MISIR Sayfa 2 >
1


Güncelleme tarihi : 11.11.2005
Yer : Kahire/Mısır
Gün : 27
Yapılan yol : 5,339km


3 Kasım Perşembe saat 12:00'de, feribotumuz Akabe limanından ayrılırken, biz klimalı birinci mevkide, rahat koltuklarımızda sohbete başlamıştık. Biz kimiz, onu anlatayım. Akabe limanında kan-ter içinde koşturmamı tamamlamış, kaybolan "araç biletimi" de bulmuş, feribotun önünde Mısır'a giden yayaların bagajları ve "diğer" araçların alınmasını arabamda oturmuş beklerken, yanıma 60'larının sonlarında olduğunu tahmin ettiğim bir adam yaklaştı ve -akıcı olduğunu tahmin ettiğim bir şekilde- Fransızca birşey sordu. İngilizce olarak, Fransızca bilmediğimi söyleyince hemen ardından İngilizce "Arabanın içinde mi beklememiz gerekiyormuş?" dedi. Böyle bir sorunun o anda fazla bir anlamı yoktu, dolayısıyla aslında bir "muhabbet başlatma" sorusu gibi geldi bana. "Sanırım öyle" dedim ve arkasından ikinci soru: "Türk müsünüz?". Uzatmayalım, plakamdan İstanbul'lu olduğumu anlayan bir Yunanlı idi. Bir Cherokee'nin direksiyonunda da arkadaşı... O da 50'lerinin başı gibi... Daha sonra o da yanımıza geldi ve bize katıldı. Böylece tanıştığım iki Yunanlı ile 1. mevkide, biletimizle değil ama, ırkımızla hakettiğimiz koltuklarımızda sohbet ediyoruz. Ne ayrımcılık ama!

Yaşça ileri olanının adını bir türlü öğrenemedim ama, -nispeten- genç olan George, (ki Kahire'de yaşıyormuş) Kahire'de misafiri olabileceğimi söyleyebilecek, ev ve cep telefonlarını verecek kadar da samimi davrandı. Aslında diğeri de samimiydi ama, nedense ismini gizlemeyi tercih etti, ya da bana öyle geldi. En azından İskenderiye'deki evine o davet etmedi (bu arada İskenderiye'de oturduğunu öğrendim). Ancak, hakkını vermek lazım; Cape Town'a kadarki güzergahımı (ülkeleri) söylediğimde, bir parça kağıdın üzerine hızla ve son derece gerçeğine uygun yol haritasını çizip, görmem gereken ve konaklayabileceğim yerleri -isimleriyle- kondurdu ki, hayretten ağzım açık kaldı. Dersini çalışmış birisi olarak bile, gideceğim tüm yerlerin isimlerini hatırımda tutamazken, adamcağız benim yerime hepsini hatırlayıp, bir güzel de işaretledi ve ayrıca anlattı da. Hayatının değişik zamanlarında hepsini gezme fırsatı bulmuş. Takdir ettim doğrusu!

Tam zamanında kalkan feribot, öngörülen sürede de seferini tamamlayıp, yaklaşık 1 saatin sonunda Mısır'ın Nuweiba limanına yanaştı. Bizim Aleks (İskenderiye'de oturuyor olduğu için ona bu adı takmaya karar verdim) -sanırım- kaptanla kurduğu -Arapça- muhabbeti ilerletip, bizi "özel" merdivenden aşağı indirtmemiş olsaydı, daha uzun süre, kapıların önündeki izdihamın boşalmasını beklemek zorunda kalacaktık, ki daha sonradan bunun yaklaşık 45 dakika sürdüğüne tanık oldum.

