|
|
Güncelleme tarihi
: 15.11.2005
Yer : Bawiti-Bahareyn (Batı Çölü)/Mısır
Gün : 31
Yapılan yol : 5,727km
Bir önceki yazımda yapmış olduğum bir hatadan dolayı sevgili bacanağım
Ahmet tarafından derhal uyarıldım. İnsanın, yazdıklarının bu kadar dikkatle
izleniyor olduğunu öğrenmesi gurur verici. Hatanın konusuna gelince: Hani
şu Reşid'de (ya da Rosetta) bulunan ve V. Ptolemaios tarafından 3 farklı
dil ya da yazı biçimiyle yazdırılmış olan anlaşma metninin olduğu granit
tablet; ya da bilinen adıyla (bulunduğu yerin adına ithafen) Rosetta Taşı.
İşte o taşın ben, -elimdeki kaynağa dayanarak- Mısırlılar tarafından İngilizler'e
verildiğini belirtmiştim, halt etmişim. Sevgili Ahmet, bunun aslında İngilizler'e,
yenilen Fransızlar'dan ganimet kaldığını söyleyerek düzeltti. Doğrudur,
çünkü 1801 yılı, Napoléon'a ait filonun İngiliz Amirali Nelson kumandasındaki
İngiliz donanması tarafından Abu Kir'de yakıldığı yıl. Bunun ardından
da Napoléon yenilgiyi kabul edip Mısır'a düzenlediği seferi sona erdiriyor.
Teşekkürler Ahmet!
Bundan önceki yazılarımdan birine eklediğim dipnotta da belirttiğim gibi;
vermiş olduğum bilgiler, elimde bulunan ya da yerel yazılı ve sözlü kaynaklardan
edindiklerimdir. Bu bilgileri, yine bu kaynaklar dışında doğrulama imkanına
-en azından bu aşamada- fazla sahip değilim. Sonuçta gezi, bir bilimsel
araştırma gezisi değil ve ben de tarih ve arkeolojiye -o kadar da- meraklı
değilim. Bu yüzden -maalesef- verdiğim bilgiler, sahip olduğum kaynakların
doğruluğu kadar doğrudur. Bir başka deyişle; "ben onların yalancısıyım".
Ama, farkettiğiniz hatalar konusunda beni uyarırsanız -uyarının yaklaşım
şekli ve üslubu ölçüsünde- gerekli düzeltmeleri yapmaya çalışırım. Sonuçta
verilen bilginin doğruluğundan emin olmam ve dikkatle izleniyor olduğumu
hissetmem beni de tatmin edecektir.
Bu arada şunu da belirtmekte yarar görüyorum: Yapacağınız bir seyahatte
kullanacağınız rehber kitabın seçimi konusunda dikkatli olun ve bu kaynağı
seçerken internette -mümkünse ve bulabilirseniz- kullanmış olanlar tarafından
güvenirliği konusunda yapılan değerlendirmeleri araştırın. Benim Mısır
için kullandığım rehber kitap -maalesef- Dorling Kindersley serisinden.
Hem çok kullanışsız, hem de verdiği bilgilerde ciddi eksikler ve yanlışlar
var. Bunların bir kısmını ben bile farkedebiliyorum. Konunun uzmanları
kimbili daha neler buluyorlardır. Belki ancak, rehber eşliğinde yapılacak
bir Mısır turu öncesi bilgi edinmek için kullanılabilir, o kadar. Benimki
niteliğinde bir gezi için hiç de uygun bir kaynak değil. Ne -herkesçe
iddia edilen hatalarına karşın- bir Lonely Planet, ne de -hele- bir Bradt's
serisiyle karşılaştırılabilir. Halbuki aynı serinin daha önce Portekiz
ve İtalya rehberlerini kullanmıştım. Bu kadar fahiş hatalar yoktu. Bunun
dışındaki kaynaklarım ise, yukarıda yayınladığım tekzibin konusunu içermiyordu.
Mısır Müzesi de, yazılı açıklamalar konusunda (İngilizceleri'nden bahsediyorum)
çok yetersiz. Belki Arapçaları'nda vardır ama, bu konuda İngilizce metinde
bir açıklama görmemiştim.
