|
|
Güncelleme
tarihi : 4 Nisan 2006
Yer : Maputo/Mozambik
Gün : 171
Yapılan yol : 26,217km
Salima ve Stuart M. Grant'in çiftliği
Salima'nın sahili olan Senga Koyu da, kuzeydeki Chitimba gibi göz alabildiğine
derin kumsalı olan bir sayfiye yeri. Ancak bir süredir sürekli yağan yağmur
nedeniyle, göle akan sel suları, taşıdığı çamurla sahilde göl suyunu iyice
bulandırmış durumda. Yüzmek pek keyifli olmayacak yani. Burada da, bir
Sri Lanka'lının işlettiği otelde kalıyorum. Malavi'de Toyota otomobillerini
pazarlayan bir Sri Lanka şirketinin yöneticisi iken, yaşanan Tsunami felaketi
ardından, merkezin ekonomik sıkıntıya girmesi sonucu Malavi branşını kapamaya
karar vermesinden sonra, ülkesine dönmek yerine Malavi'de kalıp turizm
işletmeciliğine soyunmuş.
Ertesi günü artık ülkenin başkenti Lilongwe'ye doğru yola çıkacağım. Ancak
ondan önce, programımda siklid balıklarını dünyanın birçok ülkesine ihraç
eden Stuart M. Grant'in işlettiği tropik balık çiftliğini gezmek var.
Çiftliğe vardığımda, görevli Ms. Giran karşılıyor beni. Yüzlerce akvaryum
ve havuzdan oluşan çiftliği geziyoruz birlikte. Hepsinin içinde farklı
renk ve desende siklid balıkları var. Aslında buraya bir çiftlik demek
yanlış, çünkü balık yetiştirilmiyor. Yalnızca, gölden toplanan balıklar
sınıflandırılıp ayrılıyor, besleniyor ve gelen taleplere göre sevk ediliyor.


Ms. Giran'la çiftliği geziyoruz
Sevk edilecek balıklar, sevk tarihinden önce farklı akvaryumlara alınıp
burada birkaç gün aç bırakılıyor, sevk sırasında bulundukları suyu kirletme
ve dolayısıyla kendi kendilerini zehirleme riskini engellemek için. Sevkiyat,
su geçirmeyecek şekilde kapatılan naylonlarda, oksijence zenginleştirilmiş
suyun içerisinde yapılıyor. Bu naylon torbalar, ayrıca styrofoam kutular
içerisine yerleştiriliyor ve gönderilecekleri yere uçakla sevk ediliyor.
Balıkların en geç 2-3 gün içerisinde alıcısı tarafından akvaryuma aktarılması
gerekiyor ki, ölmesinler.

Akvaryumlarda "yakalayabildiğim" bir siklid
Ms. Giran'dan biraz da çiftliğin sahibi Stuart M. Grant hakkında bilgi
almak istiyorum. Birazdan göreceğimi söylüyor. Ayrıca, bu çiftliğin içinde
bulunan ve Mr. Grant'in eşi tarafından işletilen lodgeda konaklamanın
da mümkün olduğunu öğreniyorum. "Çiftlik" gezimizden sonra restoran/bar/resepsiyonun
bulunduğu saz damlı binaya gidiyoruz, Grant'lerin evinin önünden geçerek.
İçeriye girdiğimde, ortadaki koca masanın başında oturan iki kişiyle karşılaşıyorum;
65-70 yaşlarında bir adam beni selamlıyor, Mr. Grant olmalı diye düşünüyorum.
Kısa fakat hızla gelişen ve çok yoğun bir muhabbet başlıyor. Tesisi ziyaret
eden ilk "orijinal-orijinal" Türk olduğum çıkıyor ortaya. Bundan
önceki "orijinal" Türk ise, Amerika'da yaşayan Mehmet. Ben soyadını
unuttum ama, Stuart soyadıyla söylemişti; üstelik herhangi bir kayda bakmaya
gerek dahi duymadan. Bu, Stuart'ın - bu yaşındaki- hafızasına hayran kalmama
yetti. Eminim diğer konuklarının isimlerini de hatırlıyordur, soyadları
ile birlikte. "Orijinal" ve "orijinal-orijinal" deyimleri
de, Mehmet'in Amerika'da, ama benim Türkiye'de yaşıyor olmamdan çıktı...
