|
|
Güncelleme tarihi
: 29 Nisan 2006
Yer : İstanbul/Türkiye
Gün : 186 (Türkiye'ye dönüş)
Yapılan yol : 29,580km
Yukarıdan da anlaşıldığı
gibi Türkiye'ye döndüm, 19 Nisan Çarşamba günü. İstanbul'daki evimden
çıktığım 15 Ekim 2005 Cumartesi gününden tam 186 gün sonra... Mozambik
ve sonraki anıların tamamlanması biraz gecikti bu arada tabii. Dönmeden
önce Cape Town'daki son telaşlar, döndükten sonraki malum işler v.s. Tahmin
ettiğinizi ve anlayış göstereceğinizi umuyorum.
Önceki Mozambik şakasından sonra sayfayı yeniden eski "ciddiyetine"
kavuşturup Mozambik yazımıza başlayalım.
29 Mart 2006 günü Malavi'nin Mwanza Kasabası (belki hatırlarsınız, Tanzanya'da
da bir Mwanza vardı, feribotla geçip iki gece konakladığım) yakınında
sınırdan çıkıp, República de Moçambique'in Zóbwe (ya da Zóbue) sınırından
içeri girmek üzere gerekli işlemleri yaptırmaktayım. Seyahatimin başlangıcından
beri ilk defa aşı karnemi sordu görevli bir kadın. Hiçbir zaman işe yaramayacağını
düşünmeye başladığım bu sarı renkteki ufak defterciğin birisi tarafından
istenmesi -doğrusu- beni çok sevindirdi. Yanımda olmasaydı bütün o aşıları
yapacaklar mıydı, yoksa beni karantinaya mı alacaklardı, bilemiyorum.
Hayatımızda ilk defa sınırdışı edildik, bir de karantinaya alınırdık,
ne olacak.
Mozambik sınırından girdikten sonra, yol kalitesinde fazla hissedilmeyecek
derecede bir azalma varsa da, seyri etkileyecek önemli bir fark yaratmıyor.
Asfaltta aniden karşınıza çıkan ufak ve sığ çukurlara biraz dikkat etmek
yeterli; düşseniz de, fazla incitici değiller. Bugün çok uzun bir yol
yapmak niyetinde değilim. Sabah hareket ettiğim Blantyre'dan sonra 224km'lik
bir yolculuğun ardından, meşhur Zambezi Nehri Köprüsü'nü geçip Tete'de
konaklayacağım. Her ne kadar Tete için, elimdeki kitap, -artık- fazla
ilgi çekici bir özelliğinin kalmadığını söylüyorsa da, sahile kadar olan
yolu katedeceğim süreyi -konaklanabilecek nitelikteki yerleşim yerlerini
göz önüne alarak- planlarken, Tete zorunlu bir geceleme noktası olarak
ortaya çıkıyor.
Yolda rastladığım köylerdeki evlerin durumu; ya Mozambik halkının ekonomik
durumunun öncekilere oranla daha da vahim olduğunu, ya da yaşam mekanları
için özenmek konusunda kendilerini pek zorlamadıklarını düşündürdü bana.
Hangisinin doğru olduğunu çözemedim, işin açıkçası.
Tete
yolunda bir Mozambik köyü
Tete'nin, Zambezi Nehri'nin
denize döküldüğü noktadan 650km içeride, ama buna karşılık deniz seviyesinden
yalnızca 185m yüksekte olması nedeniyle denize kadar sakin bir ulaşıma
olanak sağlayan su yolu üzerinde bulunması, Afrika'nın ticaretinde önemli
rol üstlenmesine olanak sağlamış. Zambezi Nehri'nin her iki yakasında
kurulmuş olan şehrin esas merkezi, nehrin güney kesiminde yer alıyor.