Feribottan ilk çıkan araçtım ve hemen çıkışta, kolunda "Tourism Police" yazan yaşlıca bir polis beni durdurdu. Bana, parmağıyla binaların doğru işaret ettiği yerde durup beklememi, daha sonra gelip yardımcı olacağını söyledi. Bu arada, George ve Aleks de çıkmış ve benim beklediğim yere gelmişlerdi. Onların da triptik işlemleri olması nedeniyle, onlarla birlikte işlemlerime başladım. Birazdan, benim "iyilik meleğim" çıkageldi ve -biraz da kırgın- bir ifadeyle "Başlamışsın!" dedi, onu beklemeden başladığıma sitem ederek. Diğerlerinin işlemlerine başlaması nedeniyle ben de işleri çabuklaştırmak için başladığımı söyleyip, gönlünü almaya çalıştım. Ne de olsa, işlerimi halledecek, kırmamalıyım. Esasen, sonunda isteyeceği "bahşiş"in miktarından da emin olamadığım için, "kolaysa, ben yaparım" düşüncesiyle başlamıştım. Bizim Bedri Efendi (adı Bedri, bu ismi -eğer aracınızla Nuweiba'dan giriş yapacaksanız- sakın unutmayın!) evrakları elimden aldı, nerelere ne kadar para yatırmam gerektiğini tek tek yazdı ve almam gereken Mısır Pound'u miktarını bildirdi (LE1,015.00). Daha sonra, gayet soğukkanlı, kendinden emin bir şekilde ve ağır hareketlerle başladı limanın içinde bir binadan öbürüne gidip gelmeye, odaların birinden çıkıp, öbürüne girmeye. Ben de peşinden tabii... Yaklaşık 2 saatte tüm işlemler bitti. Bunun içinde, aracın triptik muayeneleri (aracın şase ve motor numaralarının kontrolu), aranması (sadece bir sandıkla çok merak ettikleri "yakıt bidonu dolapları"mı açtırdılar), sigorta işlemleri, plaka ve ehliyet çıkarılması (evet, artık aracımın Mısır plakaları, benim de Mısır ehliyetim var), bunlarla ilgili onlarca evrakın doldurulması, tasdik ettirilmeleri, kayıt ettirilmeleri, fotokopilerinin çektirilme işleri ve daha neler neler. Bütün bunları benim tamamlamam herhalde -bu acemilikle- 1 tam günümü alırdı. Neyse, sonuçta plakaları da araca "iliştirdim" ve sıra vedalaşmaya geldi. Bekliyorum ki, "çocuğun adı"nı koysun, diye. Elimi uzattım, o da uzattı. Elini sıkarken çok teşekkür ettim, hala birşey yok. Sonunda dayanamayıp, bu yardımının karşılığında onun için ne yapabileceğimi sordum. "Gerek yok" dedi "yardım olsun diye yaptım". Haydaaa! Hiç yakıştı mı şimdi? Dedim ki "Yok vallahi olmaz, birşey yapayım". "Gerek yok, yardımdı". Ben de cebimden çıkarıp bir LE20.00 avucuna koydum, elini sıkar gibi yaparak; karşılığının ne kadar olduğunu o telaşta hesaplayamamıştım. Çok teşekkür edip, bol şans ve iyi yolculuklar diledi, ayrıldık. Şaşkınlığım geçip de hesapladığımda LE20.00'nin yalnızca USD3.50 cıvarına karşılık geldiğini -şaşırarak- farkettim. Ancak, bu işleri yaparken anladım ki, Mısır, bürokrasi denilen o canavarın kolları arasında bayağı eziliyor. Eğer diğer konularda da böyleyse, bu ülkede iş yapmak için herkesin bir Bedri'ye ihtiyacı var.

İki gece arka-arkaya "arabada kamp" yapıp, hele ikinci gecenin gürültüsünde sabaha kadar tavanı seyrettiğim için, kendime bir "tam" günlük dinlenme hakkı tanıdım ve 15:30'da ayrıldığım limandan istikametimi kuzeye, Nuweiba'ya doğrultup deniz kıyısında bir otel aramaya başladım. Bir-iki kuzey-güney turlamasından sonra Nuweiba'nın hemen dışında şirin bir tatil köycüğüne yerleştim. Sonradan, Sina'nın en yeşil yerinde kalmış olduğumu -şaşırarak- fark edecektim. İyi de geldi. Hem dinlendim, hem denize girdim (İstanbul'da şöminenin başında ısınmaya çalıştıklarını öğrendiğimde pek bu durumdan bahsetmedim tabii), hem de Ürdün yazımı tamamladım.

Nuweiba'daki "tatil"den sonra, çok merak ettiğim, dillere destan Sharm es-Sheikh'i, arkasından da çeşitli kaynaklarda görülmesi şiddetle tavsiye edilen Ras Mohammed Koruma Bölgesini ziyaret etmek üzere, 5 Kasım Cumartesi saat 11:00 sularında Nuweiba'dan ayrılıp güneye doğru yola çıktım.