Tesisi ziyaret eden ilk "orijinal-orijinal" Türk sıfatıyla,
anı defterine Stuart'ın isteğiyle Türkçe birkaç satır yazıyorum.

Mr. Stuart M. Grant ve anı defteri
Keşke önceki gün gelmiş olsaydım da, burada kalsaydım, diye geçiriyorum
içimden. Özel günler için sakladığını tahmin ettiğim nadide viskisinden
birer "shot" dolduruyor Stuart; şerefe "atıyoruz".
Bugün Lilongwe'de olmam lazım. Yarın Zambiya'ya geçeceğim çünkü. Vedalaşıp
ayrılıyorum. Ucundan bir çatal alınan lezzetli bir yemeğin damakta ve
hafızada bıraktığı tat gibi kalıyor, Stuart'la o kısacık muhabbetimiz.
Bu arada bir program değişikliğinden bahsetmek istiyorum. Her ne kadar,
şu ana kadarki rotam, başta planladığıma -ufak tefek sapmalar dışında-
sadık kaldıysa da, bundan sonraki programla ilgili ciddi bir değişiklik
yapmak zorunda kaldım. Aslında bu, baştan beri gündemimde olan ve önce
açıklamadığım bir "B" planını yürürlüğe sokacak beklenen bir
değişiklikti; daha doğrusu ikinci bir alternatifti. Bilirsiniz belki;
Zimbabve'de 1980'de bağımsızlığın kazanılmasından beri başkan olan Robert
Mugabe rejimi hüküm sürmekte. Maalesef, bağımsızlığını kazanan birçok
(neredeyse tüm) Afrika ülkesinde olduğu gibi, Mugabe rejimi de bir süre
sonra diktatörlüğe dönüştü. Bu arada, koloni döneminden itibaren Zimbabve'ye
(o zamanki adıyla Rodezya) yerleşmiş olan tüm ticari çiftçilik yapan beyazların
çiftliklerine el konuldu ve "halk"a dağıtıldı. Halkı tırnak
içine almamın nedeni, çiftliklerin yeni sahiplerinin çoğunun gerçek halk
yerine ya varlıklı politikacılar, ya da -içlerinde başkanın karısının
da bulunduğu- "yeni girişimciler"di. Bunun sonucunda ülkede
ciddi bir çöküş başladı ve bazıları bu çöküşün nedenini koloni dönemine;
o dönemin beyaz çiftlik sahiplerinin tutumlarına bağladılar. Sonuçta toplum
ciddi oranda fakirleşti ve kısmen bir "varlıklı beyaz düşmanlığı"
başgösterdi. Bunun dışında, rejim muhaliflerinin legal (ama illegal kabul
edilen) ya da illegal eylemleri de hükümet güçlerince şiddetle bastırılmaya
devam etmekte. Sonuç; ülkeye giden bazı gezginler (özellikle sırt çantalılar)
herhangi bir problem olmadığını söylerken, diğerleri de (özellikle kendi
arabasıyla seyahat edenler) duydukları rahatsızlıktan bahsediyorlar. Seyahatimin
başında da var olan bu durumun, Zimbabve aşaması yaklaştığında değişebileceği,
ya da ülkeyi daha "taze" ziyaret edenlerle görüştüğümde farklı
ve olumlu sinyaller alabileceğim ihtimalini göz önünde bulundurarak, bu
ülkeyi programımda tutmuştum, ta ki bu aşamaya kadar. Ancak şu ana kadar
ülkeyi son zamanlarda ziyaret eden kişilerden aldığım sinyallerdeki "olumlular"la
"olumsuzlar"ın oranı -tabiriyle- "fifti-fifti". Bu
durumda, sonuna yaklaşmış bir seyahatte fazla risk almak istemediğim için
Zimbabve'yi devre dışı bırakmak zorunda kaldım. Durum böyle olunca, seyahatin
Malavi'den sonraki kısmı coğrafi yerleşim bakımından ikiye bölünmüş oluyordu.
