|
|
Güncelleme tarihi
: 14 Mayıs 2006
Yer : İstanbul/Türkiye
Gün : 186 (Türkiye'ye dönüş)
Yapılan yol : 29,580km
Ağır ağır seyahatin
sonuna yaklaşıyoruz. O kadar ağırlaştık ki, izleyenler de artık geri kalanını
anlatacağım konusunda umutlarını yitirdiler; son günlerde hiç mesaj almadığıma
göre... Kabul edilebilir mazeretlerin tükenmesi ve gecikmenin artık "ayıp"
sınırını aşmasının üzerimde yarattığı baskı ve gerginliği atmak için bu
hafta içinde tüm seyahat yazısını tamamlamaya karar verdim. Bakalım başarabilecek
miyim.
Vilanculos'tan ayrılıp, yer yer, off-road parkuruna benzer karayolundan
Inhambane'ye doğru ilerliyorum. Kuzeyde Inhassoro'dan başlayıp, güneyde
başkent Maputo'ya kadar uzanan yaklaşık 750km'lik sahil şeridi Mozambik'in
turizm açısından en gelişmiş bölgesi. EN1 karayoluyla katedilen bu sahil
şeridi, özellikle Güney Afrikalı tatilcilerin gözdesi. Inhambane çevresindeki
plajlar; özellikle Coconut (Hindistancevizi) Koyu, Tofo, Barra, Jangamo,
Paindama kumsalları sörf meraklıları ile açık deniz balıkçılığını sevenlerin
rağbet ettikleri tatil mekanları. Benim amacım Inhambane'de kalmak; tabii
kendime kalacak uygun bir yer bulabilirsem.
EN1 karayolu üzerindeki Maxixe kasabasının yaklaşık 20km güneyinden, sahile
saptıktan sonra tatlı virajlarla kıvrıla kıvrıla ilerleyen asfalt bir
yol sizi Inhambane'ye götürüyor. Yol ayrımından bir süre sonra, sağa doğru
ayrılan toprak yolun başında "Coconut Bay" okunu görüp sapıyorum.
Hedefim Jangamo'da Jangamo Beach Resort'u bulmak; elimdeki kitapta anlatılanlara
bakılırsa ehven sayılabilecek fiyatlarda konaklamak mümkün. Yol yüzeyi
kısa bir süre sonra topraktan kuma dönüşüyor ve zaman zaman arabayı "dansettirecek"
derinlikte kum "havuzlar"na dalıp çıkıyorum. Hatta yokuşlarda
tekerlekleri "saran" kum, beni orta diferansiyeli devreye sokmaya
ve takviyeli 2. vitese zorluyor.
Bu arada çevrenizde göz alabildiğine hindistancevizi ormanları var. Her
yer hindistancevizi ağacı. Bu ormanda yürümeyi düşünmek dahi istemiyorum.
O yükseklikteki bir ağaçtan insanın kafasına hindistancevizi düştüğünde
-herhalde- fazla yaşama şansı yoktur. Korkum arabanın üzerine düşmeleri.
Tavan neyse de (portbagaj olduğu için sorun yok), motor kaputunun üzerine
düşecek bir hindistan cevizi ciddi bir göçük oluşturabilir.
Jangamo Beach Resort'a geldiğimde otel çoktan yükünü tutmuş gözüküyordu.
Arabalarının arkasına takılı treylerlerinden indirdikleri tekne, sörf
ya da jet skileri ile çoktan Hint Okyanusu'nun dalgaları ile boğuşmaya
başlayan -çoğunluğu- Güney Afrikalı tatilciler, tüm odaları doldurmuşlardı
bile. Resepsiyondaki kız, bu davetsiz ve rezervasyonsuz misafire boş odalarının
olmadığını söyledikten sonra, oda fiyatlarını da "lütfen" verdi.
Hiç de kitapta yazdığı gibi "ehven" değil üstelik.

Jangamo kumsalı, gözalabildiğine...
Tofo'da da benzer bir hezimetten sonra kum-yola bata çıka Inhambane'ye
doğrulttum arabanın burnunu. "Bata çıka" demek sallanmak demek
tabii; hele bir de arka amortisörlerinizden birisi kırıksa... Sallanırken
yukarıdan takırtı gelmesi ne demekti peki? Okuyanlar bilir. Evet! Bir
portbagaj ayağı daha kırıldı. Ben sayısını unuttum. Siz saymış mıydınız,
bu kaçıncısı?