Şarm eş-Şeyk ve Ras Mohammed Koruma Bölgesi
Birçoğunuz biliyordur; ya gitmiş, ya da biryerlerde okuyup fotoğraflarını bile görmüşsünüzdür. Mısır'ın "dillere destan" tatil beldesi Şarm eş-Şeyk! "Dillere destan" kısmını -yol izilerinden de anlayabileceğiniz gibi- bulabilmek için arabayla altını üstüne getirdim ama, sonuç başarısızdı. Yüzlerce otel (daha doğrusu "resort") ve binlerce yazlığın bulunduğu, tabii insan zoruyla dikilmiş ve ayakta tutulmaya çalışılan eser sayıda ağaç ve -herhalde çok su harcanarak- yeşil kalmalarına uğraşılan -yine- kısıtlı bölgelerdeki yeşil alanın dışında, sürekli güneşin ensenizde, çöl kumunun da tabanlarınızda boza pişirdiği bir yerde tatil yapmanın benim için hiçbir cazibesi yok. İnsanlar için cazibeyi yaratan "resortlar"ın o "limitsiz açık büfe"li, mavi kocaman havuzlu, içleri klimalarla "derin dondurucu" kıvamında soğutulan, hertürlü zevke cevap veren animasyonların olduğu betondan kaleleri dışında, bana uyabilecek mütevazı bir yer için elimdeki kaynakları karıştırırken, Shark's Bay (Köpekbalığı Koyu) Kampı gözüme ilişti. Yazılı adresi, o ana kadar elde ettiğim oryantasyonla yaklaşık hedefleyip ilerlemeye başladım. Yolda, önce bir benzin istasyonuna girip sormayı denedim. Shark's Bay deyince hemen anladılar. İstikamet doğru, mesafe -onların söylediğine göre- yaklaşık 5km. Sonra da, tabii ki deniz tarafına döneceğim, sormaya gerek yok. Yola koyuldum. Aracın odometresi 3km'yi gösterdikten itibaren sürekli yol kenarına bakıyorum, "Shark's Bay" tabelasını kaçırmayayım diye. 3km, 5km, 6, 8... havaalanını geçtik ama tabela falan yok. Bu arada yolda durup sorabileceğim bir yer de yok, bir Allah'ın kulunun olduğu... Biraz ilerideki kavşakta polis noktası gördüm, durup "Keyf tarûh le Shark's Bay?" diye seslendim ("Shark's Bay'e nasıl gidilir?"). Arapça konuştuk ya, polis başladı anlatmaya. "No Arabic! No Arabic!". Olur mu canım! Biraz önce sen sormadın mı "Keyf tarûh bilmem ne" diye. Adamcağızı zar zor (yani, el-kol işaretleriyle) -aslında- Arapça bilmediğime, elimdeki kitaba bakıp da konuştuğuma ikna ettim. Allahtan, söylediklerini de elimdeki kitaba bakıp anlamamı istemedi benden. Neyse, yanındakilerle de gerekli istişarede bulunduktan sonra, Shark's Bay'in daha 2-3km ileride olduğunu anlattı bana. Yine yola devam ediyoruz, 2, 3, 5km... yok, ben bu Shark's Bay'i bulamayacağım. En iyisi şehre dönüp kendime bir "resort" bulayım. Dönüş yolunda polislere, "yardimlari"ndan ötürü teşekkür için el sallayıp gülücükler attıktan sonra, başka bir benzinciye, daha iyi anlaşabileceğim birileri ile şansımı "son kez" denemek için girdim. İngilizce bildiğini tahmin ettiğim (hissettiğim) birkaç gence yaklaşıp derdimi söyledim. Hemen yerlerinden fırlayıp arabaya atladılar ve takip etmemi istediler. İngilizce bilmiyorlardı ama, arabayla beni Shark's Bay'e (burada ona "Şarikis Bey" diyorlar) kadar götürdüler. Hiç de zor değilmiş. Ben de bulurdum! Gençler beni bırakıp, el sallayarak uzaklaştılar.

Shark's Bay, dalma sporunu hakkıyla yapmak isteyenlerin; bu işi bilenlerin ya da doğru dürüst öğrenmek isteyenlerin rağbet ettikleri ufak bir koy. Bu koyda kurulu birkaç bungalovlu konaklama "tesisi" ile bir-iki lokanta, ufacık koyun dik yamaçlarına, birbiri üstüne sıkışmışlar. Toplasanız 20-30 bungalov ancak vardır. Akşam dalıştan dönen tekneler yanaşıp da, içindekiler boşaldıktan, eşyalarını toparlayıp koydan ayrıldıktan sonra, bungalovlarda kalanlarla çalışanlardan başka kimse olmuyor. Sessiz ve huzurlu. Akşam restoranlardan birinin (kaldığım "bungalov otel"in restoranı) barında biraz kitap okuyup, bir-iki kadeh birşeyler içmek istedim ve -tabii- barmenle muhabbete başladık. İnsan, yalnız başına seyahat ederken, konuşacak birini buldu mu sülük gibi yapışıyor; benim gibi konuşkan olmayan biri bile... Ama bu Ahmed'le (barmen ve aynı zamanda garson) durum farklı, konuşmamanız mümkün değil. Bildiği azıcık İngilizce'yi aksansız konuşmaya çalışıyor ve herkesle mutlaka muhabbet edecek birşeyler buluyor; genellikle de kendisi anlatıyor. Hayatını, nerede yaşadığını, aslında ne işle uğraştığını, orada niye çalışıyor olduğunu, Müslümanlığın neden en iyi din olduğunu, dalma sporu ile ilgili kendi geliştirdiği teorileri, turizmi, uluslarası terörizmi, herşeyi. Gelen geçen herkesle de (turist) ayak üstü kısa bir sohbeti, bir atışması, bir şakalaşması mutlaka var. Son derece güler yüzlü; daha doğrusu herşeye gülüyor. Şakaya gülüyor, ciddiye gülüyor, yanlış yapınca gülüyor, bira donmuş, ona gülüyor, patatesler dökülüyor, gülüyor... Ahmed 27 yaşında, aslında Kahire'de oturuyor ve matematik öğretmeni. Öğretmenliği, maaşı düşük olduğu için (LE120.00/ay, yaklaşık USD21.00/ay) bırakıp, Şarm eş-Şeyk'e iş bulmaya gelmiş. Ayda 23 gün çalışıp (orada yatıp-kalkıyor) 7 gün Kahire'ye, anne ve babasının yanına dönüyor. Burada EL600.00 alıyor (yaklaşık USD105.00) ve evlenmek için para biriktiriyor. Sabahları saat 6:00'da kalkıp kahvaltı hazırlıyor, akşam en son ben ayrıldığımda saat 23:00'tü ve o hala bardaydı.