Bu iki bölümü de seyahatin kapsamında tutmak, biraz fazla zorlamalı bir
"atraksiyon" gerektirecekti. Yani, hem Zambiya hem de Mozambik
yönünü Zimbabve'ye girmeden halletmek, yolu çok uzatacaktı. Bu yüzden,
iki bölümden birisini seçmek durumundaydım. Ayrıca, şunu da itiraf etmemde
yarar var ki, 6 aylık bir süre için başta biraz yoğun bir program yapmış
olduğumun -biraz geç de olsa- farkına vardım. Bu kadar ülkeyi altı aya
sığdırmak, biraz "çalakalem" gezmeyi gerektiriyor; süreyi uzatmak
da, -açıkçası- bu aşamadan sonra benim sınırlarımı biraz fazla zorlamamı...
Bu durumda ben de, seyahatimin "önemli hedefleri" arasında yer
alan Victoria Şelalesi, Kalahari Çölü ve İskelet Sahili'nin bulunduğu
Zambiya-Namibya-Güney Afrika bölümünü tercih ettim. Yine "önemli
hedefler" listesinde yer alan Mozambik kıyıları ve Güney Afrika'nın
doğusundaki Kruger Ulusal Parkı (her ne kadar ulusal parklara tövbe ettiysem
de) ise gidilemeyen diğer bölümde kalacaktı. Ve tabii Güney Afrika'nın
"içinde yer alan Swaziland ve Lesotho da... Botswana da geçişte kullanılan
ülke olması nedeniyle biraz "gürültüye" geliyordu.
Bu "kısa" açıklamadan sonra, Malavi hikayeme devam edeyim, isterseniz.
Stuart'tan ayrıldıktan sonra, Lilongwe'ye yönlendim ve öğleden sonra geç
saatlerde şehre girdim. Gelenksel şehir oryantasyon turumun ardından,
biraz rahat bir geceleme için Korea Garden Lodge'a yerleştim, bütçeyi
zorlasa da (USD55.00/gece, oda+kahvaltı)... Ertesi günü Zambiya'ya doğru
yollanacağım.
24 Mart Cuma sabahı, Zambiya'dan önce son olarak depomu doldurmak için
girdiğim benzin istasyonunun hemen arkasında teşkilatlı bir lastik servisi
gördüm ve ön tekerleklerde Kenya'dan beri artarak devam eden balans sorununu
burada halletmenin uygun olacağını düşündüm. Afrika'da rastladığım tüm
lastik servislerinda araç üzerinde balans yapabilen ekipman bulunmuyor.
Burada da yoktu. Yine de dört tekerleğin balans ayarını yaptırmakta yarar
var. Ön tekerlekler söküldü, balans ayarları yapıldı, yerlerine takıldı.
Sıra arkadakilerde geldi. Önce arka sağdakini söktüler. Amortisörde bir
gariplik var. Benim bildiğim amortisörler, alt ucundan aksa, üst ucundan
da şaseye bağlıdır. Alt ucu bağlı da, üst "uc"u boşta. Geçen
yazımda size bahsettiğim, Nkhata Koyu'na gelmeden yolda duyduğum "şıngırtı"
ve daha sonra başlayan İmpalavari yaylanmanın sebebi çıktı ortaya.

Zavallı sağ amortisörüm
Arka sağ amortisörümün üst ucu, yani şaseye bağlı olduğu uç, dibinden
kırılmıştı. Soldaki tek amortisör de, aracın arka yaylanmasını söndürmeye
yetmiyordu tabii. Kenya'da değiştirdiğim arka amortisörlerimden ayırdığım
sağlam olanını kırık olanın yerine taktım. Kırığı da, Otokar'a göstermek
için yanıma aldım. Bakalım bu kadar kısa zamanda "kırılan" bir
amortisör için ne diyecekler?
Balans ayarından sonra yola çıktım ama direksiyondaki titreme devam ediyordu.
Geri dönüp sorunun devam ettiğini söyledim. Tekerleklerin yerini değiştirdiler;
durum aynı. Üzerinde balans ayarı yapılması lazım. Yine de ön lastikleri
yeniden ayara aldılar. Eskisine göre azalmakla beraber, sorun yine de
devam ediyor. Yapabilecekleri fazla birşey yoktu ve bu şekilde yola devam
etmeye karar verip sınıra yöneldim. Malavi sınırından sorunsuz olarak
çıktım, şimdiye kadarki tüm sınırlarda olduğu gibi.