Yeri gelmişken, Hiyeroglif konusunda birkaç söz daha söylemek istiyorum,
konu çok ilgimi çektiği için. Hiyeroglif kelimesi "kazınmış kutsal
harf" anlamına geliyor. İlk olarak M.Ö. 3250 yılında kullanılıyor
ve dünyada -bilinen- kullanılan ilk yazı. Bildiğiniz gibi, çeşitli insan,
hayvan, bitki ve eşya figürlerinin yanı sıra, işaretler ve motifleri de
içeren bir tür resim-yazı. Sağdan sola, soldan sağa, hatta yukarıdan aşağıya
doğru da yazılabiliyor ve yazının yönü, başlangıcında bulunan insan figürünün
yüzünün baktığı yöne göre tepit ediliyor. Ben, bu kadar kısa bir sürede
çözemedim; birkaç güne daha ihtiyacım vardı ama, bu işi o zamanlar yapan
katipler, hiyeroglifi ancak uzun yıllarda öğrenebilirlermiş ve öğrendiklerinde
de toplumda önemli bir sosyal statüye bu şekilde sahip olurlarmış. Benim
anlamadığım, bu kadar zor öğrenilen ve az sayıda insan tarafından çözülebilen
bir "yazı"yı nasıl bir iletişim yöntemi olarak kullanmayı düşünebilirler?
Her neyse. Sonuçta herkes yazıp-okuyamayınca da zamanla iş "sulanmaya"
başlamış ve demotik tarzı, bir başka deyişle halk tarafından kullanılan
şekli oluşmaya başlamış, hani Rosetta Taşı'ndaki üçüncü metin versiyonu.
Her neyse. Dönelim geziye. Rahat bir yolculuktan sonra İskenderiye'ye
ulaştım. İskenderiye, liman ve endüstriyel tesisleri ile yaklaşık 20km'lik
bir kıyı şeridini kaplıyor. Şehrin yerleşim olan bölümü, ilk bakışta İzmir'i
andıran bir kent görünümünde. Kıyı boyunca devam eden bir kordon caddesi
(Corniche/Kurniş) ve bunun üzerine sıralanmış güzel binalar... Adını aldığı
Büyük İskender tarafından, Mısır'ı Perslerden M.Ö. 332 yılında kurtarması
ardından kurulan İskenderiye, bundan sonraki Mısır'ın yeni başkenti olmuş.
Roma'yla boy ölçüşecek derecede gelişen İskenderiye, M.S. 4. yüzyıldan
itibaren önemini yitirmeye başlamış ve 19. yüzyılda Mehmet Ali Paşa (Kavalalı)
tarafından yeniden ele alınana ve şehri Nil'e bağlayan bir kanal inşa
ettirene kadar da Akdeniz'in sönük bir limanı olarak kalmış. Daha sonra
canlanan liman ve dolayısıyla şehir, Avrupalı zenginler için de cazip
bir eğlence mekanı haline gelmiş.
İskenderiye, Büyük İskender tarafından kurulup -artık- Mısır'ın başkenti
olma görevini üstlendikten sonra, Kleopatra'nın da bir süre yönetimine
ortak olduğu Ptolemaioslar dönemi boyunca da bu konumunu korudu. Ancak,
şimdiki İskenderiye'de, gerek Büyük İskender'in Makedonlar, gerekse onu
takip eden Ptolemaioslar dönemlerinden çok fazla bir şey kalmamış. Mısır'ın
o "şanlı" geçmişinin sonu olan M.Ö. 30 yılında VII. Kleopatra'nın,
engerek zehiri içerek intihar etmesiyle kent de -tüm Mısır'ın olduğu gibi-
Roma hükümranlığına geçmiş.

İskenderiye Kordon Boyu (Kurniş)
Eski tarih kitaplarında okurduk, çoğumuz hatırlarız, Dünyanın 7 Harikası.
Bu "harika"ların hepsini ben hayatta zannederdim, o zamanlar.
Babil'in Asma Bahçelileri, Piramitler... Ve içlerinde bir de İskenderiye
Feneri vardı, esas adı Pharos Deniz Feneri olan... İşte bu "harika"
deniz feneri -ki şimdi herhalde denizin altında balıkların yolunu aydınlatmakla
meşguldür- o zamanki İskenderiye Limanı olan -şimdiki şehir merkezinin
çevrelediği- koyun batı ucunda yer alırmış. M.Ö. 3. yüzyılda kireçtaşından
yapılmış 150m yüksekliğindeki fener, yaklaşık 1,000 yıl boyunca hizmet
görmüş. Daha sonra -nedense- bakımsız kalan Pharos Deniz Feneri'nin en
üstteki esas fener bölümü M.S. 700 yılında çökmüş. Kalanı da 12. ve 14.
yüzyıllarda meydana gelen depremlere dayanamamışlar. Kalıntıların olduğu
yere daha sonra, Memlûk sultanı Kayıtbay tarafından 1480 yılında bir kale
yaptırılmış. Kalenin yapımında da fenerin kalıntılarından parçalar kullanılmış.