Bir gecelik Şarm eş-Şeyk ziyareti ardından Ras Muhammed (Muhammed Burnu) Koruma Bölgesi'ne doğru yola çıktım. Burası, Şarm eş-Şeyk'in 20km güneyinde ve Sina Yarımadası'nın en güney ucunda bulunuyor. Haritada yeşil olarak gösteriliyor olduğu için, yeşillik bir yere gidiyor olduğumu sanıyordum ama, deniz kıyısında bir kum çölüne geldim. Aslında, mangrov "ormanları" olduğu belirtiliyor ama, bu "orman" bölgesi güvenlik gerekçesiyle ziyaretçilerin girişine kapatıldığı için kumda oyalanmak zorunda kaldım.

Mangrov, şekli itibariyle tam olarak akça armuduna benziyor. Tadı ise, dış kısmında hafiften mayhoş ama sulu, orta kısımlarında ise daha tatlı ve daha sulu, fakat yüzlerce çekirdekli. Bu çekirdekler biraz incir çekirdeği gibi (ama çok daha büyük) meyvenin özünde olan, yani bir elma ya da armut çekirdeği gibi ayırabileceğiniz cinsten olmayan çekirdekler. Dolayısıyla onları da yiyorsunuz, daha doğrusu yutuyosunuz.

Ras Muhammed'in koruma bölgesi olma özelliği su altı zenginliğinden kaynaklanıyor. Binlerce çeşit rengarenk balığın, renkli mercanların ve süngerlerin bulunduğu bir su altı hazinesi. Bunları avlamak, dokunmak, toplamak yasak. Bazı yerlerde dalış yapmanıza da müsaade edilmiyor. Benim tüplü dalış konusunda merakım ve bilgim olmadığı için ve maske-palet-şnorkel takımımı da yanıma almadığım için ancak yüzme gözlüğümle bir-iki "kulaç"lık dalıp çıkmalar yapabildim. Bunlar bile görülmeye değer manzaraları sunuyor insana.


Ras Mohammed Koruma Alanı. Arkada, Sina Yarımadası'nın en güney ucu


Çok az olan ziyaretçilerden, aracımın duşu ile deniz tuzundan arındığımı görenler kıskanmadı değil tabii. Orada bu tür imkanlar yok çünkü.

Bugünkü programımın devamında, Ras Muhammed'den sonra, Sina Yarımadası'nın (daha doğrusu Sina Çölünün) ortalarında yer alan St. Katerina manastırını gördükten sonra, yarımadanın batı kıyısına geçmek ve Rıfat'ın (Shark's Bay'deki "otel"in sahibi) söylediği bir sürü otelden birinde kalmak var.

St. Katherina Manastırı
Ras Muhammed'den St. Katherina manastırına ulaşmak için iki seçeneğim vardı. Sonuçta Sina yarımadasının en güney ucunda bulunduğuma göre, yarımadanın ortasında yer alan bir noktaya ya doğu kıyısından (ki bu, geldiğim yolu, neredeyse Nuweiba'ya kadar gerisin geriye dönmek demek), ya da batı kıyısından yukarı çıkıp, içeriye sapacaktım. Kararımı "doğru" verebilmek için, Shark's Bay'de Rıfat'a danıştım. O da batı kıyısında görülecek birşey olmadığını, üstelik yolun daha da uzun olduğunu, en iyisinin yine doğu kıyısından çıkıp, St. Katherina'yı gezdikten sonra batıya ulaşmak ve kıyıdaki o "birsürü" otelden birinde konaklamak olduğunu söyledi.

Bu arada bir uyarı! Bu yörelerde kendi başına arabayla seyahat edeceklerin, yol bulmak, güzergah belirlemek gibi konularda ellerindeki döküman ve kendi önsezilerine, yerli halkın söylediklerinden daha fazla güvenmelerini salık veririm.