Inhambane küçük ve şirin bir Portekiz kasabası. "Portekiz" dememe
şaşırmayın; bu yanlışı bilerek yaptım, belki bundan sonra bilmeden yapacağım
yanlışlara mazeret olur diye. Çoğu eski ufak ve sevimli binalar, birbirini
dik kesen düzenli sokakları ile şirin bir kasaba Inhambane. Mimarisi tipik
Portekiz koloni döneminin etkilerini taşıyor. Şehrin "kordon boyu"ndaki
ağaçlıklı yol, pek çok zenci ve "renkli" gencin piyasa mekanı.
Kitabımda gösterilen topu topu iki otelden birisi artık otel değil. Aslında
başka birşey de değil; metruk bir vaziyette duruyor. Diğerinin istediği
fiyat ise, otelin ve odanın "havası"yla bağdaşmayacak derecede
fahiş. Adının Pachiça Backpackers olmasına, yani bir "sırtçantalı"
oteli olmasına rağmen... Yine de fazla seçeneğim kalmadığı için kabul
edecektim aslında ama bir sorun var; oda, yandaki barın -neredeyse- "içinde".
Akşamın 18:00'inde bile, odada durmanın imkansız olduğu şiddette gelen
müzik sesi, uyumaya karar vereceğim zaman nasıl olacaktır, kimbilir. Şehirde
gerçekten de başka bir otel, motel, pansiyon ya da benzeri bir konaklama
mekanı yok. Mecburen gerisin geriye Maxixe'ye döneceğim. Bari günbatımına
yetişebilsem.

Inhambane Koyu ve -arkada- hindistancevizi "ormanları"
Maxixe'de günbatımı, otel odama eşyalarımı koyarken çoktan geçmişti bile.
Bir yol üstü lokantası olan Pousada do Maxixe'nin üst katındaki odamdan
çıkıp, EN1 karayolunun karşı tarafındaki Stop Snack Restaurant'a akşam
yemeğine gittim. Öğleyi geçiştirmenin verdiği açgözlülükle (tabii biraz
da Türkiye'den alışkanlıktan, porsiyonların küçük olacağı "korkusuyla")
birer porsiyon kalamar, karides ve patates kızartması isteyip buz gibi
biramı yudumlamaya başlıyorum. Ancak garson; elindeki tepsiyle siparişlerimi
getirirken benim, gelen tabakların tamamı masama konulduğunda da çevredekilerin
gözleri faltaşı gibi açılıyor. Üç koca -tepeleme dolu- tabak, çevre masaların
"hepsi senin mi?" bakışları altında gözümde gittikçe büyümeye
başlıyor, ben ise tersine küçülmeye...Önümde tırmanılması zor ve biran
önce ufaltılması gereken üç koca dağ var. Önce kolay olan patates kızartması
ve kalamardan başlıyorum; çatalıma beşer-onarlık desteler takarak. Hiç
olmazsa, bundan sonra gelen müşterilere rezil olmayayım. Kalan üçüncü
"karides dağı"na parmaklarımla girişmiştim ki, restoranın sahibi
-bu iştahlı "iri-kıyım delikanlıyı" görmek üzere- masama geldi.
Siparişle boyutlarım arasındaki oransızlıktan kaynaklanan hayal kırıklığını
gizlemeye çalışarak, beğenip beğenmediğimi sordu. "Bu bana ne der?"
edasıyla yan gözle bakıp, hafif gülümseyerek ve karides dolu ağzımla homurdanarak
savdım; palabıyıklı, eski balıkçı olduğu belli restoran sahibini.
Bazı kaynaklar, Mozambik'te
Portekizliler'in varlığının, Vasco da Gama'nın 1498'de Ilha do Moçambique'e
(Mozambik Adası) çıkmasıyla başladığını söylerler ki, bence de doğrudur.
Ilha do Moçambique, Doğu Afrika'ya ilk Avruplı'nın ayak bastığı yerdir.
