|
|
Güncelleme tarihi
: 30 Mart 2006
Yer : Chimoio/Mozambik
Gün : 166
Yapılan yol : 24,775km
Malawi'ye başlamadan önce, Uganda'nın son bölümünde yaptığım bir yanlışlığı
düzeltmek, Tanzanya'nın ilk bölümüyle ilgili de bir ekleme yapmak istiyorum:
Uganda'nın son bölümünün bitişi -belki hatırlarsınız- sınır kasabası Kisoro'da
kapının açılmasını beklemekle geçen birkaç günü anlatıyordu. Kisoro'da
kaldığım otelde karşılaştığım Polonyalı "dağ tutkunu" Jacek'ten
geçenlerde bir e-posta aldım. Kendisi, tırmandığı dağın Karisimbi (4,507m)
değil, Muhavura (4,100m) olduğunu belirtmiş. Ayrıca eklemiş; "Ben
Ruanda ya da Kongo'ya geçmeyi planlamamıştım". Dağın ismi için özür
diliyorum, Jacek! Ancak, ben ve benim gibi Ruanda ve Kongo'ya geçmeyi
bekleyenler derken, Jacek'i kastetmemiştim. O yalnızca tırmanışını yapıp
ayrılacaktı. Neyse! Ben onun söylediğini yanlış aktardım, o da diğer konuda
beni yanlış anlamış. Böylece ödeştik. Umarım yaş tahmini konusunda da
bir pot kırmamışımdır.
Gelelim diğer konuya. Tanzanya'nın ilk bölümünde "wildebeest"ten
(onu da "wildbeest" olarak yanlış yazmışım, ne kadar çok yanlış
yapar oldum yahu) bahsetmiş ve Türkçesi'ni bilmediğimi, bilenlerden yardım
beklediğimi söylemiştim. Birkaç dikkatli ve titiz izleyici (ne mutlu bana)
karşılığının "öküz başlı antilop" olarak belirtildiğini yazmışlar.
Doğru! National Geographic (yanılmıyorsam) kanalında izlediğim belgeselde
de öyle deniliyordu. Teşekkürler, bilgilendirenlere.
Malawi
Malawi'ye Songwe'deki sınır kapısından 18 Mart Cumartesi günü saat 11:00
sıralarında girdim. Birçok Avrupa ve Afrika ülkesi dışında bazı ülkeler
için de vize istemiyor Malawi. Ancak Türkiye vize istenen ülkeler arasında
yer alıyor. Eğer önceden vize almadıysanız, sınırda elinize bir belge
veriyorlar ve bu belgeyle en geç beş gün içerisinde Mzuzu'daki (Tanzanya'dan
girenler için) Göçmen Ofisi'ne başvurup vizenizi almanızı istiyorlar.
Aksi halde ülkeye kaçak girmiş muamelesi görüyorsunuz. Mzuzu, sınıra yaklaşık
290km uzaklıkta ve benim Malawi'deki güzergahım üzerinde yer alan orta
büyüklükte bir şehir. Bu nedenle, benim için programda bir değişiklik
ya da özel bir çaba gerektirmiyor.
Malawi küçük bir ülke. Görülmeye değer birçok yeri içinde en önemlisi,
ülkenin toplam yüzölçümünün %15'ini kaplayan ve doğu sınırının da büyük
bir kısmını oluşturan Malawi, ya da diğer adıyla, Nyassa Gölü. Bu göl
aynı zamanda Büyük Yarık Vadisi'nin de son su kütlesi. 585km uzunluğunda
kuzey-güney doğrultusunda uzanan gölün genişliği yer yer 100km'yi buluyor.
Gölün doğu kıyısı kuzeyde Tanzanya, güneyde de Mozambik topraklarına sınır.
Aslında, Mozambik sınırının başladığı noktadan itibaren gölün su alanı,
Mozambik'le Malawi arasında ortadan bölünerek paylaştırılmış vaziyette.
