindeki sünger takviyeli astar da ıslanmış ama ıslaklık ordan
içeriye geçmemişti. Makine ve objektifleri yine de kurulayıp yatağa dizdim.
Çantayı da, tüm gözlerini açıp kurutmak üzere... bu "tüm gözler"den
birisin daha önce hiç farketmemişim. Çantanın altındaki gizli bir gözü
açınca içinden yağmurluğu çıktı. Biraz geç oldu öğrenmem ama, bundan sonraki
yağmurlu yürüyüşlerde örteriz artık. Böylesi olur mu, bilmem ama... Bu
sefer artık çamurlarım kazınacak gibi değil. Jan'a (temizlik görevlisi)
emanet ediyorum hepsini; o ne yapacağını bilir.
Duşumu alıp kuru giysilerimi giyindikten sonra akşam yemeğimi yiyorum.
Yorgunum ve sabah erken kalkıp yola çıkmam lazım. Erkenden yatıyorum.
Önümüzdeki Ruanda güncellemesinde Kivu Gölü, Nyungwe Ormanları'nda şempanze
kovalamaca ve 1994'te yaşanan soykırım vahşetinden bahsedeceğim. Beni
izlemeye devam edin lütfen.
Sayfa
2 >
|