Maalesef bu kaleye ait fotoğraf -anlayamadığım bir nedenle- bu yazı için
yaptığım proses sırasında yok oldu. Ben de onun yerine, kalenin bulunduğu
meydana bakan bir binanın dış yüzeyi üzerine Mısırlı genç sanatçılar tarafından
tamamlanmış bir duvar mozayiğinin fotoğrafını koyuyorum.
İskenderiye'nin diğer tarihi önemi, meşhur İskenderiye Kütüphanesi'nden
gelir. M.Ö. 3. yüzyılda kurulmuş olan kütüphane, o çağların en büyüğü
imiş. Geçirdiği yangından sonra yerine ancak 2002 yılında tamamlanan yenisi,
genellikle Mısır'da görülmeye alışık olunmayan bir mimari tarzda ve yanında
bir bilim ve kültür merkezi ile birlikte yapılmış. İçinde 8 milyon ciltlik
hatırı sayılır bir koleksiyon barındıran kütüphaneye, anlayamadığım bir
nedenle kapalı olduğundan giremedim.
Benim, Kahire'den sonra Akdeniz Sahili'ne çıkmamın iki nedeni vardı. Bunlardan
birincisi, II. Dünya Savaşının en kanlı çarpışmalarından birine sahne
olmuş ve -maalesef- çarpışan taraflardan hiç birisine ait olmayan topraklarda
-bugün Ortadoğu'nun da bilinçli bir program çerçevesinde "sıcak"
tutulmasına sebep olan petrol nedeniyle- cereyan etmiş El-Alamein savaşını
yerinde "hissetmek", bir diğeri de, Mısır'ın Batı Çölü olarak
bilinen ve Sahra'nın sonu olan Libya çölünün bitimiyle, Mısır'ın kendine
özgü çöl stiline geçilen bölgeye, genellikle tercih edilmeyen bir noktadan;
Marsa Matruh'tan girmekti.
El-Alamein, İskenderiye'nin yaklaşık 90km batısında, Akdeniz kıyısında.
Marsa Matruh'a gitmek için ise yaklaşık 105km daha batıya gitmeniz gerekiyor.
Oradan güneye, içeriye döndüğünüzde ise Siwa vahasına giden 450km'lik
bir çöl yolu geçiyorsunuz.
El-Alamein'e ulaşıp da savaşı hissetmemek olanaksız. Burada savaşan Avrupalılar'ın
hiç alışık olmadıkları iklim ve doğa koşullarında nasıl yok oldukarını
anlamak pek zor olmasa gerek. Çoğunun (11,945'i) cesetleri bile bulunmayan
20,000'e yakın -yalnızca- Müttefik Kuvetler askerinin yanı sıra, 44,000
Alman ve İtalyan askeri de Kuzey ve Kuzeydoğu Afrika'da gerçekleşen savaşta
hayatını kaybetmiş. Müttefikler'in (ki bunların çoğunu İngiliz birlikleri
oluşturuyor) General Montgomery komutasındaki Sekizinci Ordu'su, 23 Ekim
1942 tarihinde Alman Mareşali Rommel'in (namı diğer Çöl Tilkisi) Alman-İtalyan
Ortak Birlikleri'ne karşı başlattığı saldırı 10 gün sürüyor ve Almanlar'ın
Afrika macerasının sonlandıran bir zaferle noktalanıyor.

"Yeni Zellandalı P.L.Lynch, Yüzbaşı, 23 Ekim
1942, 30 yaşında"
Onun cesedi bulunabilmiş miydi acaba?
Gelelim kuzeye tırmanmamın
ikinci nedenini gerçekleştirmeye. Her ne kadar Batı Çölü macerasının başlangıcı
için daha önceleri El-Alamein'i seçtiysem de, bunun -itiraf ediyorum-
pek benim harcım olmadığını farketmem çok uzun sürmedi. Bu rota haritada
ikinci derece tali yol olarak görünüyor; yani aslında toprak yol. Ancak,
çölde toprak demek, kum demek olduğu için, sonuçta kum çölünün ortasında
-büyük olasılıkla- eskiden deve kervanlarının, şimdi de çılgın Bedevi
sürücüleriyle Land Cruiser kervanlarının kullandığı "tekerlek izleri"
demek. Bu "izler"de araç kullanmak gerçekten büyük tecrübe gerektiriyor.
