|
|
Güncelleme tarihi
: 06.12.2005
Yer : Hartum/Sudan
Gün : 52
Yapılan yol : 8,724km
Hayır, hiçbiriniz bilemediniz. Ne kendime Sudan'lı bir sevgili buldum,
ne Güney Sudan'da anakonda tarafından yutuldum, ne de "casus"
olduğumu sanıp hapise attılar. Sudan'ın başkenti Hartum'dayım ve sağlığım
da yerinde. Yalnızca, Mısır'dan ayrıldığımdan beri çok zorlu ve maceralı
bir "15 gün" geçirip, sonunda da teknik bir problem yaşadım
ve bu yüzden bilgisayarımı açıp da yazılarımı tamamlayamadım. İşte yine
buradayım ve umarım bundan sonra eski "sıklığıyla" haber göndermeye
devam edeceğim.
Size Bawiti'de kaldığım oteldeki ilk gece tanışma faslını anlatmıştım
da, kontakt bilgilerini vermemiştim. Bawiti gibi küçük sayılabilecek bir
vaha yerleşimi (köy irisi) için oldukça konforlu, temiz ve tertipli bu
otelle ilgili; olur da bir gün Mısır'ın Batı Çölü'nde bir macera tatili
yapmak, çölün ortasında gerçek bir vahada izole birkaç gün geçirmek isterseniz:
Western Desert Hotel
Sameer Saada
Bawiti, Bahariya Oasis/Egypt
Tel : +2 2 847 16 00
Faks : +2 2 847 18 00
GSM : +2 12 433 6015
www.westerndeserthotel.com
16 Kasım Çarşamba sabahı saat 10:00'da Chris otelin karşısındaki restoranda
çayını yudumluyordu, ben de restoran sahibinin kaç gündür yaptığı çay
teklifini kabul etmek üzere yanına gittiğimde... Bu arada Sameer'in de
gelişine kadar da vakit geçirmiş olduk. Saat 10:30'da fotoğraflı vedalaşma
seremonisini de tamamlayıp otelden ayrıldık.

Sameer'le "Western Desert Hotel" hatırası...
Dakhla
490km'lik yolu tamamlamamız yine de 7.5 saatimizi almış, yemek ve yakıt
ikmali molalarımızla. Saat 18:00 cıvarında Dakhla'daydık. Otelimizi bulmak
için birkaç turalamadan sonra, sonuncu seçenek olan Bedevi Vaha Köyü'ne
(Beduoin Oasis Village) geldiğimizde, İngilizce bilmeyen çocuklarla anlaşamayınca
hep birlikte İslam'ın gelmesini eklemeye başladık, oda fiyatı öğrenebilmek
ve odaları görebilmek için. Bedevi kulübeleri şeklinde yapılmış "bungalov"lardan
oluşan otelin (aslında Bedevi'den çok Nubiye kulübelerine benziyordu,
kerpiç tuğlalarla örülmüş kubbeleri ve çamur sıvaları ile) patronu İslam
teşrif etti birazdan. Görüntü "bıçkın turizmci" delikanlı, konuşma
desen hakeza. Anlaşılan pazarlığa açık. LE200.00'le başlayan 2 kişi yarım
pansiyon fiyatı yarıya indiğinde biz artık yeteri kadar zorladığımıza
karar vermiştik. 6-7 ailelik bir Hollanda grubuyla birlikte akşam iğreti
bir Bedevi Gecesi etkinliğine de konuk olduk. Hoş, sabah bu "etkinliğin"
aslında ekstra olduğunu, hatta kahvaltıda içilen çaylar için de ekstra
ödeneceğini söylediğinde İslam'ın bir gün önce verdiklerini geri almak
kararında olduğu çıktı meydana. Hatta çalışanlar için de bir "bahşiş"
faturası hazırlıyordu ki, kendisine "yolunmaya henüz hazır olmadığımız"
açık bir dille hatırlatıldı. Planlayıp da alamadığı ekstraların hayal
kırıklığı içinde bizi uğurlarken, içimden kendisini "yılın girişimcisi"
olarak seçmiştim bile. İstikbal vaadediyor bu çocuk. Turizmci dediğin
böyle olur işte!

Bedevi Gecesi ve İslam (sağda, ayakta)
Ertesi günü Luxor'a kadar olan 550km'lik yolun Baris yol ayrımından sonraki
son 235km'lik kısmında saydığım toplam araç sayısı bir elimin parmaklarından
daha azdı. Chris de bu yoğun trafik ve benim konuşkanlığımdan (!) yorulmuş
olacak ki, geceki uykusunu kısa göz dinlendirmeleriyle takviye etti. Yol
o kadar tenhaydı ki, polis kontrolları bile alısılmışından cok seyrekti.