Halbuki, Tanzanya sınırı gölün Tanzanya kıyısında bitiyor. Yani, Tanzanya'da
göle girenlerden Malawi Sınır Polisi pasaport soruyor :)
Malawi anılarını anlatmaya başlamadan, Malawi tarihine azıcık değinmekte
yarar var. Malawi'nin şimdiki adı, 14. yüzyılda hüküm sürmeye başlayan
ve şimdiki Malawi'nin güneyi, Mozambik'in kuzeyi ve Zambia'nın doğusunu
içine alan bir bölgeye hükmeden Maravi Krallığı'ndan geliyor. Kalonga
denilen hanedanlık sistemi ile orta Malawi bölgesindeki başkentinden yönetilen
krallık, tarım ve ticaret üzerine kuruluymuş. Krallık, en parlak dönemini,
ülkeyi 1600-1650 yılları arasında yöneten Şef Masula zamanında yaşamış.
Portekiz'le sıkı bir ilişki yürüten Şef Masula ödüğünde, ülke sınırları
Mozambik Adası kıyılarına kadar dayanıyormuş. Bu sıralarda Portekizliler
Maravi Krallığı'ndan çekinir ve saygıda da kusur etmezlermiş. Vakta ki,
Şef Masula Hak'ın Rahmeti'ne kavuşmuş, Portekizliler'e de gündoğmuş ve
ülkeyi yavaş yavaş istila etmeye ve parçalamaya başlamışlar. Her bir parça,
kendine özgü, Undi denilen Kalongalar oluşturmuş.
Ancak yine de Portekizliler kıyıda sahip olduları konumlarını korumuş,
içerilere de fazla bulaşmamışlar. Buradaki -önceleri- altın ve fildişi
kaynaklarını, yerli krallık(lar)la ticaret yaparak kullanmayı tercih etmişler.
Daha sonraları "dünya esir piyasaları"ndaki "yükseliş trendi"yle
de, bu konudaki ticarete yine kaynağı tanıyan yerli girişimcilerle dahil
olmuşlar.
Umman Sultanı Said'in 1824'te Mombasa'yı ele geçirmesi ile başlayan süreç,
Doğu Afrika'daki Portekiz egemenliğine de önemli ölçüde zarar vermiş.
Sultan'ın başkenti Muskat'tan Zanzibar'a taşımasıyla, Doğu Afrika ticaretinin
büyük kısmı Ummanlı Araplar'ın eline geçmiş. Zamanın en önemli ticaret
konusu olan esir ticareti de bu yıllardan sonra ciddi miktarda artmış.
Bölgeden, Portekizliler sayesinde, gelişmekte olan Yeni Dünya "Amerika"
ve hatta Brezilya'ya bile -Batı Afrika esir kaynaklarının ihtiyaca cevap
verebilecek seviyede üretim yapamaması nedeniyle- esir sevkiyatı yapıldığı
söylenmekte.
İşte dünyada yaşanan bu yoğun talebe cevap vermek üzere toplanan esirlerin
en önemli kaynaklarından birisi de Malawi. Özellikle, Zanzibar'lı Araplar
tarafından silahla donatılan ve yakaladıkları esirler için "satın
alınma garantisi" verilen Yao'lar, topladıkları binlerce esiri zaman
zaman Portekizliler'e de satarak rekabete dayalı bir talep de oluşturmuşlar.
Esirler; Malawi Gölü'nün batı kıyısında 1,000 kişilik bir grup oluşana
kadar biriktirilir, daha sonra karşı kıyıya geçirilir, buradan da okyanus
kıyısındaki Kilwa'ya üç-dört ay süren zorlu bir yürüyüşle ulaştırılırmış.