Bu aşamada herkes, "Gelecek yazıda Zambiya'da buluşmak üzere..."
falan gibi bir final bekliyor değil mi? İşte öyle bir final olamıyor maalesef.
Daha doğrusu, Malavi'den çıktıktan sonra eğer Zambiya'ya girebiseydim
olacaktı da... Ama öyle olmadı. Yani, ben Malavi'den sorunsuz çıktım ama,
Zambiya'ya giremedim. Ya da Zambiya'ya "girmediğimi" düşünüyordum.
Zambiya sınırna geldiğimde, Zambiya pasaport polisi pasaportumu evirdi,
çevirdi, sayfalarını karıştırdı. Anladım ki vize arıyor. Ben hemen duruma
müdahale edip, vizemin olmadığını ve sınırda alacağımı söyledim. Elimdeki
iki kitap da, Zambiya için vizenin sınırdan kolaylıkla alındığını söylüyordu.
Ama Türkler'in de bulunduğu bir grup ülke vatandaşları için uygulama farklıymış
ve bizler vizeyi sınıra gelmeden önce almalıymışız. Bu durumda, benim
de vize başvurumu, Lilongwe'deki (Malavi'nin, yani artık "terketmiş"
olduğum ülkenin başkenti) Zambiya Yüksek Komisyonu'na (Zambian High Commission)
yapmış olmam gerekirmiş. Bunu sınırda öğreniyor olmam benim kabahatim
tabii. Aslen, bir ülkeye girmeden önce, o ülkenin -bulunduğum bir önceki
ülkedeki- temsilciliğine gidip vize durumunu soruşturmam gerekirdi ve
bunu Zambiya için de, Lilongwe'de yapmalıydım. Ama, şu ana kadar -Türkiye'den
vizesini almış olduğum ülkeler dışındaki diğerlerine- hep sınırda vize
alarak girebildiğim için, direk sınıra yönlenmek bende artık bir alışkanlık
haline gelmişti. Neyse! Yapacak birşey yok ve geri döneceğiz. İşin problemli
kısmı, Malavi'den çıkmış olduğum için yeniden "Malavi'ye girmem",
yani vize ve triptik işlemlerini yeniden yapmam gerekiyor. Ne yapalım!
Akılsız başın cezası... Ama, bu kadarla kalmadı iş. Dedim ya, ben daha
Zambiya'ya girmediğimi sanıyordum ama, sınır görevlileri öyle düşünmüyorlardı
ve benim için bir "sınır dışı edilme" belgesi düzenlediler.
"Hop yahu! Ne oluyoruz?" derken bunu bir de imzalamam için önüme
koydular. İmzalamazsam pasaportuma el koyacaklar. Sınırdan daha girmediğimi,
dolayısıyla sınır dışı edilmemin de söz konusu olamayacağını söylediysem
de, bunun normal prosedürleri olduğunu belirttiler. Mecburen imzaladım
tabii ama, belgenin bir kopyasını da istedim, "ibret-i alem"
olsun diye. Vermek istemediler; sonunda ben "imzalamayı", onlar
da belgenin bir kopyasını bana vermeyi, karşılıklı kabul ettik. Hayatımda
ilk defa bir ülkeden sınırdışı ediliyordum. Söylene söylene Lilongwe'ye
geri döndüm. Saat 16:55'te Lilongwe'deki Zambiya Yüksek Komisyonu binasının
önündeydim ama, mesai saat 16:00'da bitiyormuş. Ve günlerden Cuma. Yani
Pazartesi'ye kadar Malavi'de "çakılıyım". Pazartesi'ye kadar
diyorum, sanki bir günde vize alacakmışım gibi. Korea Garden Lodge'a dönüyorum
kös kös. O akşam ne yapacağıma karar vermek için erkendi; hem gergin olduğum
için sağlıklı düşünemiyordum, hem de vize işleminin ne kadar süreceği
konusunda bir fikrim yoktu. Bana "bir hafta sonra gel" derlerse
bekleyecek miydim, bilemiyorum. Kaldı ki, "sınırdışı" edildiğim
bir ülke bana vize verecek miydi, bu da meçhuldü. Her ne kadar sınır görevlileri
bunun gerçek bir sınırdışı işlemi olmadığını söyleseler de... Neyse! En
azından hafta sonunu oralarda geçirmek zorundaydım. Ertesi günü hafta
sonunu geçirmek üzere Salima'ya, Stuart Grant'in çiftliğindeki konak yerine
gitmeye karar verdim.