Dolayısıyla, Tete'de konaklamak için otel aramadan önce, köprüyü geçmem
gerekiyor. Nehir yatağına oturtulmuş dört beton ayağa asılmış bir asma
köprü bu. Ancak -herhalde maliyetini düşük tutabilmek için olsa gerek-
aşırı yüke göre tasarlanmamış. Bu nedenle, küçük taşıtlar saatte 30km'nin
altında bir hızda seyretmek zorunda. Bunun yanında, kamyonlar için şartlar
daha da ağır: Köprü üzerinde aynı anda birden fazla kamyon seyredemiyor
ve seyir hızları da mutlaka saatte 10km'nin altında olmak zorunda. Bu
yüzden, köprünün her iki başında da kamyonların oluşturduğu kuyruklar
var ve bunlar sırayla teker teker geçiriliyorlar. Kamyonların hız limiti
10km olduğu ve köprüde her iki yönde de birer şerit bulunduğu için, hafif
araçlar da -mecburen- kamyonların arkasına takılıp, onlarla aynı hızda
köprüyü geçmek zorunda kalıyorlar. Şimdilerde ihtiyaca -bu şartlarla-
cevap verebilen köprü için, ileride ihtiyacın artmasıyla nasıl bir alternatif
bulacaklar, bilemiyorum. Çünkü Mozambik'te, Zambezi Nehri'ni köprüyle
geçebilecek başka bir alternatif güzergah şu anda bulunmuyor.

Zambezi
Nehri ve asma köprüsü
Tüm
Afrika'da olduğu gibi burada da, herşey başın üzerinde taşınıyor.
O kadar ki, okul çocukları ellerindeki tek bir kitabı bile bazen başlarında
taşıyorlar.
1974'te tamamlanan ve Tete'nin yaklaşık 130km kuzey-batısında
yer alan Cahora Bassa Barajı, gölünün kapladığı 2,660km² alanla Afrika'daki
en büyük on su kütlesinden biri olma özelliği dışında, 300m genişlik ve
160m yükseklikteki beton baraj duvarı ile de dünyanın beşinci en büyük
barajı. Mozambik'in elektrik ihtiyacının on katından fazla olan ve toplam
2,075MW gücündeki beş türbini ile, tasarlandığında Güney Afrika'ya önemli
elektrik enerjisi sağlayacağı hesaplanmıştı. Ancak, 1986 yılında Renamo
(Mozambik Ulusal Direnişi, Resistência Nacional Moçambicana) gerillaları
tarafından düzenlenen saldırılar sonucu nakil hatları kullanılamaz hale
gelince, bu amaca ulaşılamadı. 1997 yılından beri süren onarım ve iyileştirme
çalışmaları ve mevcut barajın 70km aşağısında yapımına başlanacak yenisiyle
Mozambik, ileride -özellikle- Güney Afrika ve diğer çevre ülkelere satacağı
elektrik enerjisinden önemli gelir elde etmeyi hedeflemekte.
İlk olarak 1531 yılında Portekizliler tarafından bir yerleşim yeri olarak
kullanılmaya başlanan Tete'de birçok restoran ve pastane göze çarpıyor,
sokaklarında gezerken. Hepsi de 1960'ları çağırıştıran binalar terk edilmiş
durumda. Zamanında eminim ki canlı bir gündelik yaşam hüküm sürmekte imiş
Tete'de. Şimdilerde ise ölü bir kent görünümünde. Kaldığım Hotel Zambeze'nin
bile hali bu görüntüye ayak uyduruyor. Bir zamanlar Tete'nin yüzünü ağartacak
lüks bir otel olarak yapılmış ama, şimdiki hali bir handan farksız, bakımsızlıktan.
Şehirde kısa bir yürüyüşten sonra yapılabilecek en iyi şey, otelin altındaki
kafede oturup gelen geçeni seyretmek. Bu sıcakta insanın canı başka birşey
de yapmak istemiyor zaten. Yemek için, yine Hotel Zambeze'nin arkasında,
köhne beton binaların arasına sıkışmış ufak avludaki Pino's Restaurant'ı
gözüme kestirdim.
Mozambik, diğer Afrika ülkelerinden çok farklı. Portekizliler'in çok uzun
zaman, 16. yüzyılın başlarından itibaren hüküm sürmüş olan varlığının,
bu farklılığı yaratan önemli bir sebep olduğunu düşündürdü bana. Her ne
kadar kendisi bir Akdeniz ülkesi olmamakla birlikte, bir Akdeniz "havası"nı
Portekiz'e gittiğimde koklamıştım. Az da olsa bu kokuyu burada da aldım.
Yemeklerle birlikte masaya getirilen zeytinyağı şişesi bile, bu esintinin
etkilerinden olsa gerek. Üstelik artık burada yemeklerle birlikte ekmek
servisi de yapılmaya başlandı. Hem de öyle dilimli tost ekmeklerinden
değil.
Kafede otururken iki genç Alman kız geldiler. Sohbet etmeye başladık.