Size daha önce bahsetmedim Mısır karayollarındaki polis kontrollarından.ülkenin
Asyut kentinde 1970'li yıllardan itibaren başlayan asırı dinci orgütlenme,
özellikle 1990'lı yıllarda yabancı turistlere karşı saldırılar seklinde
sesini duyurmaya başlamış. Son olarak 1997 yılında gerçekleştirilen ve
-yanlış hatırlamıyorsam- 27 turistin ölümüyle sonuçlanan Luxor saldırısının
ardından hükümet, ülkede çok sıkı güvenlik onlemleri alınması gerektiğine
karar vermiş. Bu yüzden, -özellikle turistlerin yoğun ilgi gösterdiği
bölgelerde sıklığı artan bir şekilde-, her yerde polis kontrolları yapılıyor.
Luxor gibi yerlerde bu kontrollar neredeyse adım başı. Kontrollarda ne
mi oluyor? Genellikle iki polis arabaya yaklaşıyor, size "kısaltılmış"
bir İngilizce ile hangi ülkeden olduğunuz (What from? şeklinde) ve nereye
gittiğiniz (Where to go? şeklinde) soruluyor. Nereden geldiğiniz ve nereye
gittiğinizi söylüyorsunuz, diğer polis de -konuya gösterdiği ciddiyete
bağlı olarak- ya düzenli tutulan bir deftere, ya bir not kağıdına, ya
da o an elinde olan gazetenin köşesine söylediklerinizi not alıyor. Eğer
arabada farklı ülkelerden birden fazla kişi varsa, bu durumda soruyu soranın
yüzü buruşuyor, birden fazla bilgi kaydetmenin vereceği zorlukla. Ama,
bunun da bir çaresi var tabii; yanındakine dönüp "Muhtelif!"
diyor. Bunu öğrendim ya, Chris yanımdayken polis durdurduğunda ben de
"Muhteif!" diyordum, bir anda polisin yüzü gülüyordu, fazla(!)
yazmaktan kurtulmanın verdiği mutlulukla. Ama, işin açıkçası alınan bu
önlemler bana biraz teröristlere karşı gözdağı vermek, turistlere karşı
da "bizim güvenli kollarımızdasınız" demek içinmiş gibi geldi.
Luxor
Luxor'da neredeyse her rehber kitaba girmeyi başarmış bir backpacker's
(sırtçantalı turist) oteli var; temizliği dillere destan. Adı: Happy Land
Hotel. Ayrıca, çok çeşitli tip ve fiyat yelpazesinde de odaları mevcut.
Birkaç kişilik dormitory (yurt) tipi odalardan, tek kişilik ve banyolu
odalara kadar. Hedef Happy Land Hotel. Navigasyonu yapacak bir co-pilot
da olunca, hedefi bulmak kolay oluyor tabii. Otelin bulunduğu sokak bir
"mesken" muhiti ve pek göz kamaştırcı bir görüntüsü olduğu söylenemez.
Ama, otelden içeri girince, hele bir de odaları görünce, rehber kitaplardaki
methiyeleri hakettiğini anlıyorsunuz. Bu sınıfta bir otel için son derece
temiz. Herşey açık ve seçik bir şekilde anlatılmış: Oda fiyatına nelerin
dahil olduğu (havlu sayısı, sabun ve tuvalet kağıdı, kahvaltıda nelerin
verildiği v.s.) yazılı olarak size sunuluyor. Ayrıca fiyatlar son derece
ucuz ve geniş seçenekli listesinde de her keseye uygun bir tanesi mutlaka
çıkıyor. Örneğin benim kaldığım en pahalı, içinde banyo ve tuvaleti olan
oda fiyatı LE45.00 (yaklaşık USD8.00). Tabii bu söylediğim fiyatlar, bu
sayfayı izleyen bazı dostlara çok gülünç gelebilir ama, ben seyahati planlarken
kendime, herşey dahil(*), günlük USD50.00-60.00 cıvarı gibi bir hedef
koymuştum. Bu hedef, bu tür seyahatleri yapıp da, daha ekonomik bütçeler
hedefleyenlere karşın benim;
1. Bu tür konaklama şartlarına pek alışık olmamam nedeniyle kendime biraz
daha tolerans tanımam (örneğin haftada ortalama bir kez lüks bir otel
konaklama hakkım var.), 2. Yalnız ve arabayla seyahat ediyor olmam nedeniyle
masrafların yalnızca "bir" kafaya bölünüyor olması gibi aleyhime
olan faktörleri kompanse edecek -kendimce- bir emniyet payı idi. Her nekadar
şimdilik bu seviyeyi yakalayamamışsam da, hedef bu. Dolayısıyla, böyle
bir hedef tutturmak için, belirttiğim tarzdaki ucuz ve mütevazı otellere
yönelmek durumundayım. Ha, böyle değil de hep lüks otelde kalırsam ne
olur? 1. Olay amacının dışına taşar, lüks bir "safari"ye dönüşür.