Batı Çölü maceramda daha ayrıntılı anlatacağım bazı becerilere ihtiyaç
var, böyle bir izi sürebilmek için. Daha iyi durumda gösterilmiş olan
ve Marsa Matruh'tan giren yol (ki harita lejandı bu yol için "asfalt"
ibaresini kullanıyor) için elimdeki kaynak kitapta, Batı Çölü'ne ulaşmanın
en uygun güzergahı olduğunu ve buradan otobüslerle gidilebildiğini yazıyordu.
Bu konuda El-Alamein'de biraz bilgi alabilmek için İngiliz mezarlığının
kapısındaki polis ve yanındaki adamla konuşmaya çalıştım. Haritada yolu
gösterince her ikisinin de kaşlarının çatıldığını farkettim. Pek anlaşamadık
tabii; ne onlar benim Türkçe-İngilizce karışımı anlatmaya çalıştıklarımdan,
ne de ben onların Arapça-İngilizce anlatmaya çalıştıklarından birşey çıkarabildik.
Sonradan, kapıda bekeyen tur otobüsünün şöförü olduğunu anladığım adam,
mezarlığı ziyarete gelmiş olan grubun rehberini yardıma çağırdı. Rehber,
bahsettiğim yolun (yaklaşık 500km) "yer yer" asfalt olduğunu,
ancak asfalt kalitesinin çok kötü ve çukurlarla dolu olması ve asfalt
olmayan kısımda da yolun birçok yerinin kumla kaplı olması nedeniyle geçişin
çok zor olduğunu ve bu yerlerde yöreyi bilen tecrübeli bir şöför ya da
rehberin bulunmaması durumunda kaybolma riskinin olduğunu, kaybolma durumunda
da, II. Dünya Savaşı'nda döşenmiş ve hala bir kısmı bulunamamış mayınların
tehlike oluşturabileceğini, yine de gitmek istemem durumunda Marsa Matruh'ta
askeri haberalma biriminden izin almam gerektiğini, izinsiz olarak -hele
de yabancı olmam nedeniyle- Marsa Matruh çıkışında mutlaka durdurulup
geri döndürüleceğimi, izin alma konusunda da şansımın olduğunu sanmadığını,
Batı Çölü'ne gitmenin -bu şartlarda- en iyi yolunun Kahire'ye dönüp, oradan
Bawiti (Bahareyn) ve -istenirse- Siwa'ya (Marsa Matruh-Bawiti arasındaki
kent) geçilebileceğini belirtti. Yeni bir hezimet ve ciddi bir hayal kırıklığı.
İki seçeneğim vardı: ya Marsa Matruh'a gidip askeri yetkililerden durumu
doğrulayacaktım, ya da rehberin verdiği bilgilere güvenip, Kahire'ye geri
dönecektim. Rehber, söylediklerinden son derece emin ve samimi görünüyordu.
Yine de askerlerden, ama Marsa Matruh'takilerden değil de, bulunduğum
El-Alamein'dekilerden bir doğrulama yapmadan edemedim. Yakındaki polis
karakoluna gidip en yetkili gibi görünen polise el, kol ve dil işaretleriyle
derdimi anlatmaya çalıştım, anlattım da. Arapça birşeyler söyledi, biraz
sertçe. Pek analamdım ama, talep ettiğim şeyin kabul edilemez olduğunu
anlatmaya çalışıyordu sanki. Biraz da "çizgi" yöntemi ile yardımcı
olmaya çalıştım kendisine. Sonuçta yine pek anlaşamadık ama, durum ümitsiz
gözüküyordu. Kahire'ye dönmekten başka çare yok!
Hava kararmaya başladığı için akşam El-Alamein'de kalmaya karar verdim
ama, maalesef, El-Alamein turistlerin konakladıkları bir yer olmadığı
için (Kahire ya da İskenderiye'den gelip gidiyorlar) hiç otel yapmaya
da gerek duymamışlar. Mısırlılar'ın da El-Alamein'e pek işleri düşmüyor,
anlaşılan. O geceyi arabada geçirdim, İngiliz mezarlığının önünde.