Cape Town'da satın aldıkları bir station wagon Ford Escort'la başladıkları
seyahatleri Namibya, Botsvana, Zambiya ve Malavi'den sonra Mozambik'le
sürüyormuş. Yola çıktıklarından beri -Namibya'da "hallerine acıyan"
bir ailenin yanında geçirdikleri birkaç gün dışında- sürekli arabada yattıklarını
söylediler. Akşam yemeğini, Tete'nin expatlarının çok rağbet ettikleri
"Pino's"da birlikte yedik. Mönümüz pizza ve Akdeniz Salatası.
İtirazlarına rağmen, Sisam Adası menşeli zeytinyağını boca ediyorum salataya;
suyuna ekmeğimi "banmak" için. Sabahın erken saatlerinde otelin
derme-çatma bahçesinden arabamı çıkarırken, onlar otelin önüne parketmiş
oldukları "çadırları"nda uykularına devam etmektelerdi.

Ruenys Nehri
İkinci günümde
410km'lik bir yolla ulaşacağım Chimoio'da geceleyeceğim. Yolun başlangıcı
asfaltsa da, bir süre sonra asfaltaki tek tük çukurların sayısı artmaya
ve benim seyir süratimle bunlardan kaçmam olanaksız hale gelmeye başladı.
Hızımı düşürüp, "slalom"umu daha rahat bir hızla yapmaya başladım.
Bu kadar çok çukuru yamamakla başa çıkamayacağını anlamış olmalı ki, "Mozambik
Karayolları" da asfaltı tümüyle kaldırmanın daha uygun olacağını
düşünmüş. Yolun son yarısı toprak, ama -çukurlarla dolu asfalta göre-
daha rahat bir zemine dönüştü.

Kırmızı toprak yol öyle tozuyor ki, birazdan arabanın her yeri bu renge
bürünecek
Sabah çok erken
yola çıkmış olmam nedeniyle, öğleden sonra erken saatlerde Chimoio'ya
vardım. Elimdeki iki kitapta da yazılı olan tüm hostel ve otelleri geziyorum.
Çoğu kapanmış. Otellerden bir tanesi ise duruyor ama dolu. Başka da otel
yok. Şehrin en civcivli yerindeki Elo 4 Café'nin önünden geçerken, Malavi-Mozambik
sınırında tanıştığım Amerikalı kızın masalardan birinde oturuyor olduğunu
gördüm. Rahat rahat oturduğuna göre kalacak bir yer bulmuş olmalı. Arabayı
parkedip yanına gittim. Pink Papaya Guesthose isimli ufak bir yerde kalıyor
olduğunu söyledi ve yerini tarif etti. Tarifine göre gittiğim yer, şehrin
("kasabanın" diyeyim, gerçekçi olsun) tek katlı, bahçe içinde
villaları ve düzgün sokakları olan bir semti. Pink Papaya Guesthouse'u
buldum da, ne bahçede, ne de içeride kimse yok. İlk denemeden sonra biraz
daha cesaret toplayıp kapıdan içeri tekrar dalıyorum. Bu sefer seslenmek
yerine odalara tek tek girip (zaten tek ve tek, yani toplam iki oda var)
kontrol ediyorum; kimse yok. Bahçedeki müştemilatta da kimse saklanmıyor.
Mozambik'te adet galiba, "terketmek". Burası da terkedilmiş
bir guesthouse (İngilizce isim kullanmaktan hoşlanmadığım için bundan
sonra "pansiyon" olarak adlandıracağım, her ne kadar pansiyon
olmasa da). Dışarıdan, binanın etrafını son kez tavaf edip kimseyi bulamadıktan
sonra, arabaya binip hareket ediyorum. Arkamdan bir ıslık duyuyorum; bir
yandan bisiklete binmeye çalışırken, tek eliyle de bana el sallayan birisi...
Meğer benim içeriye girmeye çalıştığımı uzaktan gören pansiyon görevlisiymiş.
Biraz da utançla yanıma yaklaşıp kalacak yer arayıp aramadığımı soruyor.
Takdir edilecek bir zeka doğrusu.
İçeride 4 yataklı bir "koğuş" (dormitory olarak adlandırılan)
ve çift kişilik yatağı olan bir oda var. Yani dediğim gibi "tek"
ve "tek" olmak üzere cem'an iki odadan "müteşekkil"
bir pansiyon. Ortak bir banyo-tuvalet ve -yine- ortak bir mutfakla tamamlanıyor
"kadro". Koğuşta Amerikalı kızın sırt çantası var sadece. Oda
ise boş. Yaşasın! Odayı tutuyorum.