Burada amaç ülkeleri ve dolayısıyla ve de aslen insanlarını tanımaktır.
Lüks otelde ülke tanıyamazsınız. Ancak lüks oteller hakkındaki bilgi dağarcığınızı
"faydalı bir şekilde" geliştirmiş olursunuz.
2. Gereksiz yere pahalı bir seyahat gerçekleştirmiş olurum. 3. Zaten her
yerde iyi otel bulma olasılığı yoktur.
(*) "Herşey dahil"den kasıt, araçla İstanbul'dan hareket ettiğim
15 Ekim tarihinden (dahil) itibaren ve Cape Town'da aracın gemiye bindirilmesine
kadar yapılacak tüm harcamalardır. Yani yemek ve konaklamanın yanı sıra,
aracın sınır geçişleri için yapılacak ödemeler, feribotlar, yakıt ve bakım
giderleri, vize harçları v.s. dahil, aracın gemiyle İstanbul'a gönderilmesi
hariçtir.
Otelin sahibi Mr.İbrahim; bizlerin hamisi, benim iyi bir Müslüman olabilmem
için öğretmenim ve de her konuda yardımcı olmaya çalışan kilit adam pozisyonunda.
Arada sırada beni kenara çekip, hergün beş vakit camiye gitmem ve Kur'an
okumam konusunda telkinlerde bulunuyor.
Efendim, Luksor bildiğiniz gibi antik Mısır'da Firavunlar'ın Yeni Krallık
döneminde başkentlik yapmış Teb şehri üzerinde inşa edilmiş. Burası aslında
turistlerin en çok rağbet ettikleri Mısır şehri ve Mısır'ın ekonomisinde
önemli bir kaynak olan turizm gelirinde en büyük katkıyı da Luksor sağlıyor.
Sebebi de, Mısır tarihini şöhrete ulaştıran, o göz kamaştırıcı ihtişamıyla
herkesin ilgisini çeken ve şu anda çoğu Kahire Müzesi'nde sergilenmekte
olan tarihi eserlerin büyük bir kısmı, işte bu Yeni Krallık döneminin
kalıtarı ve insanlar bu kalıtların bulunduğu yerleri görmek için akın
akın buraları ziyarete geliyorlar.
Teb'in (ya da üzerine kurulu bulunan Luksor'un) yerleşim olarak ünlenmesini
şu anda önemli bölümleri ayağa kaldırılmış iki büyük tapınak; Luxor ve
Karnak tapınakları sağlamışlar. Şehrin hemen göbeğinde yer alan Luxor
Tapınağı, Yeni Krallık döneminin ilk sülalsei olan 18. sülaleden III.Amenofis
tarafından yaptırılıyor.
Luxor Tapınağı, sfenksli yol
Daha sonra II.Ramses tarafından da tadil edilen tapınak,hayatının ileriki
dönemlerinde Romalılar tarafından kullanıldıktan sonra uzunca süre terkediliyor.
Zamanla çoğu kısmı toprakla örtülen tapınağın bulunduğu yere daha sonra
bir köy kuruluyor ve tapınak duvarları arasında hayat yeniden başlıyor.
Burada bir Mısır dönemi tapınağı olduğunun 1881 yılında Arkeolog Gaston
Maspero tarafından keşfedilmesinden sonra gerekli kazıların yapılabilemsi
için köyün tapınak dışına taşınmasına karar veriliyor. Köyden kalan tek
anı ise 13. yüzyılda yapılmış olan Şeyh Yusuf el-Haccac Camii. Caminin
oturduğu bölüm kazılamadığı için, tapınak tabanıyla cami tabanı arasında
kalan yükseklik farkından, tapınağın nekadar kalın bir kum/alüvyon karışımı
katman altında kaldığı açıkça belli oluyor.
Yusuf el-Haccac Camii. Camiin toprak seviyesi ile
tapınak
zemini arasındaki fark, kaplanan toprağın derinliği hakkında fikir veriyor.
Yapıldığı yıllarda, Luxor Tapınağı'nın ana girişinden Karnak'a yaklaşık
2km uzunluğunda sfenksli bir yolla ulaşılırmış. Bu yolun Luxor'a yakın
olan küçük bir kısmı hala duruyorsa da, büyük bölümü yok olmuş. Yine tapınağın
ihtişamlı ana girişinin solunda pembe granitten bir dikili taş bulunuyor;
simetriğinde ise, eşinin bazası... Ancak herbiri yaklaşık 25m yüksekliğinde
olan bu dikili taşlardan şu anda yerinde durmayanı 19. yüzyılın başından
itibaren yeni ikametgahı olan Paris'teki Concorde Meydanı'nı süslemeye
başlamış. Niye mi? Mehmet Ali Paşa (Kavalalı) tarafından Fransa halkına
armağan edilmiş (Ahmetciğim! Yanılıyorsam lütfen düzeltir misin?). Ne
güzel, değil mi? Bir ülkenin tarihi mirasını, o ülkenin halkına sormadan
bir başka ülkenin halkına armağan etmek...