Ertesi sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp, kısa bir kahvaltı molasından sonra
Kahire'ye doğru yola çıktım. Kararım, medeniyetten uzaklaşmadan son olarak
-seyahatimi planlarken, kendime haftada bir kez tanıdığım- "lüks
otel hakkım"ı iki geceliğine kullanmak. Böylece, hem birkaç gündür
ihtiyaç duyduğum "sağlam" uykuyu uyuyabilecek, hem de birikmiş
yazılarımı tamamlayabilecektim. Hedef Marriott! Kahire'nin çılgın keşmekeşine
girip, Marriott Otel'e zar zor ulaştım. Önce otoparkına girişim sorun
oldu. Hiç alışık olmadıkları garip bir araba. Neresini arayacaklarını
şaşırdılar, sonunda aramamaya karar verip içeri aldılar. Resepsiyona yer
olup olmadığını sormak için gittim. Adam yüzüme kuşkuyla bakıp, yukarıdan
aşağıya beni süzdükten sonra, "Üzgünüm efendim. Doluyuz" dedi.
Bari önündeki bilgisayara bakıyormuş gibi yapsaydın be birader. Çok fazla
belli ettin. Neyse, Marriott'a önceden rezervasyon yaptırmadan gitmek
gibi bir sersemliğin bedeli de, kös kös oteli terketmek oluyormuş, demek
ki. Ben de, Giza'dan sonra İskenderiye'ye doğru yola çıktığımda gördüğüm
bir-iki "şehir dışı oteli"nden birinde konaklamaya karar verdim.
Böylece şehrin gürültüsü ve trafiğinden de uzaklaşmış olacaktım. Giza'dan
sonra, İskenderiye Çöl Otoyolu olarak adlandırıan yolun şehirden çıkış
bölümünde, büyük bahçeler içinde evlerin ve çiftliklerin bulunduğu lüks
bir semtten geçiliyor. Bu semtte birkaç otel tabelası görmüştüm. Sonuçta
onlardan birine kapağı attım. İki günlük sessizlik iyi geldi. Herkes gibi
havuz keyfi yapamadım ama, havuz başında bira keyfi yaptım doğrusu.
Medeniyetten, 12 Kasım Cumartesi günü Batı Çölü'ne doğru yola çıkmak üzere
ayrıldım. Yolda -bu sefer yakıt ikmalimi tedarikli yapıp, depo dışında
4 "jerry-can"imden ikisini de doldurdum. Eh, 1,000km'lik bir
kapasitem var. Çölde bile sırtım tere gelmez herhalde.
385km'lik fazla yorucu olmayan bir yolculuğun ardından, Bahariya Vahası'na
vardım ve vahanın en büyük köyü olan Bawiti'ye doğru yol alırken (tam
yerini de bilmiyorum) yolda (sanırım Bawiti'den önceki köy olan Zabu'da)
yolda bana el kaldıran bir adamın yanında durup Bawiti'yi sordum. Yine
el kol işaretleri ve 7km kadar ileride olduğunu anladık. O da Bawiti'ye
gidiyormuş, birlikte yola koyulduk. Yolda "muhabbet" ederken,
benim Türk olduğunu öğrenince, babasının da Türk olduğunu söyledi. Birşeyler
daha söyledi ama - sanırım Arapçası'nın aksanından olsa gerek- pek anlayamadımJ
Otel aradığımı söyleyince, "tamam" dedi, "Samir'e gidiyoruz".
Artık -neredeyse- akraba çıktık ya, herhalde güvenebilirim.
Baiwiti ve Samir'in otleli: Best Western Hotel. Yeni ve küçük bir otel,
Mohammed'le (benim kısa yol arkadaşım) içeri girdik, Samir, yardımcısı
Mustafa, tanışma faslı, Mohammed tarafından Türk ve Müslüman olarak lanse
edilmem, kucaklaşmalar v.s. Ve başladı bir muhabbet. Samir biraz, Mustafa
ise oldukça İngilizce biliyor. Önce, dedim Mohammed'in hikayesini çözelim.
Anlaşıldı ki 1873 Çerkes göçünün Mısır'a kadar sarkanlarındanmış babası.
Bir samimiyet doğdu, ne de olsa bizde de, çeyrek Çerkes'lik var. Neredeyse
akraba çıkacağız. Artık kahveler geliyor, çaylar gidiyor. Hayatlarında
ilk defa Türkiye'den bir misafir geliyor köye, söylediklerine göre. Hem
Türk, hem Müslüman. Samir bana otelin en güzel odasını öneriyor. Yola
baktığı için, özürle reddediyorum. Kötü olabilir ama ne olur, sessiz olsun.