Pansiyoncu (diyeyim), burada görevli iki kişiden birisi. Diğeri de "gece
vardiyası"nda çalışıyor; akşam 7, dabah 7 yani. Buzdolabındaki içeceklerden
kullandığınız kadarının ve odanın ücretini sabah kapının yanındaki sahpanın
üzerine bırakıp çıkıyorsunuz, eğer kimseyi bulamazsanız. Bayılıyorum bu
pansiyon ve hostellerdeki "karşılıklı güven" prensibine. Lüks
otellerde, bir yandan yüzlerce Dolarınız'ı alırlarken, bir yandan da ayrılırken
söylenen "bir dakika beyfendi, mini barınızı da bir kontrol edelim"
adeti yok. Otelin bir de ulaşım aracı var, görevlilerin kullandığı: Meşhur
Çin bisikleti. Bu arada, hepsinin Phonix marka olmadığını öğreniyorum.
Böylece -sizlere daha önce söylediğim- yalanım meydana çıktı. Ama hepsi
aynı tezgahtan, belli. Bu bir pazarlama stratejisidir, neye yaradığını
bilmesem de. Yani, aynı ürünü farklı markalarla piyasaya sürmek. Bu bisikletlerin
ise yüzlerce markası varmış. Fiyatlarının (hesaplamam sonucu) USD46.00
civarında olduğunu öğreniyorum. Bu fiyata kamyonet alınamıyor, değil mi?

Mozambik'te de bisikletle taşımacılık yaygın. Burada taşınanlar mangal
kömürü, her bisiklete iki çuval
Akşam ayaküstü
yemeklerimizi atıştırırken, Amerikalı pansiyon arkadaşım Nada'yla muhabbet
ediyoruz. Okulunu bitirmiş ve dolaşmaya başlamış. Bu seyahati (Asya'dakinden
sonra olanı) Jo'burg'de (Johannesburg'ün "halk dili"ndeki söylenişi)
sonlanacakmış. Burada babasıyla buluştuktan sonra, bir yenisine başlamak
üzere Şili'ye uçacakmış. Yahu, bizler neler kaçırmışız da, farkında değilmişiz.
Neden okulu bitirdiğimizde böyle seyahatler yapmak hiç aklımıza gelmedi
ki? Ya da en azından benim aklıma gelmedi.
Ertesi sabahın köründe kahvaltımı tamamlayıp, hareket etmek üzere arabaya
binerken "vardiya" da değişiyordu. Bugün artık sahile ulaşmalıyım.
Neresi olacağını bilemiyorum ama, Inhassoro kayıtlara göre uygun görünüyor.
Orası olmazsa, Vilanculos. Bundan sonrası Hint Okyanusu kıyılarında, bembeyaz
kumsallarda, palmiyelerin altında uyuyup, denizinde yüzerek ve dillere
destan deniz mahsullerinden tadarak geçecek.
Bu yol ve Beira'ya kadar olan devamı, ülkenin iç kesimlerini Hint Okyanusu'na
bağlayan koridorun üzerinde bulunması nedeniyle önem taşıyor. Somali ve
Güney Afrika'dan sonra kıtada üçüncü en uzun sahil şeridine sahip Mozambik,
okyanus ile ilişkisi olmayan Zambiya, Zimbabve, Malavi ve hatta Kongo
Demokratik Cumhuriyeti gibi ülkelerin dünya ile bağlantı yolları üzerinde
önemli bir işleve sahip. Özellikle Güney Afrika'daki ırkçı rejim zamanında,
kendilerine dünyaya açılacak bir kapı arayan bu ülkelerin çıkış yolu,
Mozambik. "Beira Koridoru" da denilen bu yol güzergahı da, işte
bu "dünyaya açılan kapı"ların en önemlilerinden birisi. Karayolu
dışında demiryolu ve boru hattını da içeren Beira Koridoru, 1980'lerin
ikinci yarısında Renamo'nun terörist saldırılarının da önemli hedefi haline
gelmiş.