Stuartlar'ın evi ve konaklama yeri kıyıdaki ağaçların içine gömülmüş
Cumartesi günü öğle saatlerinde oradaydım. Akşama kadar kitap okudum,
uyukladım, göl kıyısında gezindim, yazı yazdım. Akşam üzeri bir ara bara
gittiğimde, bankonun üzerinde anı defteri açık duruyordu; benim notumun
altında web sayfamın başındaki fotoğrafımın yapıştırılmış olduğunu gördüm.
Akşam üzeri Stuart kapımı çaldı. Akşam yemeğinden sonra barda buluşmaya
karar verdik. Stuart'la muhabbetimiz geç saatlere kadar sürdü. Yattığımda
saat kaçtı, hatırlamıyorum. Ama, restoran/bar/resepsiyonun ışıklarını
söndürüp, kapısın kilitlerken Stuart'ın şu sözlerini ertesi geceki muhabbet
sonrasında da tekrarladığını hatırlıyorum: "Gece geçen bir gemiydin.
Ama, bu gemi geri döndü".
69 yaşına meydan okuyan hafızası beni büyüledi, doğrusunu söylemek gerekirse.
Yıllar önce Lübnan'da karşılaştığı bir Ermeni kızının adından, 1962 yılında
bir VW Beetle'la Cape Town'dan Avrupa'ya (dikkatinizi çekerim, benden
44 yıl önce ve bir Beetle'la) giderken Mısır'da karşılaştığı bir subayınkine
kadar... İnsana "pes" dedirtecek cinsinden yani. İki geceki
uzun sohbetler, Zambiya gerginliğimi aldı götürdü.
Pazartesi sabahı Zambiya Yüksek Komisyonu'nda, mesai başlangıç saati olan
09:00'da bulunmak için erkenden yola çıktım. Saat 09:20'de kapıdan içeri
girmiştim. Resepsiyondaki bayan, "bizim grup" ülke vatandaşlarının
vize müracaatlarının en erken 3 haftada sonuçlandığını, bundan önce vize
almamın mümkün olamayacağını, vize müracaatlarının Lusaka'ya (başkent)
fakslandığını ve orada üç haftalık "askı" süresinin geçmesinin
beklenmek zorunda olduğunu söyledi. Ne askısı bu? Bizi mi asıyorlar acaba?
Ben bir gün içinde vize alır mıyım, diye düşünürken 3 hafta beklemek...
Yetkili birisiyle görüşmemin faydasının olup olmadığını sordum. Hiç tahmin
etmediğini, ama istersem vize ofisindeki görevliyle görüşebileceğimi,
fakat kendisinin o anda orada bulunmadığını, saat 14:00 gibi gelmemin
uygun olacağını söyledi. "Sınırdışı" edilmemden bahsettim. Normal
prosedür olduğunu, geçenlerde de bir Pakistan vatandaşının aynı durumda
müracaat ettiğini belirtti. Pasaportumu istedi, verdim. Sayfalarına bir
göz attı ve bana Zambiya sınırında vurulmuş olan "Giriş" damgasını
gösterdi. Hiç farkına varmamıştım; "Ama ben ülkeye girmedim ki. Bu
damgayı vurmaları doğru değil" dedim, pek anlatamadım derdimi. Saat
ikide gelmeliyim anlaşılan. Gerçek olan, benim 21 gün beklememin söz konusu
olmadığıydı ve rotayı Mozambik'e çevirmekten başka çare gözükmüyordu.
Victoria Şelalesi, Kalahari Çölü ve İskelet Sahili programı "yatmıştı"
anlaşılan. Bundan sonrasını kurtarmak için, Mozambik ve Güney Afrika Cumhuriyeti'ne
giriş için vize şartlarını birkez daha kontrol etmem gerekiyordu. Seyahate
başlamadan önce Türkiye'deki Güney Afrika Cumhuriyeti Büyükelçiliği'nden
Türk vatandaşlarına vize gerekmediğini öğrenmiştim. Mozambik için de sınırda
vize alınabildiğini -birkaç yıl önce Atlas Dergisi'nde çıkan bir yazıda-
okumuştum. Ama Zambiya hezimetinden sonra, durumu teyit amacıyla bu iki
ülkenin temsilciliklerine bizzat gidip görüşmenin doğru olacağına karar
verdim.