Programımı soruyor. Diyorum ki, "Beni iyi ağılarsan, ne kadar dersen
o kadar kalırım". Seçtiğim odanın çarşafları, havluları yeniden değişiyor.
Temizlikler falan. Bu arada muhabbet almış yürümüş ve saat gecenin biri
olmuş. Müsaade isteyip yatıyorum. Hayal kırıklığı! Tam altımdaki hidrofor
devreye girip çıktıkça benim de ayarım kaçıyor tabii. Şöyle herkes gibi
ben de normal uyuyabilen bir adam neden değilim ki.
Bahariya bir vaha, çölde şehirlerin kurulduğu diğer tüm bölgelerde olduğu
gibi. Vahalar, çöl kumunun altında bulunan kum taşı vasıtasıyla taşınan
suyun, altındaki geçirimsiz kayaç katmanının suyun aşağıya kaçmasına engel
olması nedeniyle, nispeten çukur bir yerde birikmesi sonucu oluşuyorlar.
İnanılmaz verimli bölgeler olabiliyorlar, O kadar ki, sanki bir yağmur
ormanındaymışsınız kadar kesif -genellikle- bir hurma ağacı ormanına dalıyorsunuz.
Tabii çevresindeki topraklar da bu sayede verimli tarım alanları olarak
kullanılabiliyor.

Bahariya Vahası'ndan bir köşe
Ertesi günü biraz işlerimi
toparlamama müsaade edip, ardından, bir gün sonra başlayacak "Çöl
Safarisi" için bana bir "örnek çalışma" gösteriyorlar.
Niyetim, 2 gün sürecek ve çölde konaklanacak safariye, kendi arabam ve
tecrübeli bir sürücünün kullandığı bir Land Cruiser ile çıkmak. Arabamın
ağırlığı ve lastiklerimin uygun olmaması nedeniyle yalnız çıkmam söz konusu
olamaz. Yapılacak yol, her nekadar bir kısmı (1/3'ü kadar) asfalt olsa
da, yaklaşık 350km ve bunun içinde dune'lar (kumullar) da var. Hem de
öyle zevk için girmelik değil, belirlenen güzergahı tamamlamak için -güzergah
üzerinde bulunması nedeniyle- zorunlu olarak geçmek durumunda olduğumuz...

Böyle kumulları aşmak için, ucunu bulup da dolaşmak
çok uzun vakit alıyor
Örnek çalışma, sonuçta benim arabamla girmem durumunda sürenin 2 günden
12 güne çıkabileceğini gösteriyor. Bir kısmını benim de kullandığım denemede,
geniş lastik, boş araba ve aracı ciddi olarak zorlamak gerekli. Program,
Samir'in arabasıyla yapılacak. Sürücü Vahid.
Çölde araba kullanmanın bazı incelikleri var. Bir kere çölü çok iyi tanımanız
lazım. Yol diye birşey yok ve her sürücü kendine özgü bir güzergahı takip
ediyor. Bu güzergahlar sonuçta bazı kilit yerlerde çakışıyorlar ama, bunun
dışında tamamiyle özgünler. Güzergah tespiti, her sürücünün kendince belirlediği
bazı keterizler ile ve -bence- daha çok da içgüdüleri yardımıyla bulunuyor.
Bir bakıyorsunuz, çölün ortasında sürekli gidiyorsunuz. Etrafta ne bir
dağ, ne bir tepe, ne bir işaret, hiçbirşey yok. Herhalde, diyorsunuz,
kaybolduk da adam bozuntuya vermiyor. Birazdan pat diye karşınıza birkaç
tekerlek izinin kesiştiği bir nokta çıkıyor.
Kumullarda araba kullanmak ayrı bir hüner gerektiriyor. Özellikle kumullar
arasında bazı çökeltiler var ki, kumun en çok biriktiği ve yumuşak olduğu
yerler oraları. Kimse, oraya düşmemeye çalışıyor. Herhalde düşüldüğünde,
çıkmak bayağı zor olacaktır. Kumulda arabayı -genellikle- 2H (yüksek 2.
vites) pozisyonunda ve motoru devrinin sonunda kullanıyorlar, sanırım,
daha fazla devir alıp patinaja düşmesin diye. Yani araba 2. viteste 70-80km
sürrate kadar çıkıyor. Vites değiştirmeler çok seri olmak zorunda. Vites
değiştirirken anlık bir gecikme, arabanın, momentumunu yitirip kuma çökmesine
sebep oluyor. Bunun için de şanjman dişlileri herhalde dizayn limitlerinde
zorlanıyorlar. Her vites değiştirme seferinde, şanjman kutusu yerinden
kopacakmış gibi darbe yiyor. Sonuçta, ben bunları kendi arabama yapamazdım.