Kimdir bu Renamo, ya da uzun adıyla Mozambik Ulusal Direnişi (Resistência
Nacional Moçambicana); ülkenin önemli dış gelir kaynaklarına saldırılar
düzenleyen bu örgüt? Bunun için ülkenin yakın tarihine bir parça göz atmak
gerekiyor. Ancak bu, ulaşabildiğim kaynakların verdiği bilgileri süzebildiğim
ölçüde gerçektir. Genellikle ülkelerin siyasi tarihlerinde bu tür faaliyetleri
gerçekleştiren örgütlere ilişkin çeşitli kaynaklardan alınan bilgiler,
tarafların birine yakın olan kimileri tarafından desteklenirken, diğerleri
tarafından da şiddetle eleştirilir. Bu yazıyı okuyacak ve Mozambik yakın
tarihi konusunda fikir sahibi kişiler için; burada yazacaklarımın gerçekliğinin,
sahip olduğum kaynakların objektifliği ile sınırlı olduğunu hatırlatırım.
Bu, şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra yazacaklarım için de geçerli.
Efendim! Mozambik'te -şu anda da halâ yönetimde bulunan- bir Frelimo Partisi
(Mozambik Özgürlük Cephesi, Frente de Libertação de Moçambique) var, ta
kurulduğu 1961 yılından beri. Portekiz'deki reformcu yeni hükümetin Afrika'daki
sömürgelerine 1974'te bağımsızlık bahş'etmesinden sonra iktidar olan Frelimo,
Sovyet yanlısı ve Marksist bir yönetim biçimini hayata geçirince, bundan
hoşlanmayanlar tarafından yıpratılmak üzere çeşitli komplolara maruz bırakılmış.
Bu yıpratma senaryolarının en önemlisi de, ülkede anti-Komünist Renamo
örgütünün kurulması. Bu örgüt, ilk olarak 1975 yılında Rodezya'daki beyaz
azınlık yönetiminin desteğiyle -kendi başlarının "derdi" olan
ZANU örgütünün Mozambik tarafından destekleneceği kuşkusuyla- kuruluyor.
ZANU da (Zimbave Afrika Ulusal Birliği, Zimbabwe African National Union)
halen -1980'den beri- Zimbabve'de devlet başkanı olan Robert Mugabe'nin
başkanlığında kurulmuş olan parti. Biraz karışık olduysa, tekrar açıklayayım:
O zamanlarda Rodezya adlı ülkenin beyaz azınlık hükümeti, Zimbabve adıyla
bağımsız bir ülke olmayı isteyen siyahların kurduğu ZANU partisine yataklık
edeceği, üyelerini barındıracağı endişesi ile Mozambik'i zayıflatmaya,
yıpratmaya çalışıyor. Bu amaçla da, Mozambik'te karışıklık yaratmak üzere
politik bir anti-komünist örgüt oluşturuyor ve adını Renamo koyuyor. Bu
örgüt sonraları, gerek Güney Afrika, gerekse Amerika tarafından da desteklenmeye
başlıyor. Her nekadar 1984'te imzalanan bir anlaşmayla Güney Afrika Renamo'yu
desteklemeyeceğini taahhüt ettiyse de, ırkçı rejim gizliden gizliye parasal
ve askeri yardımı sürdüyor; ta ki Birleşmiş Milletler gözetiminde Mozambik
Hükümeti ile Renamo arasında 1992'de imzalanan barış anlaşmasına kadar.
Renamo şimdi Mozambik'te siyasi bir parti ve -halâ- iktidarda olan Frelimo
partisinden sonraki en büyüğü; dolayısıyla da en büyük muhalefet partisi.
Dönelim seyahatimize. Chimoio'dan ayrıldıktan yaklaşık 120km sonra yolda
inşaat çalışmaları başladı, daha sonra da az çukurlu asfaltımız toprağa
dönüştü. Önde ağır ağr seyreden beyaz station wagon Ford Escort'u sollarken
(pardon "sağlarken") Almanlar'a el salladım. Önceleri düzgün
yüzeyli ve bol tozlu kırmızı toprak yol, hafiften sallayan engebelerle
bozulmaya, sonra da yıpratmaya başladı. Artık ben de yavaş gidiyorum.