Mozambik'te sorun yoktu; vizeyi ister temsilcilikten hemen, istersem sınırdan
alabiliyordum. Güney Afrika Yüksek Komisyonu'nda ise beni bir sürpriz
bekliyordu. Müracaattaki adam, ülkeye giren herkesin vize alması gerektiğini
ve bunun da ancak temsilcilik kanalıyla yapıldığını ve işlemin birkaç
gün süreceğini söyledi. Türkiye'deki elçilikten vizeye ihtiyaç olmadığını
öğrendiğimi belirttim. İçeri gitti ve yanında sarışın, irice bir bayanla
döndü. İrice bayan bana Malavi vatandaşı ya da Malavi'de oturma iznine
sahip birisi olup olmadığımı sordu. Her iki şerefe de nail olmadığımı
belirtince, "Sizin vize müracaatınızı kesinlikle Türkiye'den yapmanız
gerekiyor" dedi. Kadına Türkiye'deki temsilciliklerinin Türk vatandaşları
için vize gerekmediğini söylediklerini, sırf vize almak için uçakla Türkiye'ye
gitmemin mümkün olamayacağını anlattım. Bir yol bulmasını rica ettim;
örneğin Türkiye'deki elçilikleri ile ilişkiye geçip vize müracaatımın
Malavi'den yapılması gibi... Biraz beklememi söyleyip içeri gitti. Ben
de Türkiye'yi arayıp elçilikle görüşmelerini isteyecektim. Bu sefer de
GSM şebekesi bloke durumda ve arama yapamıyorum. Neyse ki SMS gönderebiliyordum
ve SMS'le elçilikten durumu soruşturmalarını istedim. Cevap mesajı bir
süre sonra geldi: "Türk vatandaşları için vize gerekmiyor!".
Sarışın hanımı beklemeye başladım. Birazdan kaybolduğu kapıdan çıkageldi.
O söze başlamadan durumu tekrar sordurduğumu ve Türkiye'deki Büyükelçilik
yetkilisinin vizeye gerek olmadığını özellikle belirttiğini söyledim.
Çok sinirlendi ve "Bana o görevlinin ismini öğrenebilir misiniz?"
diye sordu. Olur da, bu benim ne işime yarayacak? Neyse, öğreneceğimi
söyledim. İşten mi attıracak acaba? Yine aynı kapıdan kayboldu. Ben bu
arada mesaj yazmaktan patlıcan gibi olmuş parmaklarımla (zaten biraz irilerdir)
personel ismi öğrenmeye çalışıyorum. Birazdan sarışın hanım alı al, moru
mor kapıdan belirdi yine. Binbir özür, "ay Vallahi bilgisayar bağlantısı
kesikti de, şimdi geldi de, oradan öğrendim de" yalanları (bu "bilgisayar"
kurtuluşu da olmasa neye sığınacaklar, bilemiyorum)... Ve Türk vatandaşlarına
vize yokmuş. E, biz ne diyorduk burada bir saattir? "Ama" dedi,
"30 günden fazla kalacaksanız vize gerkir haa!". Yavrucuğum,
ben sana en fazla 2 hafta kalacağımı söylemiştim ya! Neyse! Eşeğime yeniden
kavuşmuş olmanın sevinci içindeyim ya, affettim artık kadıncağızı. Uçarcasına
kapıdan çıktım. Olur ya, fikir değiştirirler falan...
Hedef Mozambik. Akşam Malavi'nin en büyük kenti olan Blantyre'a varmam
lazım. Marketten yolluk birşeyler alıp basıyorum gaza.
Blantyre
Avrupalılar'ın Malavi'deki ilk yerleşimleri, Blantyre. Adını David Livingstone'nun
İskoçya'daki doğduğu kentten -aslında köyden- alan Blantyre, 1876'da İskoç
Kilisesi tarafından Blantyre Misyonu adı altında kurulmuş. İlk başkanı
Papaz Duff Macdonald dönemi, uyguladığı baskıcı rejimi ile İngiliz basınıda
skandala sebep olunca, misyonda görev alanlar açığa alınmış ve Macdonald'ın
yerine 1881'de Papaz Clement Scott atanmış.