Karnak Tapınağı (aslen Amon Tapınağı olarak bilinir), 11. sülale döneminde
mütevazı bir tapınak olarak yapılmış. Ancak her sülale birtakım ilavelerle
tapınağı büyütmüş ve sonunda muazzam bir yapı ortaya çıkmış. O kadar büyük
bir tapınağın külfeti de büyük oluyor tabii; 19. sülale döneminde rahip
ve hizmetkarlarla birlikte yaklaşık 80,000 görevli çalışıyormuş. 1,000
yılı aşkın bir süre kumlar altında kalan tapınakla ilgili ilk kazı çalışmaları
19. yüzyılda başlamış ve hala devam etmekte. Tapınağın en etkileyici yeri,
134 dev sütunla desteklenen tavanı olan Büyük Hipostil Salonu.

Karnak Tapınağı Büyük Hipostil Salonu
Luxor'da "turistler tarafından mutlaka ziyaret edilmesi gerekenler"
listesinin başında yer alan Luxor ve Karnak (Amon) tapınaklarını gezip
sıcaktan ve yorgunluktan baygın bir şekilde sürünerek otele dönerken,
turistlere karşı aşırı sevgi gösterilerini sergilemekten kaçınmayan "felluka"cılar
ve at arabacılarından kurtulmak için çaba gösteremedim bile. Onlar da,
benden hiçbir tepki alamamanın rahatlığıyla, pazarlama hünerlerini en
üst limitlerine kadar sergilediler. Hepsini hayal kırıklığına uğrattığım
için üzgünüm ama, 122 fellukacının girişiminin başarısızlığını gören 123'üncüsünün,
yine de kendi fellukasına davet etmeye çalışması da benim kabahatim değil
doğrusu.
Akşam otelde Chris'le buluşup, Asswan'dan Wadi Halfa (Sudan) yapacağımız
feribot yolculuğu hakkında ne yapacağımızı kararlaştırmak ve Etiyopya'ya
kadar son alkollü içkileri içebilmek üzere Chris'in gözüne çarpan İrlanda
Pub'ına gittik. Bir İrlanda Pub'ından çok, bayramda ziyaretçilerin ağırlandığı
bir salon görünümündeki pub'da biralarımızı içerken Asswan planı da şekillendi.
Buna göre, ertesi sabah Chris, trenle Asswan'a gidecek ve feribot biletlerini
almaya çalışacak, başarırsa bana iletilmek üzere otele haber bırakacak,
ertesi gün de (20 Kasım Pazar) ben Asswan'a gideceğim.
Ertesi sabah meşhur Teb vadilerini gezmek üzere otelden ayrıldım.Aslında
Luxor'un bugünkü yerinde kurulmuş olan ve tarihi Mısır'ın Yeni Krallık
Dönemi'nde başkentliğini yapmış olan Teb'den bahsedilince bugün akla gelen
Kral ve Kraliçe Vadileri ile Hatşepsut Tapınağı'dır.Yeni dönem Firavunları'nın
(Kral Vadisi'nde) ve onların eş ve çocuklarının (Kraliçe Vadisi'nde) görkemli
mezarlarına mekan olan vadiler, Nil'in batı yakasında yer alıyor. Her
ne kadar en görkemlilerinden olan Kraliçe Nefartari ve IV. Ramses'inki
de dahil olmak üzere çoğu mezar gerek restorasyon, gerekse "dinlendirme"
amacıyla (mezarlar, turistlerin ziyaretleri sırasında yıpranıyor ve bunun
etkisini azaltmak için "nöbetleşe" ziyarete açılıyor) ziyarete
kapanmışsa da, olanlarla "idare etmek" üzere 36 derece sıcaklıkta
yola koyuldum. Otobüsler dolusu turistin büyük bir görev sorumluluğuyla
bir mezardan diğerine akınları -nedense- bana yere dökülmüş yemek artıklarını
keşfeden karıncaların yiyecekleri yuvalarına taşıyabilmek için telaşlı
koşuşturmalarını hatırlattı. Orada bulunmanın yüklediği sorumluluğun gereği
ben de bu kervana katıldım ve mezarlardan -elimdeki rehber kitabın da
yardımıyla- seçebildiğim üçüne daldım. Kral Vadisi'nde satılan biletler
ancak üç mezarı ziyaret etmeniz için. Tutankamon'un mezarı ise bunların
dışında; onun için ayrıca bir bedel ödemelisiniz. Dolayısıyla, eğer bir
biletiniz var ise, -açık olanlarından- sizce en önemli olan üç tanesini
önceden belirlemelisiniz.