Mozambik'in oldukça kuzeyinde yer alan Mozambik Adası aslında bir mercan
adası ve 1992'de Birleşmiş Milletler tarafından Dünya Kültür Mirası listesine
alınmış, "kendiliğinden" korunmuş ve günümüze kadar bozulmadan
kalabilmiş tarihi dokusu yüzünden. Şimdi diyeceksiniz ki; "Bu kadar
anlatıyorsun da, gittin mi ki?". Hayır, gidemedim. Rotamın çok uzağında,
kuzeyde kalıyordu. Ancak bu yazıya girmesinin nedeni Mozambik adının kaynağı
olması. Kendi adının da Mozambik Adası olmasının bir öyküsü var. Vasco
da Gama adaya ilk ayak bastığı zamanda, adada bulunan Arap şeyhinin adı
Moussa Ben Mbiki. Artık, bu isim -hani bizim dilimize pelesenk olmuş deyişle-
"halk arasında söylene söylene" Mozambik'e mi dönüştü, yoksa
tanışma esnasında şeyh adını söyledi de, Da Gama ve "maiyyet"i
onu "Mozambik" diye mi anladı, bilemiyorum. Ama sonuçta Da Gama
adaya "Mozambik'in Adası" ya da "Mozambik Adası" anlamında
Ilha do Moçambique adını verdi. Ve ülke de ismini bu adadan aldı.
Portekizliler'in Mozambik'e, daha doğrusu Doğu Afrika kıyılarına gelişlerinin
nedeni açık; alternatif doğu ticaret yolu oluşturmak. Bunun yanında Afrika'da
varlığı keşfedilen altın (ve fildişi) ile daha sonraları dünyada önemli
bir pazar haline gelecek esir ticareti de Portekizliler'in Doğu Afrika'da
bulunması ve varlıklarını sürdürmesi için önemli nedenlerdir. Doğu ticaretini
kıyıdaki limanlar ve garnizonlarını kullanarak yapan Portekizler, altın
ve esir ticareti için yerel girişimcilerden yararlanmışlar. Bu nedenle,
Mozambik'in iç bölgelerinde uzun süre Portekiz varlığı ve buna bağlı olarak
da, etkisi görülmemiş. 2. Dünya Savaşı sonrası başlayan bağımsızlık hareketleri
ile Afrika'nın eski kolonileri yavaş yavaş özgür birer ülke olmaya başlarken,
Portekiz'in sömürgelerini kendi taşrası olarak ilanı ve dolayısıyla bu
ülke vatandaşlarını da Portekiz vatandaşı olarak kabul etmesi, Portekiz'den
Mozambik'e büyük bir göçün başlamasına vesile olmuş. O kadar ki, Mozambik'in
bağımsızlığını kazandığı 1975 yılında ülkede yaşayan Portekizli sayısı
250,000 cıvarındaymış.
Mozambik'te, diğer Afrika ülkelerinde görmediğim bir durumdan bahsetmek
istiyorum: Eski İngiliz (ya da Belçika veya Alman) sömürgesi ülkelerde,
birkaç istisna dışında sömürgeci ülke vatandaşı olanlar, kendilerini yerli
halktan ayrı tutmaya özen gösterirler. Hatta bu kişilere "Nerelisin
hemşerim?" diye sorduğunuzda "İngiliz'im! (ya da Belçikalı'yım/Alman'ım)"
diye cevap verir. Ama Mozambik'te yaşayan ve -tabii- renklerinden Portekiz
asıllı olduğu belli olanlar Mozambikli olduklarını söylerken "Mozambik'te
yaşayan insan başka nereli olabilir ki?" der gibi tuhaf da bakıyorlar
insanın yüzüne. Yani bir "Mozambikli" mozayiği oluşmuş; kaynaşmış,
bütünleşmiş. Ciddi bir karışma da görüyorsunuz; yani Portekiz asıllı ile
Khoisan ya da Bantu kökenli yerli insan evliliği...
Ve şimdi size bir sürpriz: Portekiz'in İngiliz Uluslar Topluluğu (British
Commonwealth of Nations) üyesi bir ülke olduğunu biliyor muydunuz? Açıkçası
ben Malawi'de Mozambik'e giriş için vize şartlarını sormaya Mozambik Büyükelçiliği'ne
gitmeden önce böyle bir şeyi bilmediğim gibi, olabileceğine ihtimal bile
vermiyordum. Hatta ondan da önce Stuart'la bir akşam muhabbetimiz sırasında
bana Mozambik'in Uluslar Topluluğu üyesi olduğunu laf arasında söylediğinde
bunu, onu doğru anlayamamış olduğuma yormuş, üzerinde de fazla durmamıştım.
Peki; tarihinde, diplomatik ve -özellikle 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl
başlarında gelişen- ticari ilişkiler dışında İngiltere ile herhangi bir
alış-verişi olmamış bir ülkenin İngiliz Uluslar Topluluğu'nda ne işi var?