Derken ayağımın altından tok bir ses, "tap!" diye. İlk kasiste
köpeğin kafası sallanmaya başladı. Bilin bakalım ne oldu? Evet, başka
cevapları da alalım! Düzenli okumayanlardan ses yok tabii. Dikkatli izleyiciler
hemen belli oluyor. Evvet, doğru. Amortisör "kırıldı". Ben cebimdeki
bütün parayla sol arka amortisör üzerine oynamıştım. Arabayı durdurup
indiğimde, bütün paramı kaybettiğimi üzülerek öğrendim. Çünkü, sağ arka
amortisördü, yine. Yapacak birşey yok, elimde -kullanılmış da olsa- arka
amortisör kalmadı. Mecburen Maputo'ya kadar Impala'yla gideceğiz. Bu arada,
Almanlar bana yetişip arkama parkettiler. Onların akşam hedefleri Vilanculos.
Baobab Beach Camp hakkında övgüler duymuşlar. Aynı yer benim kitabımda
da yazıyor. Fiyatı da ehven görünüyor. Vilanculos'ta buluşmak üzere hareket
ediyoruz.
Yaylana yaylana Vilanculos'a doğru yol alıyorum. Hatırıma İzmir'in baharda
sayıları artan sünnet konvoyları geliyor. Konvoyun başında mutlaka üstü
açık bir Amerikan vardır, sünnet çocuğunu taşıyan. Genellikle de Impala
olurlar, hani şu sallanan başlı köpekleri olanlardan.

İri bir baobab ve siperinde saz damlı kulübeleriyle Mozambik köyü
Vilanculos'la
birlikte Mozambik'in tatil cenneti başlıyor. Buradan itibaren güneye doğru
tüm sahil; özellikle Güney Afrikalılar'ın Hint Okyanusu'nun azgın dalgalarında
sörf yapmak, göz alabildiğine uzanan bembeyaz kumsallarında güneşlenmek,
kıyıdan birkaç mil açıktaki kum adalarının sakin koylarında yüzmek için
akın ettikleri tatil cenneti. Ve akın da yakında başlayacak, çünkü Güney
Afrika'da okullar tatil oluyor.
Vilanculos'a vardığımda Baobab Beach Camp'i bulmam güç olmadı, GPS'imde
yüklü olması nedeniyle. Güney Afrika'ya yaklaştıkça, T4A'in haritası da
daha detaylı olmaya başladı. Almanların GPS'i olmaması nedeniyle eskortluğu
ben yapıyorum. Vilanculos'un iç yolları, 2000 yılındaki büyük selden sonra
bir daha onarılmamış gibi. Kumsalın dibinde bir koruluğun içindeki kamp
yerinde saz kulübeler de var.
Arabayı park edip, resepsiyon-bara fiyat sormaya indim. Kulübelerin yenilerinde
kırk, eskilerinde ise otuzbeş Dolar'a gecelemek mümkün. Bu rakamları duyunca
kulübeler daha bir lüks görünmeye başladı gözüme. Bir hikmeti vardır herhalde.
Görelim bakalım. Yenileri hem kumsala yakın, hem de içinde duş ve tuvalet
varmış. Eskilerde ise bu "lüks"ler yok. Yeni modellerden boş
olmadığı için, eskilerden birini gösteriyorlar. Yaklaşık 5 metre çapında
yuvarlak bir saz kulübe, damı da sazdan. İçinde iki kişilik bir yatak.
Yer kum ve başka birşey yok. İlac için üstünüzden çıkarttığınızı asacak
bir çivi bile... Saza çivi nasıl çakılacaksa. "Başka birşey yok"
derken yanlış söyledim aslında, kapı var. Yani kapı var, pencere yok.
Kapıyı kapatıyorsunuz ve içerisi zifiri karanlık oluyor.
- Lamba?
- Böyle daha otantik oluyor.
- E, nasıl göreceğim etrafı?
- Mum var
- Peki sabah kahvaltısı?
- Kahvaltı mı?
- Yahu kardeşim! Bana söyler misin, neye alıyorsun sen bu otuzbeş Dolar'ı.
Özel bir program, hani dansöz, oryantal falan?..
- ?!
Dayanamayıp okkalı bir küfür savurdum. Türkçe bilmediği için yüzüme tuhaf
baktı. Ben turizm soygunu çok gördüm ama, böylesine de rastlamamıştım.
Bu müthiş saptamamı ona da söyledim, -daha önce çok mu duymuş, nedir-
pek aldırmadı."Yerse hemşehrim" Turistik Tesisleri'nden hışımla
çıkıp, yaylana yaylana kendime aklı başında bir yer aramaya başladım.
Çoğu yer dolu. Tatile başlamakta acele eden Güney Afrika'lılar, çocuklarının
karne almalarını beklemeden akın etmişler anlaşılan. Yer olanlar ise burunlarından
kıl aldırmıyorlar. Mozambik'li turizm işletmecileri çıldırmış olmalı.