Mısır'ın diğer turistik bölgelerinde olduğu gibi burada da turistin attığı
her adımdan gelir sağlamak hedeflenmiş. Bu amaçla, araç park yeri (turist
otobüsleri ve diğer tüm ziyaretçilerin araçlarının park edildiği) ile
vadilerin girişinde yer alan bilet gişeleri arasına öyle bir geçiş yapılmış
ki, gelen herkes kafileler halinde, orada bulunan turistik eşya satıcılarına
ait dükkanların önünden resm-i geçit yapmak zorunda kalıyor, girişte de,
ayrılırken de... Tabii bu geçit resminde satıcıların ısrarına dayanamayan
bazı talihsiz turistler, hangi dostlarına hediye edeceklerini bilemedikleri
ellerindeki bilmem kaçıncı hediyelik eşyalarına bakıp kara kara düşünerek
otobüslerine biniyorlar.
Bir başka "çarpıcı" gelir yöntemi de mezar girişlerinde görevli
tarafından dağıtılmakta olan mukavva parçaları. İçerinin dayanılmaz sıcak
ve bunaltıcı havasından bir parça olsun kurtulmaları için bu "el
yapımı yelpaze"lerin bir jest olarak sunulduğunu sanan zavallı turistler,
bu hizmet karşılığı çıkışta bahşiş istendiğini görünce, bir sonraki mezara
girerken her iki ellerini doldurarak görevlinin bu "jest" teklifini
nazikçe geri çevirmenin yöntemlerini aramaya çalışıyorlar.
Kahire'de Mısır Müzesini ziyaret ederken gördüğünüz o nadide parçaların
bulunduğu bu mezarlar kireçtaşı kayaların içerisine metrelerce oyulmuş
tüneller ve bu tünellerin açıldığı mezar odalarından oluşuyor. Açılan
bu tüneller ve mezar odalarının milimetrik düzgünlüğü, duvar süslemelerinin
-ki günümüze kadar bozulmadan kalabilmiş olanlarının, özellikle- ihtişamı
karşısında şapka çıkarmamak mümkün değil. Yine de, "bu ihtişam neden?"
diye sormadan edemiyor insan.
18. sülale döneminde Kraliçe Hatşepsut zamanında kendi adına yapılan Hatşepsut
Tapınağı, kısmen -fonunu ouşturan- kayalara oyulmuş. II. Ramses ve sonraki
bazı Firavunlar tarafından tahrip edilen tapınak daha sonra Hristiyanlar'ca
manastıra dönüştürülmüş.

Hatşepsut Tapınağı
Akşam Chris Asswan'dan dönmüştü. Asswan'daki durum
şöyle: Wadi Halfa'ya geçmek üzere bekleyen 5 araba ve 1 motosiklet var,
hepsi benim gibi overlander (kıta aşırı seyahat edenler). Ancak bunların
(ve tabii benim de) nasıl geçeceği meçhul.
Size daha önce, Asswan (Mısır)-Wadi Halfa (Sudan) arasındaki bu feribot
yolculuğundan bahsetmedim sanırım. Bildiğiniz gibi Asswan'da bir baraj
var; Yüksek Asswan Barajı (bunun bir de "alçağı" olduğu için,
"Yüksek" ibaresi özellikle kullanılıyor). Ve tabii her barajın
olduğu gibi, onun da bir baraj gölü... Ama bu öyle her baraj gölü gibi
değil; dünyanın en büyük "insan yapısı" gölü. Bu göl, biraz
politik biraz da terörist faaliyetlerden korku nedeniyle kesilen karayolu
bağlantısı dışında Mısır'la Sudan arasındaki tek "karadan" geçit
noktası. Göl feribotla geçiliyor ama feribot yalnızca insan taşımaya yarıyor.
Büyük eşyalar ve arabalar (3 taneye kadar) ise bazen feribotun peşine
bağlanan bir salla taşınabiliyor. Bu salın ne zaman bağlanacağı ise tamamiyle
bir sır. Daha fazla araba talebi olursa da bu durumda minik bir çıkarma
gemisi görünümünde ve 9 arabaya kadar alabilen bir başka "mavna"
hizmete sokuluyor. Feribot, Asswan'dan haftada bir kez Pazartesi günleri
var ve kalkış saatinden itibaren -normal şartlar altında- 17 saat sonunda
Wadi Halfa'ya ulaşıyor. Mavna ise, normal olarak feribota yakın bir saatte
kalkıp 24 ila 36 saat arasında bir sürede aynı mesafeyi katediyor.