Daha önce de size bahsetmiştim; şimdiki Zimbabwe, o zamanki adıyla Rodezya'daki
ve Güney Afrika'daki ırkçı ve baskıcı beyaz yönetimine karşı olan örgütlere
"yataklık" ettiği için, bu ülkeler tarafından desteklenen RENAMO'nun
karıştırdığı Mozambik, ülkede yaşanan ve 1980'lerin başından Ekim 1992'de
Roma'da imzalanan barış anlaşmasına kadar bir milyon civarında Mozambikli'nin
yok olmasına, 1.7 milyonunun komşu ülkelere sığınmasına ve milyonlarcasının
ülke içerisinde evlerinden ayrı göçmen hayatı yaşamasına neden olan iç
savaşla çok yıpranmıştı. Rodezya ve Güney Afrika'daki bu yönetimlerin
devrilmesinden sonra, Mozambik'in komşusu olan ve hepsi İngiliz Uluslar
Topluluğu üyesi olan ülkeler, kendi inisiyatifi dışında yıpratılan bu
ülkeye "boyun borcu" ödemek için onun İngiliz Uluslar Topluluğu'na
kabulünü istediler ve Mozambik, 1995 yılında, ırkçı yönetimden kurtulan
Güney Afrika Cumhuriyeti'nin birliğe -yeniden- kabulü ile eşzamanlı olarak
İngiliz Uluslar Topluluğu'na alındı. 1997'de Topluluk Hükümet Başkanları'nın
(Commonwealth Heads of Government) aldığı bir kararla, Mozambik'in üyeliğe
alınmasının özel bir durum olduğu ve bundan sonra herhangi bir başvuruya
örnek oluşturamayacağı karara bağlandı.
Ertesi gün, yani 3
Nisan Pazartesi günü erken saatte Maxixe'den ayrıldım. Maputo'ya kadar
yaklaşık 500km yolum var. Bu sefer yol düzgün asfalt ve bakımlı. Yol çizgileri
ve trafik işaretleri yerli yerinde. Tek sorun, köprüler menfezler ancak
tek şeritli olarak hizmete verildiğinden buralarda yol -kontrollu olarak-
daraltılıyor; dikkat etmek gerekli.
Maputo'da iki gece kalmayı planladım. İlk gün ve gecesi şehre "alışma"
turlarından sonra ikinci gün şehir turu, arabanın bakımı ve kırık amortisörünün
yerine yenisinin bulunup takılması. İkinci gün akşamı ise -elimdeki kitapta
bahsedilen- Salsa barlarında danslı bir Maputo akşamı... Felekten bir
gece çalacağım yani.
Maputo'ya girişim öğleden sonra saat üçbuçuk civarındaydı. Daha ilk girdiğimde
bile, şimdiye kadar gördüğüm Afrika başkentlerinden çok farklı olduğu
gözümden kaçmadı, Maputo'nun. Geniş ve ağaçlıklı caddeleri, birbirini
dik kesen sokaklarla bağlanıyor. Bu şekilde şehir içinde yer ve yön bulmanız
da çok kolaylaşıyor tabii. Geleneksel "oryantasyon turu"mu atarken,
bir yandan da önceden listesini yaptığım hostel ve pansiyonları gezdim.
Özellikle üzerinde durduğum ve tavsiye de edilen iki hostel; Fatima's
ve Base Backpackers'da yer yoktu. Base Backpackers ertesi akşam için koğuşta
bir yatak verebiliyordu ama, zaten iki gece kalacağım şehirde bir de kalacak
yer değiştirmekle uğraşamam doğrusu. Fiyatlar da öyle pek "sırtçantalı
turist"e uygun görünmüyor; USD25-30.00 civarında dolaşıyor. Birkaç
otele daha baktıktan sonra, Base Backpackers'ın karşısındaki Hotel Escola
Andalucia'da kalmaya karar verdim. Eski sahibi olan bir İspanyol asilzadesinden,
yeni Güney Afrikalı sahibine devredildikten sonra biraz bakımsız ve ilgisiz
kalmış bir otel burası. Yeni sahibi komutayı henüz devralmamış ama -resepsiyondakilerin
söylediğine göre- kısa zamanda hızlı bir renovasyonla lüks bir otel olarak
yeniden hizmete girecekmiş. Her ne ise, sonuçta bu geçiş dönemi nedeniyle
Maputo'da fiyat/kazanç oranı en iyi olanı bence; USD35.00 kahvaltı dahil.