Koloni döneminin izlerini yansıtan birçok bina, tarihini anlatıyor Blantyre'ın.
Şehrin expat'larının (İngilizce "expatriate"in kısaltılmışı,
kendi ülkesi dışında yaşayan kişiler için kullanılan bir deyim) ve sırt
çantalı turistlerinin en çok rağbet ettikleri Doogle's Backpackers Lodge'da
kalacağım. Burası, mevkii itibariyle -özellikle akşamları- pek tekin bir
muhitte yer almasa da, sınırlarından içeri girdiğinizde (eğer girebilirseniz),
güvenli bir konaklama yeri. İyi korunan park yeri, gecenin geç saatlerine
kadar (ya da sabahın erken saatleri) kalabalığı, gürültüsü ve hareketi
eksik olmayan barı, pool'u (bu kültürüm pek yoktur ama, burada ufak boyuttaki
cepli bilardoya pool deniyor, ben bile arada "attım"), barkovizyon
televizyon yayını (özellikle -galiba- Avrupa Kupası maçları çok heyecan
yaratıyordu, ben bile Juventus-Arsenal maçını zenci-"renkli"-expat
"dostlar"la izledim), havuzu ve geniş yelpazede konaklama seçenekleri
ile iyi sayılır. Ama, pek temiz olmayan bir oda için biraz pahalı geldi
bana, yaklaşık USD21.50 (kahvaltı hariç). Ertesi günü, Doogle'sa yakın
daha ucuz bir yere taşındım ama, Doogle'sın titreşimi de beni çekti, açıkçası.
Gece geç saatlere kadar oradaydım yine. Yıllar önce Ankara Bahçelievler'deki
Platin Kahvehanesi'nde (sonradan bazı "sebepler"den dolayı gidemez
olmuştuk, yerine Bahçelievler'deki başka bir kahvehaneye gitmeye başlamıştık
ama, ismi gelmiyor hatırıma) öğrendiğim bilardoyla, yine de çocuklarla
(eee, yaş ilerleyince "onlar" çocuk oluyor tabii) hoş vakit
geçirdik açıkçası. Evet, Blantyre'da iki gece geçirdim. İkinci gece kaldığım
otelden Doogle'sa giderken yolda biraz "rahatsız" edildiysem
de (daha sonra eski dost Chris, aynı yerde "soyulma" tehlikesi
geçirmiş, yazdığına göre)...
Son olarak, Malavi'nin yakın geçmişi; bağımsızlık ve sonrasından bahsedip,
yazıyı noktalayacağım.
1907'de İngiliz Merkezî Afrika Himaye Ülkeleri iki bölgeye ayrılmıştı:
Kuzey Rodezya (şimdiki Zambiya) ve Nyasaland (Malavi'nin koloni dönemindeki
adı). Koloni dönemi boyunca, Kuzey Rodezya, Güney Rodezya (şimdiki Zimbabve)
ve Nyasaland arasında güçlü bir bağ vardı, 1953 yılında federasyon olarak
birleştirildiklerinde doruğa ulaşan. Doğal kaynaklarının kıtlığı ve nüfus
yoğunluğunun azlığı nedeniyle tarım alanlarının verimli kullanılamıyor
olması sonucu Nyasaland, bu üçü arasında en az gelişmiş olanıydı. Bu nedenle,
çalışabilen erkek nüfusun büyük çoğunluğu, çevre ülkelere iş bulmak için
akın ettiler; özellikle ucuz iş gücüne ihtiyaç duyulan maden ocaklarının
olduğu komşu ülkelere.
Malavi tarihinde, ulusalcılık akımlarının başlamasına neden olan birçok
faktörün başında Etiyopya'nın (ki, Etiyopya bölümünden hatırlarsanız Afrika'nın
sömürge görmemiş iki ülkesinden biridir) 1896 yılında İtalyanlar'a karşı
kazandığı Adwa zaferinin yarattığı coşku gelir. Etiyopya kilisesinin etkisi
ve Jamaika'lı Etiyopyanist fikir adamı Marcus Garvey'in "Afrika Afrikalılar'ındır"
felsefesi ile yoğunlaşmaya başlayan hareketler, Dr. Hastings Kamuzu Banda'nın
da içinde olduğu bir grubun Afrika'nın birçok ülkesinde bağımsızlık fikirlerini
yaymasına yol açmıştır. Bu grubun içerisinde, sonradan kendi ülkelerinin
bağımsızlıklarını kazanmasını sağlayacak olan Kenyalı Jomo Kenyatta ve
Ganalı Kwame Nkumah da vardır.