Kararım, arabada yatmak. Son bir gayretle, kum yoldan sahili gösteren
"Samara" okunu takip ediyorum, sanki her ok bir konaklama yerini
göstermek zorundaymış gibi. Yolun sonu birkaç evin olduğu bir bahçede
bitiyor. Bahçenin kumsal kıyısında bir restoran var; Samara Restoran.
Buraya kadar arabayla gelip, hiçbirşey sormadan arkamı dönüp gitmek olmaz.
Bulduğum en "şef garson" olanına soruyorum; "Burası yalnızca
restoran mı?". "Evet!" diyorlar. Kös kös dönerken -sanırım-
patron peşimden gelip, kalacak yer arayıp aramadığımı sordu. Bahçedeki
evlerden bir tanesi boşmuş, bana teklif etti. Ev dediğime bakmayın. Büyük
bir oda ve banyo-tuvaletten oluşuyor. Ama içerisi pırıl pırıl. Yeri de
taş üstelik. Pencereleri olduğu gibi, tepeden sarkanı dışında iki kişilik
yatağının baş ucunda birer lambası da var. Fiyatı da 35 Dolar, kahvaltı
dahil. Eh! Turist soymaya çalışan girişimcilerin cennetinde bundan iyisi,
Şam'da kayısı. Bahçedeki dört evden birisi, yerin sahibi olan ailenin,
diğer üçü de -anladığım kadarıyla- devre mülk türü kiralayan kişilerin
kaldıkları yerler. Benim kalacağım "evcik" bu aralar boş anlaşılan.
Akşam özel Samara Salatası yedim. Üzerindeki karidesler hormonla beslenmişler
galiba. Bu kadar iri ve lezzetlisini de yememiştim. Yeteri kadar kolesterol
almış mıyımdır acaba?
Ertesi sabah beş buçukta uyandım. Hava aydınlanmış. Deniz çarşaf gibi.
Mayomu giyip kumsala gittim. Su soğuk, tam insanı kendine getiren cinsten.
Biraz yüzdükten sonra sahilde uzandım. Uyuyakalmışım. Uyandığımda güneş
iyice dikilmişti. Vücudumun ön tarafı kıvamını aldığı için, bir de yüzüstü
yatıp sırtımı kızartmak üzere uyudum. Saat sekiz buçukta kahvaltım hazır
olacaktı. Toparlanıp duşumu almaya gittim. Böyle "lüks" tatil
yapmak da pek keyifliymiş.
Bugün Vilanculos'ta kalacağım. Hem biraz dinlenip, denizin tadını çıkarayım,
hem de birikmiş yazılarımı yazayım. Kahvaltıdan sonra yeniden deniz kıyısına
gitmek için mayomu giydim, havlumu ve kitabımı aldım, kumsala gittim.
O da ne? Deniz gitmiş. Biraz önce yüzdüğüm, kıyısında uyukladığım deniz
yok. Yaklaşık yüz metre çekilmiş. Bu kadar kısa zamanda çekileceğini beklemiyordum
doğrusu. Ben de olmayan denizin kıyısında yatarım, ne yapalım.
Bu gördüğünüz yerde iki saat önce deniz vardı.
Tembellikle
ve biraz da yazı yazarak geçirdiğim günün ardından akşam kendime güzel
bir balık ve şarap ziyafeti çektim. Yarın yeniden yola çıkacağım, başkent
Maputo'dan önceki son durağıma doğru.
Ertesi günkü yolum sörf cenneti Inhambane'ye kadar sürecek, yaklaşık 310km.
Bundan sonra ihtiyacım olmayacağı için jerry-can'lerimin (çelik bidonlar)
içindeki motorini kullanmaya başlıyorum. Neredeyse boş olan yakıt deposu
3 bidon motorinle tümüyle doldu. Su deposundaki suyun da büyük kısmını
boşaltıp arabayı hafifletmeye çalışıyorum. Az değil, bidonlardaki yakıt
ve depolardaki suyla toplam yüzelli kiloya yakın safrayı boşaltmış oluyorum.