Chris'in Asswan gezisi sonucu feribotla ilgili konunun ertsi gün netleşeceği
anlaşılıyor. Planımız, sabah ilk konvoyla Asswan'a gidip diğer overlander'cılarla
buluşmak ve 21 Kasım Pazartesi feribotu ile ilgili gerekli işleri tamamlamak.
Daha önce de bahsettiğim gibi, özellikle 1997 saldırısı ardından turistleri
"koruma"ya yönelik önlemler kapsamında Luxor'dan Asswan'a gitmek
isteyen turist araçlarının bir konvoy eşliğinde götürülmesi de bulunuyor.
Buna tur otobüsleri de dahil. Asswan'dan hergün sabah 07:00 ve 14:00'de
konvoy hareket ediyor ve önde ve arkada birer polis aracı eşliğinde 235km'lik
yolu katediyor.
Konvoy sabahı Nil'in karşı kıyısından havalanan
balonları da seyrettik
Ertesi sabah erkenden kalkıp konvoya katılmak üzere
yola çıkıyoruz. Konvoy kalkış noktasını uzun arştırmalar sonucu bulduktan
sonra -söylendiği gibi ve şaşırtıcı bir şekilde- saat tam 07:00'de hareket
ediyoruz. Biz konvoyun sonlarındayız. Yola çıktıktan sonra tüm tur otobüs
ve minibüsleri arasında sebebini anlayamadığımız amansız bir yarış başlıyor
ve baştaki polis arabası ile birlikte hızla uzaklaşıyorlar. Hiçbir acelesi
olmayan ben ve benim gibi ikinci bir araç dışında konvoydan eser yok.
Arkadaki polis aracı da "araba kullanmasını bilmeyen" bu acemi
şöförlerden sıkılmış olacak ki, arada bir ortadan yok oluyor, tekrar ortaya
çıktığında da bizi "gaza getirmek" için sirenine hafifçe dokunuyor.
Neyse, yaklaşık 3 saat süren bnir yolculuk ardından Asswan'a varıyoruz.
Asswan'ın girişinde kocaman göbekli, beyaz sakallı şişman bir Hollandalı
yolda karşılıyor bizi. Chris tanıştırıyor; Luc. Luc benim arabaya biniyor,
Chris buluşma noktasına yürüyerek gidecek. Telaşlı bir adam Luc. O gün
Asswan'da yapılan maraton nedeniyle kesilen yolu, polisleri zorlayarak
açtırmaya çalışıyor. Başaramayınca polisin gösterdiği yolu izlemeye karar
veriyoruz ama, o yol da başka bir polis tarafından kesilmiş. Bizle birlikte
arkamızdan gelen onlarca araç tarafından arkadan sarılmış vaziyetteyiz.
Arkadaki araçlar bozguna uğramış orduların ricat vaziyetinde akrobatik
manevralarla geri dönüyorlar. Ben de her iki dikiz aynasından arkamı kollayarak
geri geri gidiyorum, araya giren insanlar ve manevra yapan kamikaze minibüslere
çarpmamaya gayret ederek. Hızım yaklaşık 5km/saat. Gözümü sol aynadan
sağ ayanaya (ya da tersi) alıken arkamda bir patlama oluyor ve araba hafifçe
sarsılıyor. Arkamda normal istikametinde gitmekte olan minibüs, kaşla
göz arasında geri gidip yandan çıkmakta olan bir araca yol vermeye karar
veriyor ve iki geri giden araç (benimki ve o minibüs) arka arkaya çarpışıyor.
Sonuç: Benim stepnem onun arka camını patlatıyor. Üzgünüm! Luc hemen omuzu
kalabalık bir polis bulup getiriyor bir yerlerden. Tarafları uzlaştıran
polis, minibüs şöförünü kazanın oluşmasında ne kadar haksız olduğu konusunda
ikna edip, görevini, büyük bir başarı ile tamamlıyor. Asswan'a girişimizden
itibaren birkaç dakika içerisinde gelişen bu olaylardan ve sıcaktan serseme
dönen ben ise şaşkın bir şekilde, artık çözülmeye yüz tutmakta olan trafik
keşmekeşinden buluşma noktasına doğru arabayı sürüyorum.
Buluşma noktası, ferıbot biletlerinin alınacağı şirketin önü. Araçların
hepsi orada, mürettebat da... Herkes toplanmış ve bizi bekliyor. Ben de
katılınca önce durum hakkında bir "brifing" veriyorlar. Feribot
(insan taşıyan) biletleri ile ilgili sorun yok, bileti alıp binebiliyoruz.