Doğu kıyısından ulaşmak için izlediğim yol bana, benzin istasyonunun çok az sayıda olması ve benim, kıyı yolundan ayrılmadan yeterli yakıt ikmali yapmamam nedeniyle St. Katherina'ya kadar korkulu bir 2 saat yaşattı. Aslında yarım depo mazotum vardı ve batı kıyısına rahatlıkla ulaşabileceğimi sanıyordum ama, yol o kadar zorluydu ki, St. Katherina'ya kadar ancak yetti. Neyse ki, St.Katherina'da benzin istasyonu varmış ve rahat bir nefes aldım. Batıdan dolaşsaydım -ana yol olması nedeniyle- böyle bir problemle karşılaşmayacaktım. Her neyse! St. Katherina'ya saat 15:00 gibi vardım ve mazotumu alıp da keyfim de yerine geldikten sonra büyük bir iştahla manastır yoluna saptım. Sapakta "St. Katherina Manastırını Koruma ve Yaşatma Derneği" yararına kesilen bağış makbuzu karşılığı gerekli ödememizi de yaptıktan sonra, yaklaşık 7km'lik yolun sonunda önce St. Katherina köyüne, daha sonra da manastırın kendisine ulaştım. Bu noktaya kadar ne bağışı alanlar, ne kontrol noktasındaki polisler, ne de köyde yol sorduklarım bana manastırın Pazar günleri ziyarete kapalı olduğunu söylediler. Böylece, manastırı gezmek ve Aleks'in ballandıra ballandıra anlattığı o ikonları görmek mümkün olamadı. Ben de manastıra kadar yürüyüp, fotoğrafını çekmekle yetindim.


St. Katherina manastırı. Geride (solda) Sina Dağı

Aziz Katherina Manastırı, Musa'nın On Emri aldığı söylenen 2,286m yüksekliğindeki Sina Dağı'nın eteğinde kurulu. M.S. altıncı yüzyılda yapılan ve daha sonra iki kez onarım gören granit surların içerisinde yer alan manastır, bölgede bulunan en eski kiliselerden birisini de bünyesinde barındırıyor. Manastırdan Sina Dağı'nın zirvesine çıkış için iki güzergah var. Bunlardan birisi 3,700 basamaklı "Tövbe Merdiveni", diğeri ve çıkılması nispeten daha kolay olanı da 19. yüzyılda Mısır Hıdiv'i I. Abbas Hilmi tarafından yaptırılmış "Deve Patikası". Ben her ikisinden de çıkmadım. Ama, bu zirveye ve daha sonra da güneybatısında bulunan Katherina Dağı'na tırmanmak isteyenler genellikle geceden tırmanışa başlayıp, sabah güneşini Sina Dağı zirvesinde yakalıyor ve daha sonra da Süveyş Kanalı'ndan Arabistan ve Afrika dağlarına kadar manzarayı seyretmek için Mısır'ın en yüksek noktası olan 2,642m yüksekliğindeki Katherina Zirvesi'ne geçiyorlarmış.

Sina Yarımadası aslında bir çöl. Ama bizim öyle "çöl" denildiğinde gözümüzün önüne geliveren uçsuz bucaksız kum çöllerinden değil. En yüksek noktası 2,642m olan sarp dağların bulunduğu bir çöl burası. Bu sarp dağların hepsi kum taşından oluşuyor ve çok hızlı bir biçimde ufalanıp kuma, o bildiğimiz çöl kumuna dönüşüyorlar. Manastıra giderken, yol boyunca, o sarp kum taşı kayalarının çöle dönüşen kendi kumlarını yırtıp çıkan ilginç görüntülerini izledim. Bu kumlar, zaman zaman yolun bir kısmını ya da tamamını kaplıyor ve yer yer geçişi zorlaştırıyor.

Sina Çölü, yol boyunca şaşırtıcı manzaralar sunuyor

Hayal kırıklığı içinde manastırdan aşağıya inerken artık hava kararmaya ve ürpertici derecede serinlemeye başlamıştı. Gece orada kamp yapmak ve St. Katherina'yı ertesi günü gezmek yerine yola devam etmeyi tercih ettim. Manastır ayrımından sonra yol bozulmaya ve bol taşlı toprak yol, arabamın ve benim tüm cıvatalarımızı gevşetecek kadar sarsmaya başladı. 50-60km kadar derin ve bol virajlı bir vadide bu şekilde silkelendikten sonra yeniden asfalta kavuştuk ve hava karardığında batı kıyısına ulaştık. Batı kıyı yolu geniş, bölünmüş, rahat bir asfalt. Yol boyunca benzin istasyonları, ufak tefek marketler, büyüklü küçüklü lokantalar, kahveler var ama, hiç otel yok. Rıfat'ın kulaklarını çınlatırken, yolun rahat, vaktin de daha erken olmasından cesaret alıp Süveyş'e kadar gitmeye karar verdim, yaklaşık 190km yol.