Zaten yapsam da, lastik ve ağırlık probleminden, yine de şansım olmazdı.
Sabah saat 09:00 yola çıkıyoruz. Bu safarilerde, sizin yanınıza birşey
almanıza gerek olmuyor, kişisel eşyalarınız dışında. Normalde, bir sürücü
dışında bir de İngilizce bilen bir rehberle çıkılıyor ama, şöförün az-buçuk
İngilizce bildiğini söyledikleri için ben ayrıca rehber istemedim. Herşeyi
onlar getiriyor: Yiyecek, içecek, kamp malzemesi (çadır, mat, uyku tulumu,
ekstra battaniye, temizlik malzemeleri, tente v.s.) Güzergahta Beyaz Çöl(ler,
çünkü 2 tane Beyaz Çöl var) ve Siyah Çöl, Kristal Dağları, Magic Spring
(Sihirli Pınar) ve Mumyalar. Gece genellikle Beyaz Çöl'de konaklanıyor,
bence de en doğru seçim.

Doğada böyle bir renk kontrastını görebileceğine
inanamıyor insan
Gezinin tamamı çok ilginç, "buraya gelmesek de olurdu" diyebileceğiniz
hiç bir yer yok güzergahta. Sihirli Pınar bence bir efsane. Bunu yeminle
anlatan Mustafa'ya rağmen bana pek inandırıcı gelmedi. Bu pınardan normalde
su çıkmıyormuş. Ancak yanına bir insan yaklaştığında, pınarın ağzındaki
havuzda bulunan su yavaş yavaş yükselmeye başlıyor ve daha sonra da oluğundan
akıyormuş. Beni bu şekilde iki pınara götürüler, ikisinin de başında insan
olduğu için akıyordu. Bu nedenle "akmama" durumlarını gözleyemedim.
Hele flower stones (çiçek taşları)adı verilen bir bir böge var ki, saatlerinizi
geçirebilirsiniz.
Batı Çölü tümüyle tektonik bir arazi. Bahsettiğim "çiçek taşları"
bölgesinde, zemini kireçtaşından oluşmuş beyaz taş kurm-karışımının üzerine,
sanırım bir volkan püskürmesi ardından havadan yağıp mermi gibi çakılmış
binlerce, milyonlarca ufak siyah taşlar var. Sanırım bazalt olan bu taş
parçacıkları çakıldıktan sonra, sanki bir mısır tanesinin patlaması gibi,
ama, yumru yumru değil, sivri sivri kabarmışlar, sanırım soğuyup sertleşene
kadar. İnanılmaz şekiller çıkmış ortaya: minik kozalak gibi olanlardan,
ince uzun çubuk şekinde olanlarına kadar...

Beyaz Çölde gün batımı
Güneşi, kireç taşından oluşan Beyaz Çölün, bizdeki Peri Bacaları'nı andırır
çıkıntılarının arasında batırıp kampımızı kurduk. Dolunay olmasa da, ondan
2 gün öncesinin yoğun ışıklı haşmetli mehtabında Vahid'in yaptığı güzel
yemekleri ve tavuk ızgaralarımızı yerken, manzaranın tadına doyum olmuyordu,
doğrusu.
 
Ay mehtabında kampımız ve Vahid ızgara başında
Gece çadıra rağmen uyku tulumumda ve dışarıda yattım. Böyle bir fırsatı
kaçırmak istemiyordum açıkçası. İyi ki de öyle yapmışım. Uyumak istemiyordum,
şişman uyku melekleri görevlerini icra etmeye başladıklarında.
O geceyle ilgili bir başka ilginç olayı da paylaşmak isterim. Vahid yemeği
hazırlarken, ben de Buket'i aradım, uydu telefonumdan. Konuşmamız esnasında
bir hayvanın yaklaştığını farkettim, iri bir kediden biraz daha irice,
uzun, kocaman ve dik kulaklı, çok büyük ve çok tüylü olmayan bir kuyruğu
var. Yaklaşık 5-6m yakınıma kadar geldi: bir çöl tilkisi. Uzunca yerleri
kokladı, biryandan beni izlerken. Ben de bu sırada Buket'e naklen yayın
yapıyorum. Ürkütmeden yaklaşmaya çalıştım. Fazla korkmadı ama, yine de
uzaklaşmayı yeğledi. Fakat, çok geçmeden tekrar yanıma geldi. Nedense,
yemek kokusuna tekrar gelir düşüncesiyle fotoğraf makineme davranmadım.