Ancak araçlar için feribot dışındaki mavnayı kiralamak zorundayız. Kira
bedelini benim de katılmamla 6 olan araç sayısına böldüğümüzde ortaya
çıkan rakam ise, normalde araçlar için alındığı iddia edilen miktarın
üzerinde. Bu durum, diğerlerinde "kazıklanılıyor" hissi uyandırdığı
için rahatsızlar. Miktar, ertesi gün -arızasını gidermesi durumunda- Luxor'dan
gelmesi beklenen 7. aracın gelmesi halinde bile "resmi" yayımlanmış
rakamın üzerinde kalıyor. Topluca ve tek tek yaptıkları girişimler, fiyatın
değişmesine yardımcı olmamış. Yapacak fazla birşey yok ama, ben bir kez
de "pazarlık üstadı bir Türk işadamı" olarak şansımı denemem
konusunda ikna ediliyorum. Görevliye tek başıma görüşmeye gidiyoeum. Şirket
Müdürü ile görüştürmeyi teklif ediyorum, görevliye. Yuıkarı çıkıp müsürün
odasına giriyoruz. Randevu alırken "Müslüman Türk" olarak lanse
ediyorum kendimi, sekretere. Müdüre, "bu işi ilk kez yapacak bir
Türk" olarak fiyat karşısında hayal kırıklığına uğradığımı, kendisinden
tatmin edici bir indirim için ricacı olduğumu söylüyorum. Yalvar-yakar
%12 kadar bir indirim alıyorum. Aşağıya indiğimde göstermiş olduğum "performans"
nedeniyle herkes tebrik ediyor, niyeyse. Biletler alınıyor ve herkes ertesi
gün yolculuğu hazırlıkları için dağılıyor. Kendime sessiz odası olan bir
otel bulup yerleşiyorum ve okumakta olduğunuz yazıyı yazmaya başlıyorum.
Tarih 20 Kasım 2005, yani 16 gün önce.

Nil'de fellukalar. Asswan
Akşam arabanın -tüm yedek depoları ile birlikte- yakıt ikmalini yapıyorum.
Bundan sonra her konuda tedarikli olmak lazım. İçme suyu ve yiyecek stoğunu
yapıp, yanıma alacağım yiyecek, giyecek ve kamp malzemelerini koyacağım
sırt çantamı hazırlıyorum. Bu sırt çantam dışında bir de fotoğraf çantamı
alacağım. Bilgisayarım ise arabada kalacak. Wadi Halfa'da araba gelene
kadar hepsini birden kontrol altında tutmam zor çünkü.

Asswan'da gece
Akşam üstü kısa bir Asswan turu sonrasında dinlenmek üzere otele dönüyorum.
Sabah Chris'le birlikte baraj gölü kıyısındaki feribot iskelesine yollanıyoruz.
Yolda eski baraj ("alçak" olanı) ve yeni barajı (Yüksek Asswan
Barajı) geçip feribot iskelesine varıyoruz.
Asswan'da iki tane baraj var. Bunlardan birincisi İngilizler tarafından
1902 yılında tamamlanmış. Elektrik üretmek ve Nil'in taşkınlşarını kontrol
etmek amacıyla kurulan barajın taşkınlar konusunda yetersiz kaldığı ortaya
çıkınca yüksekliği daha sonra iki kez arttırılmış. Yapıldığı dönemde dünyanın
en büyük barajıymış.
Asswan Yüksek Barajı ise 11 yıl süren bir inşaat sürecinin ardından 1971
yılında tamamlanmış. 3,830m uzunluğunda ve 111m yüksekliğinde olan baraj
duvarının temeldeki genişliği 980m. Peşinde, dünyanın en geniş baraj gölünü
barındıran Asswan Yüksek Barajı'nın yapılması ile, göl alanında kalan
bölgede birçok tarihi eser sulara gömülmüş. Kurtarılanlardan en önemlisi
ise bilindiği gibi Abu Simbel Tapınağı. Yekpare bir kaya kütlesine oyulmuş
olan Abu Simbel, baraj inşaatı sırasında -Unesco'nun katkısıyla- gerçek
yerinden 210m geriye ve 65m yukarıya, yine bir kaya kütlesi oyularak,
yerleştirilmiş. Yüksek Asswan Barajı'nın tamamlanması ile birlikte baraj
gölünün kapladığı Nübye (Nubian) bölgesindeki binlerce Nübyeli de daha
önce sahip oldukları verimli toprakları terketmek zorunda kalmışlar.
Feribot iskelesine giderken yolda bir bisikletli "seyyah"ı geçiyoruz.
Chris'le bisikletçinin işinin ne kadar zor olduğundan bahsediyoruz. İskeleye
vardıktan bir süre sonra bisikletli de yanımıza geliyor, sohbete başlıyoruz.
Adı Nando. İspanyol, daha doğrusu Barselonalı, yani Katalan. Bisikletiyle
dünyayı dolaşıyor. Şimdi sıkı durun : Süre 10 yıl.