Süveyş şehri, kanalın batı yakasında ve yolun kanalı geçtiği noktaya göre güneyde kalıyor. Yani, güneyden gelip kanalı geçtikten sonra yeniden güneye yönelip 90km'lik bir yolla şehre ulaşmanız gerekiyor. Kanala yaklaşırken, böyle bir geri dönüş yerine, biraz daha yol yapıp (50km kadar daha fazla) Kahire'ye ulaşmanın daha mantıklı olacağına karar verdim. Üstelik, Kahire gibi bir şehre gece geç saatte, yani trafiğin nispeten sakin olduğu bir zamanda girmenin avantajını kullanacaktım.

Süveyş Kanalı, altından geçen yaklaşık 2km uzunluğunda bir tünelle aşılıyor. Daha sonra, yol gittikçe kalabalıklaşarak şehre ulaştı. Bu seferki otel hedefim Windsor. Burası, sömürge dömeminde İngiliz Subay Klübü olarak kullanılmak üzere inşa edilmiş. Daha sonradan otele çevrilen Winsor'da herşey eski. Halep'teki Hotel Baron kadar eski olmasa da, tarz olarak onu andıran, kurulduğundan beri (hatta barının, sömürge dönemindeki Subay Klübü zamanından olduğu söyleniyor) konulmuş hiçbir şeyin kaldırılmadığı bir bina. Resepsiyonundaki telefon santralından, asansörünün sürgülü kapısı ve yukarı-aşağı çıkıp-inmek için yalnızca prinç bir kolu sağa sola kareket ettirerek çalıştırdığınız kumandası, odalardaki masif mobilyaları, abajurları... En önemlisi ve beni en çok etkileyeni; kaldığım odanın bulunduğu katta, çocukluğumdan 17 yaşıma kadar çaldığım ve hala annemlerin evinde duran Blüthner (Leipzig) yapımı konsol piyanonun tıpatıp aynısı; eksiksiz (şamdanlarının menteşe çivilerine kadar), sapasağlam. Neredeyse bir çiziği bile yok ve geçirdiği onca badirenin ardından -ilgilenen olmuş mudur bilemiyorum ama- akordu da hiç fena değildi. Taburesi bile orijinaldi.


Blüthner (Liepzig). Gecenin 11:30'unda biraz tıngırdatırsam
komşularımın pek hoşlanmayacağından emindim


Piyanoyla da bukadar ilgilendiğimi görünce en geniş odayı iyi sayılabilecek bir iskontoyla verdiler.Yaptığım yol -bir kısmı oldukça zorlu- 740 kilometre kadardı ve yorulmuştum. Yattım ve uyuyamadım tabii. Otelin bulunduğu sokak, yanyana birkaç kahvehanenin, bir caminin ve birkaç ayaküstü lokantasının bulunduğu dar bir ara yol. Mısır'da kahve deyince (diğer gördüğüm Ortadoğu ülkelerinden biraz daha abartılı bir şekilde) çok geç (ya da, erken mi demeli?) saatlere kadar açık kalıyor. Saat 1:30-2:00 gibi... O saate kadar insanlar (erkekler, tabii) nargilelerini ("şişa" da deniyor) fokurdadıp çaylarını içiyorlar. Ve de konuşuyorlar tabii. Konuşmalar da genellikle yüksek sesle oluyor ve garsona verilen siparişler, garsonun içeriye seslenmeleri, içeriden garsona "çayların hazır olduğuna dair" haykırmalara da eklenince bir uğultudur, gidiyor; uyumak mümkün olamıyor anlayacağınız. Otelde kaldığım 3 gecenin sonuncusunda en sessiz odalarını isteyip, binanın en üst katındaki en ücra köşesine razı olmama rağmen uyku konusunda pek şansım olamadı.

Mısır'da parlamento seçimleri var, malum. Seçimler çeşitli bölgelerde -sanırım- birer hafta arayla ayrı günlerde yapılıyor ve geçtiğimiz Çarşamba (9 Kasım) başlayıp Aralık ayı ortasına kadar sürecek. Her yer, partilere ve partilerin milletvekili adaylarına ait bez afişler ve pankartlarla dolu. O kadar ki, bazı sokaklara girince bu bez afişlerden binaları göremez oluyorsunuz. Bazı sokaklarda bulunan kahveler -sanırım- partilerin seçim büroları gibi hizmet veriyor ve işte o kahvelerin bulunduğu yerlerde tam bir bayram havası var. Sürekli yüksek seviyede müzik çalınıyor ya da propoganda konuşmaları yapılıyor, sloganlar söyleniyor ve bu neredeyse sabaha kadar böyle devam ediyor. Bu arada, üzerlerine megafon ya da büyük hoparlörler bağlı birtakım "seçim arabaları", sokaklarda dolaşarak gürültü saçıyorlar, temsil ettikleri parti ve adayına oy toplayabilmek için. İnsanlar kendilerini bu kadar rahatsız eden bir partiye ve adayına oy vermek isterler mi acaba? Yoksa kimse rahatsız olmuyor mu?