Maalesef, gece bir daha göremedim. Ama sabah uyandığımda, ayak izlerinden,
yemek yediğimiz yer masasına kadar yaklaşmış olduğunu gördüm.
Ertesi günü turumuzu tamamlayıp, akşam üzeri otele döndük. Turun son bölümünde
Vahid "Mumyaları da görmek istermisin?" diye sordu, fazla önemsemez
bir tavırla. Neden önemsemediğini anlamadım ama, kabul ettim. Yaklaşık
4-5km'lik bir yolla, bir tepeciğin yamacında, doğal bir resifin altında,
biraz da insan gayreti ile oyularak düzeltilmiş bir mezarın içerisinde
3 tane insan mumyası yatıyor. Çok şaşırdım. Her nekadar mumyaların -özellikle
yüz kısımlarında- deri ve etleri yok olmuşsa da, vücudunun bir bölümü,
kolları, elleri ve bacaklarının belirli bölümlerinin mumyaları hala durmaktaydı
ve kimseler ellememişti. Ya da "ellemeleri" gereken yerleri
(biliyorsunuz mumyaların yüz maskeleri genellikle altından ve tabii ki
paha biçilmez değerlere sahipler) elleyip bitirmişler, kalanları da "tarihi
değerlerine" olan saygılarından(!) bırakmışlar.

Açık hava müzesinde mumyalar
Elimdeki kaynak, Bahariya yakınlarında 1996 tarihinde 100'den fazla Yunan-Roma
mumyası çıkarıldığını, bilim adamlarının bu bögenin en büyük tek nekropolis
olduğunu düşündüklerini ve bölgede daha 10,000 mumyanın olabileceğini
tahmin ettiklerini yazıyor. Ancak, bu mumyaları böyle ortalıkta ve korumasız
bırakırlarsa, pek uzak olmayan bir gelecekte bu mumyaların yerine, "mum"
yakmak zorunda kalabilirler.
Safari dönüşü, Samir'in masasındaki ilgisayarında Mustafa'yla birlikte
e-postalarıma bakarken, kapıda gençten birisi belirdi ve "Ali?"
diye sordu. Önce anlamadım, yerli mi, yabancı mı olduğunu. Tekrarladı,
"Mr. Ali?". Hayırdır! Beni burada adımla çağırmaya başalayacakları
kadar daha tanınmadım ama... "Benim" dedim. İngilizce "Sudan'a
geçecekmişsiniz ve yol arkadaşı arıyormuşsunzu" dedi. Haydaa! Sudan'a
geçeceğim doğru da, yol arkadaşı aradığımı -hani düşündüm tabii ama- hiç
söylememiştim. Ona da böyle dedim. "Pardon o zaman, yanlışlık oldu"
diyerek gitmek üzere dışarı seyirtti. "Ama" dedim, "neden
olmasın". "Yok" dedi, "ben rahatsız etmek istemem.
Hani düşündüyseniz...". Her neyse, adamı rahatlatmak için oturttuk.
Çaylar falan. Sonuçta, benim için de Aswan'dan feribotla Wadi Halfa'ya
(Sudan'ın Nasır Gölü, ya da Aswan Gölü kıyısındaki limanı, belki daha
önce de bahsetmişimdir) geçmek uykularımı kaçıran bir kabus. 18 saat sürüyor
ve muhabbet edecek birisini bulamazsanız, benim gibi tekne yolculuğundan
nefret eden irisi için, kabusa dönüşmesi işten bile değil. Nihayet Chris'le
ertesi gün yola çıkmadan buluşmaya ve Khartum'a (Sudan'ın başkenti) kadar
birlikte seyahat etmeye karar verdik. Böylece, feribotta -eğer bulabilirsem
tabii- 1. mevki kamaradaki ikinci yatağı, hiç tanımadığım birisiyle paylaşmak
zorunda da kalmayacaktım.
Şimdilik bukadarda kesmek zorunda kalıyorum. Daha az fakat sık yazmam
konusunda baskılar artmaya başladı. Sizler bu yazıların hergün üçer-beşer
satır yazılıp sonunda tamamlandığını zannediyorsunuz galiba ama, öyle
olmuyor. Her neyse. Unuttuklarım olursa sonra tamamlarım.
<1 Sayfa 3>
|