Hem de tertemiz, klimalı ve televizyonlu bir oda, üstelik sürekli sıcak
suyu olan banyosu bile var. Bulunduğu yer de, şehrin lüks bir bölgesinde.
Maputo adının uzun bir geçmişi yok aslında. Daha önce, bölgeyi keşfeden
Portekizli tüccar Lourenço Marques'in adıyla anılırmış şehir. 1894'te
Lourenço Marques ile Pretoria arasında bir tren yolu inşa edilene kadar
-arada bir uğrayan fildişi tüccarı Portekiz gemileri dışında- pek ilgi
gösteren olmamış. Demiryolunun yapılmasından sonra gelişmeye başlamış.
1898'de Mozambik'in başkentliği ünvanını Ilha do Moçambique'ten (Mozambik
Adası) aldıktan sonra, 25 Haziran 1975'te ülke bağımsızlığına kavuşana
kadar Lourenço Marques ismiyle anılmaya devam edilmiş. Hatta kısaca LM
denilirmiş aslında. Bağımsızlıktan sonra ise başkentin adı Maputo olarak
değiştirilmiş.
Maputo şehrinin kalbi iki bölgede atıyor: Polana ve Baixa. Polana, şehrin
modern alış-veriş merkezleri, lüks otel ve restoranlarının bulunduğu yerken;
Baixa, Maputo Körfezi'nin güney kıyısında kolonyel binalarıyla şehrin
eski merkezi. "Baixa" Portekizce'de (ve sanırım İspanyolca'da
da) "aşağı" anlamına geliyor. Lizbon'u görenler varsa hatırlayacaklardır,
oradaki Baixa bölgesini de. Bizde telafuzu yüz kızartıcı bir anlama çekilen
"aşağı mahalle" demek sonuçta. Maputo'nun da gerçek anlamda
"aşağı" mahallesi. Kıyıda yer alması nedeniyle, deniz seviyesinden
yaklaşık 75m yüksekte olan şehrin merkezine göre aşağıda kalıyor.
Tarihi tren istasyonu ile, balık hali, belediye çarşısı ve sembolik kalesi
ile, barları ve diğer eğlence yerleri ile canlı bir sahil Baixa.

Baixa'da belediye hal binası
Maputo diğer Afrika başkentlerinden çok farklı demiştim. Şehrin merkezi,
özellikle Baixa ve Polana'da ana caddeler üzerinde yer alan restoran ve
caféler, kaldırımlara taşan masaları ile gece geç saatlere kadar "yaşıyor".
Çoğu hala ayakta duran kolonyel binalar, çinili cephe kaplamaları ile
Portekiz'i hatırlattı bana.

Maputo'da Portekiz mimarisi
Şehre vardığımın ertesi günü öncelikle arabanın bakımını yaptırmam ve
kırık amortisörü değiştirmem lazım. Bu arada, son zamanlarda, ön tekerleklerde
-yeniden- başgösteren balans sorununa da çözüm bulmalıyım. Bunun için
de, özellikle araç üzerinde balans yapabilecek ekipmana sahip bir lastik
servisi bulmalıyım.
Önceki gün, Merkez Hastanesi'nin biraz ilerisinde gözüme çarpan Good Year
servisine gitmeyi düşündüm. Oldukça büyük bir servis ama, orada da benim
istediğim ekipman yok. Çalışanlardan İngilizce bilenini bulamayınca, sekreterinin
utana sıkıla kapısını çaldığı -Hint asıllı olduğunu tahmin ettiğim- patronun
yardımına sığındım. Odasına buyur eden patron, derdimi dinledikten sonra
çağırdığı elemanlardan birine birkaç yer tarif edip bana yolu göstermesi
için yanıma kattı. Birlikte tarif edilen yerleri dolaştık ama, hepsi başarısız.
Son gittiğimiz servis bize bir garajın adresini verdi; şehrin sanayi bölgesinde.
Güney Afrika asıllı bir sahibi var, -tabii- gayet iyi İngilizce biliyor.
Derdime çare olabilecek bir yer. Üstelik yalnızca balansı değil, arabanın
bakımını ve hatta amortisör problemini de burada çözebilirim. Kaynak makinesi?
O da varmış. Güzel! Tüm mekanik sorunları çözüyoruz burada. Lastik servisinden
aldığım elemanı yerine bırakmak üzere geri dönüyorum. Nasıl olsa GPS'im
var ve -karmaşık da olsa- garajı yerini tekrar bulmam sorun değil.