Kahire'de, kavşaklara çok ilginç süslemeler yerleştirmişler. Yolların tam köşelerinde bulunan direkler üzerine yerleştirilen bu süsler; kırmızı, sarı ve yeşil ışıklar saçıyor. Bunların hepsi birden yanmıyor ama. Bazen kırmızı, bazen sarı, zaman zaman da yeşil yanıyor. Bunları görünce önce bizim trafik ışıklarından zannettim ve hatta ilk gördüğümde kırmızı yanıyor olduğu için durdum. Meğer yanılmışım. Sakın Kahire'de araba kullanırken siz de benim gibi yanılmayın. Örneğin, size doğru yeşil yanıyor diye yolun size açık olduğunu sanıp kavşağa dalmayın. Kendisine o anda kırmızı yanıyor olan bir araç gelip her an size çarpabilir. Yine, size kırmızı yanıyor diye durup beklemeye de kalkmayın. O ışıkların aslında şehrin yollarını süslemek için konulmuş olduğunu bilen bir Kahireli arkadan gelip her an size çarpabilir. O ışıkların süs olduğunu öğrendikten sonra sakın kavşaklara dalmayın. O an herhangi bir araç gelip size çarpabilir. Kıssadan hisse, sakın Kahire'de araç kullanmayın. Her an birisiyle çarpışabilirsiniz. Bundan önceki yazılarımda trafiğinden şikayet ettiğim şehirlerle ilgili sözlerimi geri alıyorum. Birincilik, tartışmasız olarak Kahire'nindir.

Kahire'deki ilk günüm Mısır Müzesi'yle başladı. Mısır Tarihi Kültür Şoku'na uğradığım 4 saatlik gezi sonucu sersemlemiş olarak müzeden çıkıp günümüze, yaşadığımız dünyaya geri dönmem -çılgın trafiğin sayesinde- pek zor olmadı. Size Mısır tarihi hakkında bilgi vermek haddimi fazlasıyla aşmak olur. Buna ne benim bilgi ve kapasitem, ne de sayfalar yetecektir. Ayrıca, zaten Mısır'ın tarihini merak edenler, bu konudaki kaynakları rahatlıkla araştırıp öğrenebilirler. Beni etkileyen birkaç noktayı ise yeri geldiğinde sizinle paylaşacağım. Bunlardan en önemlisi, Mısır tarihinin -özellikle 30 sülale ve yaklaşık 3,000 yıl süren Firavun döneminin- gizeminin çözülmesinde -bence- en önemli keşif, Reşid'de (İskenderiye'nin 25km batısında eski bir liman kenti) Fransız askerleri tarafından 1799'da bulunan ve Fransız dilbilimci Jean-François Champollion tarafından deşifre edilen granit tablettir. Üç farklı dil/yazı (hiyeroglif, Yunanca ve demotik Mısır dili) ile V. Ptolemaios tarafından yazılmış olan bu anlaşma metni Champollion'a, hiyeroglif yazısını çözmesi için en büyük yardımcı kaynak olmuş. Ancak diğer tüm bulunmuş olan o göz kamaştırıcı eserlerin içerisinde bu son derece nadide ve en kilit önem taşıyan parça, Mısırlılar tarafından 1801 yılnda İngilizlere verilmiş ve şu anda Londra'da British Museum'da sergileniyor. Mısır müzesinde ise yalnızca fotoğrafı...

Mısır Müzesi'nden sonra, şehrin İslami Kahire olarak adlandırılan bölgesini gezmeyi düşünüyordum. Elimdeki rehber kitaptan seçtiğim önemli birkaç eseri gezmek için kendime göre bir güzergah çizip yola çıktım. Tabii turist olduğunuz belli olunca, turist avcıları da hemen peydahlanıveriyorlar. Belki dünyadaki diğer benzerlerinde de (örneğin İstanbul gibi) aynıdır, bilemiyorum, Kahire'deki turist avcıları, özellikle elindeki harita ile -anlayabiliyorsa- yazılı tabelaları bağdaştırmaya çalışan şaşkın turistlerin yanına gelip -örneğin- "Evet, burası Tahrir Meydanı" diye söze başlıyorlar. Daha sonra ya sizi çay içmek amacıyla arkadaşının ya da kardeşinin parfüm ya da gümüş takı satılan dükkanına davet ediyorlar, ya da size yakındaki -örneğin- Kayıtbay Camii'ni gezerken yardımcı olmayı teklif ediyorlar. Bunların hepsi aslında "misafirperverlik"ten yapılıyor, söylediklerine göre. Sonuçta, eğer arkadaşının parfümeri dükkanında çay içmek konusundaki bu "dostça" daveti kabul ettiyseniz, çayla başlayan muhabbet birazdan sizi boğacak bir parfüm satma operasyonuna dönüşüyor. Tabii bir diğer seçenek de baştan nazikçe davetlerini geri çevirmek. Böyle yapınca hemen kurtulamıyorsunuz ama, olayın üzerine kararlılıkla gittiğinizi anlarlarsa, bir süre sonra ümidi kesip peşinizi bırakıyorlar. "Tarihi eser gezdiricileri" ise aşılması gereken ayrı bir engel.