Böylece, Maputo'ya kadarki yolda, arkadaki tek amortisöre binen yükü ciddi
ölçüde azalttım. Bu yol her ne kadar haritada asfalt gözüküyorsa ve ülkenin
en önemli bağlantısı olması nedeniyle öyle olması gerekiyorsa da, şu ana
kadarki tecrübeler ışığında asfaltsız bölümlerin olabileceğini, ya da
en azından asfaltlı bölümlerde düşmenin kaçınılmaz olacağı çukurlarla
karşılaşılabileceğini göz önüne almak lâzım. Son amortisörümü korumalıyım.

Vilanculos: Hindistan cevizleri ve deniz
Yola çıktıktan
bir süre sonra gerçekten asfalt bitti. Bundan sonrasında yol, şimdiye
kadar olduğundan çok daha kötü. Neyse ki yağış yok. Aksi halde geçilmez
hale gelecek. Biraz fazla ıslandığında lastiklerinden arabayı yere mıhlayacak
cinsinden yapışkan bir çamur yaratacak, toz kıvamında toprak bir yolda
ilerliyorum. Yağan yağmurlarla yolun "coğrafyası" öyle değişmiş
ki, sık sık durup manevra yapmayı gerektirecek çukur ve engebelerle karşılaşıyorsunuz.
Günlerden Pazar ve karşıdan, araçlarının arkasına taktıkları römorklarına
teknelerini, jet skilerini, motorsikletlerini ya da kamp malzemelerini
doldurmuş bir sürü Guney Afrika'lı kafileler halinde tatile gidiyorlar.
Mozambik, tarihinde birçok sel felaketi ile karşı karşıya kalmış. Bunun
sebebi, orta kısımlardan sonra Hint Okyanusu'na kadar nispeten düz ve
fazla yüksek olmayan bir coğrafî yapıya sahip ve başta Zambezi olmak üzere,
Save ve Limpopo gibi yüksek debili büyük nehirlerin bu geniş düzlükleri
suluyor olması. Mozambik'in yaşadığı sel felaketlerinin özellikle bir
tanesi var ki, herhalde karşılaştıklarının en büyüğüydü.
Şubat 2000'de Mozambik'te, yağan aşırı yağmurlardan sonra büyük bir sel
baskını yaşanır. Ancak su baskınını büyük bir felakete dönüştüren, 22
Şubat 2000 tarihinde ülkeye ulaşan Eline Kasırgası'dır. Kısa zamanda yağan
ağır yağışla oluşan sel baskınında sel suları, akarsu seviyelerinin -yer
yer- 8 metre üzerine kadar ulaşır. Sel sonucu 800'den fazla insan ölür.
1.5 milyon kişi evsiz kalır. Ancak asıl felaket ondan sonra başlar ve
selden ölenlerden çok daha fazlası, sel sonrası yaşanan açlık, susuzluk
ve malarya (sıtma) salgını sonucu hayatını kaybeder. Felaketin boyutlarının
bu kadar büyük olmasına rağmen, Birleşmiş Milletler yardım göndermek konusunda
gecikmiştir. Bu gecikme nedeniyle, sel sırasında ev çatıları ve ağaçlardan
insan kurtarma operasyonuna ancak 7 tane Güney Afrika helikopteri katılır.
Sel ve kasırganın verdiği zarar bununla da kalmaz. Ülkenin ana karayollarıyla
demir yollarının önemli bir bölümü, köprülerin çoğu kullanılamayacak hale
gelir. Ülkenin tarım alanlarının dörtte biri zarar görür, besi hayvanlarının
%80'ine yakın kısmı telef olur.

Mozambik'in EN1 karayolu. Birazdan yolun "coğrafyası" daha da
değişip, "yağmurda geçilemez" sınıfına terfi ediyor
Daha sonra alınan
dış yardımlarla bu altyapı onarılmaya çalışılmakta. Ancak hala sel felaketinin
izleri silinebilmiş değil ve daha uzun bir süre de silinemeyecekmiş gibi
görünüyor.
- o -
İstanbul'a dönmüş olmamın verdiği rehavetten kaynaklandığı iddia olunan
yavaşlığımın, izleyenlerin ilgisini azaltacağı endişesi ile, Mozambik'in
güncellemesine burada ara vermem gerekiyor(muş). Bu konuda Buket ve bazı
dostlardan uyarılar geldi. Ben de onların bu saptamalarına hak veriyor
ve Mozambik'e burada ara veriyorum. Sonraki güncellemede Mozambik'i tamamlamak
üzere.
Sağlıcakla...
<
Sayfa 1
I
Sayfa 3>
|