Geri döndüğümde garaj sahibi, Türkiye'den beri arabayla geliyor olduğumu
öğrenince -ilginç gelmiş olacak ki- benimle bizzat ilgilendi. Bana, şimdilerde
otomotiv piyasasından elini eteğini çekip Göcek'e yerleşen bir abimi hatırlattı:
Onun da garajı bu kadar karışıktı, onda da -meraklı bir makine mühendisi
olarak bile, bazılarının ne işe yaradığını bilemediğim- türlü çeşitli
alet ve ekipmanı bulunurdu, onun da "ya bir gün gerekirse" diye
ordan-burdan toplanmış ve saklanan enva-i çeşit hurdası vardı ve o da
bu kadar titizdi. Ön tekerleklerin balansını kendisi yaptı. O arada, balans
makinelerini senede bir nasıl kalibre ettiğini anlattı. Elemanlarından
birisini gönderip amortisör aldırdı. Gelen ilk amortisörü beğenmeyip geri
gönderdi. Kırılan portbagaj ayağını kaynatması için ustalarından birine
verdi, daha işin başında "stilini" beğenmeyip kaynak pensesini
elinden aldı. Karşımda huysuz titizliğiyle Okay Abi'yi gördüm sanki. Neyse
ki, yağ ve filtre değişim işlerini ustasına bıraktı. Lifte kaldırıldığında,
ben de arabanın altını -Türkiye'den önce- son kez gözden geçirdim.
Günün kalan kısmında Maputo'da yürüyerek dolaştım, sokaklarına girip çıktım,
cafélerinde serinledim. Ben bu şehri çok sevdim; -giderseniz- siz de seveceksiniz,
eminim. Akşam için kitapta yazılı Gypsy's Bar ve Pub-Mundo'yu bulmalıyım;
-zaman zaman canlı- Salsa müziği ve dansıyla kapamalıyım Maputo sayfasını.
Fakat ne yazık ki, Pub-Mundo'nun yerinde (yani, binasının yerinde) yeller
esiyor. Diğeri de kapalı. Mecburen Maputo'daki son gecemi Ciné Afrique'in
yanındaki -"entel barı"- Cat's Garden'da geçireceğim. Canlı
blues var ve çocuklar iyi çalıyor.
5 Nisan Çarşamba günü Maputo'dan ve Mozambik'ten ayrılacağım. Sabah erken
saatte oteldeki hesabımı kapayıp, İstanbul'a güncelleme yazımı göndermek
üzere internet café avına çıktım. Maputo'da internet café sayısı son derece
az. Şimdiye kadar bulabildiğim tek internet erişim noktası 24 Haziran
Caddesi üzerindeki teknik okul. Oradaki bağlantı da çok yavaş ve fotoğraflarıyla
birlikte güncelleme yazımı göndermem herhalde birkaç saat alır. Sağolsun,
okuldaki hoca bana hızlı bir internet café tarif etti. Çok uzak değil.
Gelen mesajlarımı kontrol ederken, daha önce Asswan (Mısır)-Wadi Halfa
(Sudan) arasındaki feribot yolculuğunu birlikte yaptığımız araçlardan
olan İsveçli Henrik'ten -önceki gün gönderdiğim mesaja- cevap geldiğini
gördüm. Henrik Maputo'da, bir İsveç yardım kuruluşu adına proje yöneticiliği
yapıyor. Buraya kadar gelmişken onu da görmek istemiş ve Maputo'da olduğuma
dair bir mesaj göndermiştim, bir gün önce. İnternetle işim bittikten sonra,
Henrik'i verdiği telefondan aradım. Evini tarif etti ve hemen yakınındaki
bir kavşakta buluştuk. Bir kahve ve kısa bir sohbet molasından sonra,
aşağıda -Wadi Halfa'ya yaptığımız "çıkarma"da- çektiği fotoğrafı
da alıp Maputo'dan ayrılmak üzere yola çıktım.

Photo by Henrik Strüve
Maziden... Wadi Halfa/Sudan
Bu akşamın hedefi Komatipoort/Güney Afrika Cumhuriyeti. Ressano sınır
kapısına 92km yolum var.
Sınırda, sorunsuz bir şekilde Mozambik'i terk ediyorum.
Dedim ya; ben Mozambik'i çok sevdim!
<
Sayfa 2
|