El-Eşref Barsbey Camisi'ne, hızlı bir ziyaret amacıyla girip, dışarının gürültüsenden bir anda kurtulduğumu farkedince, yerdeki halılardan birisine serilip bir süre kafa dinledim. 1423 yılında yapılmış olan caminin fildişi kakmalı ahşap minberi görülmeye değer bir sanat eseri.


El-Eşref Barsbey Camii

Daha sonraki durağım ise El-Ezher Camii idi. El-Ezher Camii ve Medresesi 970 yılında Fatımiler tarafından yapılmış. Bildiğiniz gibi, El-Ezher, günümüzde İslam aleminin en önemli eğitim kurumu. Önceleri yalnızca İslam dini eğitimi veren okul, 1961'de yeniden düzenlendikten sonra ilave edilen tıp, ziraat, mühendislik ve idari bilimler fakülteleri ile pozitif bilim alanında da hizmet vermeye başlamış. Ülkenin çeşitli yerlerinde kampüsleri var.


El-Ezher Camii avlusu (sahın)

Kahire'nin en büyük çarşı mekanı Han El-Halili. Han El-Halili, Ortadoğu'nun en büyük "suk"u kabul ediliyor. Aynı Halep ve Şam'da olduğu gibi, burası da bir "ne ararsan var" çarşısı. Ama, -bence- bir Halep ya da Şam "sukları"nın egzotik havası yok ve bana biraz daha turistik alışverişe yönelik yerler gibi geldi. Han El-Halili, birkaç eski hanın (vikelâ) çevresine kurulmuş. Ancak sonradan yapılan binalar arasında bu vikelâlar'ı bulmak pek mümkün olamıyor.


Kahireli Turizm Polisleri. Her yerde varlar.

Sonuçta, trafik, gürültü ve yapışkan turist avcıları nedeniyle, Kahire'yi hızla terketmem gerektiğine karar verdim. Eski Kahire ile Kale ve çevresini gezmeyi bir başka "örgütlü" Kahire seyahatine bırakıp programı bir gün kısaltarak; Kahire'deki ikinci günümü Sudan vizemi Türkiye'den gelecek mesajı beklemeden almanın yolunu araştırmak ve Giza'da piramitlere hızlı bir ziyarette bulunduktan sonra üçüncü günü sabahı İskenderiye'ye doğru yola çıkmak üzere değiştirdim. Kahire'yi tümüyle gezmek birkaç güne sığdırılacak bir iş değildi ve buraya daha fazla vakit ayırmam da seyahatimin programına uymuyordu.
Ertesi gün Sudan Büyükelçiliği'nde Konsolos Yardımcısı ile görüşme fırsatı bulup kendisini, vizemin mesajı beklemeden hemen verilmesi için ikna ettim. Saat 13:00'te vizem hazırdı. Öğleden sonra Giza'da hızlı bir piramit turu ve gün batımı fotoğralamasından sonra, Kahire'de geçireceğim son gece için planımı yaptım: Alfi Bey'de (kaldığım Windsor Hotel'e yakın eski bir Kahire lokantası) akşam yemeği ve arkasından Café Riche'de cappucino ve pasta (her ikisi de Şef'in -pardon- rehber kitabın tavsiyelerinden)... Pasta -kullanılan yağından herhalde- biraz ağırdı, söylemeden edemeyeceğim.


Kefren (sağda) ve Mikerinos (sol arkada) Piramitleri


Aslan biçimli sfenks ve arkasında Kefren Piramidi


Kahire'nin bugünkü görüntüsüne kavuşmasını sağlayan, 1863 yılında iktidara gelen Hıdiv İsmail. Fransa'da eğitim gören hıdiv, Paris'e benzeyen bir kent yaratmak için Nil kıyısındaki bataklık düzlükleri kurutup üzerine Avrupai bir mimariyle yeni bir şehir kurmuş. Ancak, hem Kahire'nin yeniden yapılması, hem de Süveyş Kanalı'nın inşası için kullanılan dış kaynaklı krediler ülkeyi, ileride büyük ödünler vermek zorunda bırakacak ağır bir borç yükü altına sokmuş. Sonuç: Ödenemeyen borçlar karşılığında Süveyş Kanalı'nın denetimini İngilizler'e vermek. Aslen, ülkenin yönetimi de -hıdivlerin tahtta olmalarına rağmen- İngilizler'in kontroluna geçmiş. Yabancılar için cazibe merkezi haline gelmesi karşılığı böyle bir bedel ödenmeli miydi, bilemiyorum.

Kahire'den, 9 Kasım sabahı İskenderiye'ye doğru hareket ediyorum.


Sayfa 2 >

 
  ana sayfa I başlarken I araç I rota I iletişim