Amerika'da, Nashville/Tennessee'deki Mihary Tıp Koleji'nden mezuniyetinden
sonra, İngiltere'de bir süre doktorluk mesleğini icra eden Banda, yıllardır
karşı koyamadığı "Afrika Afrikalılar'ındır" çağrısına sonunda
kulak verip, eski dostu, Gana'nın özgürlüğüne kavuşmasını sağlayan Kwame
Nkrumah'ın yanına, Gana'ya gider. Federasyon sorunu çözülene kadar Nyasaland'a
dönmemeye kararlıdır Banda.
Bu arada ülkede federasyona karşı başlayan hareketler koloni yönetimi
tarafından şiddetle bastırılmaktadır. 1943 yılında kurulmuş olan ve Banda
tarafından ekonomik olarak da desteklenen Nyasaland Afrika Meclisi'in
(NAC-Nyasaland African Congress) yöneticilerinden Henry Chipembere tarafından
ülkesine dönmeye ikna edilen Banda, 1958'de gelişiyl birlikte NAC'ın başkanlığını
devralır. Şiddete dayanmayan bir protesto kampanyası başlatan Banda, 20
Ocak 1959'da, 60,000 parti üyesinin katıldığı bir miting düzenler. Bu
mitingde, bir grubun polis karakoluna saldırması ve polisin buna göz yaşartıcı
gaz kullanarak karşılık vermesi, kısa zamanda ülkenin çeşitli yerlerinde
ayaklanmaların başlamasına neden olur. Yine şiddetle bastırılan ayaklanmaların
en fazla kan döküleni de Nkhata Koyu'nda gerçekleşir. Ülkede olağanüstü
hâl ilan edilir ve NAC kapatılır. Banda'nın da aralarında bulunduğu yöneticilerinden
çoğu tutuklanır.
İngiltere'nin federasyonda israr etmenin sorunları arttırmaktan başka
bir işe yaramayacağına kanaat getirmesi ardından Nyasaland'a federasyon
içerisinde daha fazla otonomi verilmesi, Afrikalılar'ın seçme seçilme
hakkı kazanması, 6 Temmuz 1964'te Nyasaland'ın Malavi adıyla bağımsız
bir devlet olarak tanınması yolunu açan en önemli değişikliklerdir.
Koloni dönemi sonrası neredeyse tüm Afrika ülkelerinde (belki de hepsinde)
yaşanan "demokrasiye geçiş dönemi"nde bağımsızlığın kazanılmasını
sağlayan milli liderin sonradan diktatörlüğe varan depot yönetim eğilimleri
Banda'da da görülüyor. Her ne kadar Amin gibi kanlı olmasa da, zaman zaman
politik rakibi olarak gördüğü kişilerin şüpheli ölümleri, Banda'nın da
dikensiz bir gül bahçesi yaratmak için gerekli "temizliği" yapmak
"zorunda bırakıldığı"nı hatırlatıyor insana. Ancak, 95 yaşına
geldiği 1993 yılında görevi bırakana kadar da, özellikle kırsal kesimde
hala saygı duyulan bir "milli şef"ti, Banda.
Kısıtlı doğal kaynakları ve tarıma dayalı bir ekonomi için yetersiz nüfusuyla,
ekonomik sorunlarının üstesinden gelmekte zorlanan Malavi, gelecekte de
bu sorunlarla birarada yaşamaya devam edecek gibi. Ancak, koloni döneminden
kalma oturmuş ve düzenli altyapısı, kısıtlı olanaklara rağmen rahat ve
sakin bir ülke imajı yaratıyor, ziyaret edenlerin gözünde. Gidilmesi gereken
ve dinlendirici bir tatil geçirilebilecek Afrika ülkelerinden, Malavi.
Blantyre'dan ayrıldığım 29 Mart Çarşamba günü, Malavi sınırından Mozambik'e
doğru geçiyorum.
Gelecek yazıda, Mozambik'te görüşmek dileğiyle...
< Sayfa 1
|