Chris ve Nando (çılgın bisikletçi)
Birazdan diğer arabalar da geliyor. Luxor'dan gelmesi beklenen 7. arabanınn
da katılmasıyla birlikte araçları yüklemeye hazır hale geliyoruz. Grupu
kısaca tanıtayım:
- Toyota Land Cruiser HJZ75/Luc: Hollandalı, yaklaşık 60 yaşlarında. 3.
kez tek başına Afrika turu yapıyor.
- Toyota Land Cruiser HJZ75/Hendrik ve 3 arkadaşı: Hendrik Mozambik'te
İsveçli bir yardım kuruluşunda çalışıyor. Arkadaşları Mozambik'e vardıktan
sonra dönecekler. Aralık sonunda Mozambik'te olmaları gerektiği için biraz
"zamana karşı" yarışıyorlar.
- Land Rover Defender 110HT/Bill ve Clair: İngiltere'den genç çift
- Land Rover Series III SW : Hollanda'dan genç bir çift
- Land Rover Defender 110SW : İngiliz genç bir çift.
- VW Minibus/Rupert ve 3 çocuğu: Eski bir VW minibüsle Afrika aşacak olan
Rupert eşini 2.5 yıl önce kaybetmiş. 4, 5 ve 7 yaşlarında üç çocuğu ile
geziyor. Daha sonra arada bir bahsedeceğim.
- BMW motorsiklet/Martin : Martin Çek Cumhuriyeti'nden. O da Cape Town
yolcusu
7 araba, 1 motorsiklet mavnaya binmeye hazır
Araçlarımızı mavnaya yüklüyoruz. Her araçla en fazla bir kişinin mavnada
seyahat etmesine izin veriliyor. Ben böyle birşey düşünmediğim için benim
feribotla gideceklerden Hupert (ve çocukları) ile Land Rover'lı Hollandalı
çiftin haklarını diğerleri kullanıyor ve böylece feribot-mavna paylaşımı
da tamamlanıyor.
Feribotta seyahat etmek için iki alternatif var: Birinci ve ikinci mevki.
Birinci mevki, içinde yalnızca ranzalı iki yatak bulunan kısıtlı sayıda
kamaradan oluşuyor. Tuvalet ve lavabo dışarıda. İkinci mevki ise, geminin
alt güvertesinde karanlık ve havasız bir salonda koltuklardan... Bilet
fiyatlarına, seyahat sırasında yiyeceğiniz bir akşam yemeği de dahil.

Arabayı mavnaya yerleştiriyorum (Photo by Chris White)
Arabalarımızı yerleştirdikten sonra çantalarımızla feribotun yolunu tutuyoruz.
Feribota giriş, bir kişinin ancak geçebileceği tek bir kapıdan yapılıyor.
Kapının önü izdiham. Bir yandan içeri girmeye çalışan yolcular, bir yandan
yolcuların "bagajları"nı içeri taşıyan ve içeriden boş dönen
hamallar, bir yandan feribot görevlileri... Zar zor kendimizi daracık
kapıdan içeri atıp, birinci güvertede kamaramızı buluyoruz. Eh, uyku tulumlarımızda
yatabilirizö fena değil. Ardından üst güverteye, açık havaya çıkıyoruz.
Nando'da bisikletini yerleştirmiş, çantalarını sökmüş ve kendine "yaşam
mekanı" hazırlamış. Saat 11:00 cıvarı. Feribot saat 12:00'den "sonra"
kalkacak. Ama ne kadar sonra olduğunu sormayın.

Tam teşekküllü olarak feribota binmeye hazırız (Photo by Chris White)
12:00 cıvarında mavna hareket ediyor. Bizim ne zaman hareket edeceğimiz
ise meçhul. Yolcuların yerleşmesi tamamlandı ama "bagajlar"
hala yüklenmeye devam ediyor. Bu feribot , Mısır'dan Sudan'a "sınır
ticareti" yapan kişilerce çok kullanılıyor. Aklınıza ne gelirse götürüyorlar
Sudan'a; battaniyeden matkaba, televizyondan konserveye, cipsten kasete
daha neler neler yok ki... Geminin çeşitli yerlerine dağılan onlarca battaniye
paketlerinden birkaç tanesini de bizim bulunduğumuz köşeye koyuyorlar,
üzerine oturalım diye. Gece bunlar Nando'ya yatak olacak. Rahatımız ve
keyfimiz yerinde, anlayacağınız.
Battaniye paketlerinin üstünde rahatız (Photo by
Chris White)
Seyahatin Mısır kısmı, 21 Kasım 2005 tarihinde saat 19:30 cıvarında feribotumuzun
-nihayet- limandan ayrılmasıyla tamamlanmış oldu. Feribot anılarımı Sudan
sayfasında yazacağım. Sizleri daha fazla yazısız bırakmak istemiyorum.
< Sayfa 2
|