Kilwa'da erkek esirler hadım edildikten sonra pazara çıkarılırmış, doğu
pazarında hadım edilmiş erkek esirler daha çok para ettiği için. Sebebi
de, kalabalık haremlerinin namusunu korumak tabii. Peki neden hadım edilmişine
daha çok para versin ki müşteri? Edilmemişini alıp hadım ettirmek daha
ucuza gelmez mi? Öyle olmuyor işte. O zamanın "steril" koşullarında
hadım edilen erkeklerin önemli bir kısmı da mikrop kaparak ölüyorlar.
Yani, ölen ölüyor; kalan sağlar da satılıyor. Nasıl muhabbet ama. Tam
bir mal ticareti gibi, değil mi? Herhalde, o zamanki esir tüccarı ile
müşterisi arasında şöyle bir konuşma geçiyordu:
"Ben sana 10,000 erkek esir gönderdim. 6,000'i yolda gelirken telef
oldu, kaldı 4,000. 1,500'ü de hadım edilirken gitti, kaldı 2,500. 500'ü
benden sana hediye. 2,000'ini tanesi 10 altından sayarım, eder 20,000
altın. EFT yapıver bi zaamet"
İşte böyle! Malawi'nin insanı yıllarca bunu yaşamış. Sanmışlar ki, dünyanın
kanunu bu.
"Bir gece köyümüze baskın olacak. Diğerleri gibi kimimizi öldürecekler,
kimimizi de alıp uzaklara götürecekler. Kalanlar, bir daha hiçbirimizin
ne olduğunu bilmeyecek, kendi gidecekleri günü beklerken..."
19. yüzyıl Malawililer için kanlı bir dönem olmuş. Bir yandan Yaolar ve
onların topladığı esirleri almak üzere bekleyen Araplar ve Portekizliler,
diğer yandan geçtikleri her yerde kıyım yapan Ngoniler.
Bu şekilde, David Livingstone'un 1853-1856 yılları arasında gerçekleşen
Batı Afrika'dan Doğu Afrika'ya geçtiği ekspedisyon ve 1858'de başlayan
(ya da planlanmaya başlanan) meşhur Zambezi Ekspedisyonu'na kadar geliniyor.
Kimdir bu Livingstone? İskoçya'nın Blantyre kentinde 1813 yılında doğmuş,
Glasgow Üniversitesi'nde tıp doktorluğu eğitimi aldıktan sonra, Londra
Misyonerlik Okulunda misyonerlik eğitimi görmüş ve misyoner olarak Afrika'ya
gelmiş, Livingstone.
Livingstone, Malawi'de esir ticaretinin durdurulması için çok çaba sarfediyor.
Esir ticaretini, "kolonileştirme, ticaret ve Hristiyanlaştırma"nın
(Livingstone'un 3c kuramı: "colonialism, commerce and Christianity")durdurabileceğini
söyleyen Livingstone, tüm çabalarına karşın başarılı olamıyor. Malawi'de
esir ticareti ancak, onun ölümünden 21 yıl sonra, 1895'te son esir tüccarı
Mlozi'nin İngiliz Vali Harry Johnston'ın birlikleri tarafından yakalanıp
idam edilmesi ile son buluyor.
Malawi'nin tarihi bu kadarla bitmiyor tabii. Koloni ve bağımsızlık dönemleri
de var. Ama, şimdilik Malawi'ye başlarken, Malawili'nin acılı geçmişini
ve onun nasıl "kaderine razı" bir toplum olduğunu anlatmak için
esir ticareti kısmıyla yetiniyorum.
Chitimba
İlk durağım, kuzey-batı kıyısındaki Chitimba. Malawi Gölü'nün kuzey kıyısında
küçük bir kasaba, Chitimba. Daha doğrusu haritada "kasaba" olarak
gösteriliyor ama, aslında kasaba demek diğer kasabalar için biraz haksızlık
olur. Bence irice bir köy olarak tarif edersem, Chitimba içinde yeterince
cömert davranmış olurum. Aslında Chitimba'dan biraz önce, yine göl kıyısında
olan ve Mikumi'deki Genesis Motel'de karşılaştığım Hollandalı genç çiftin
önerdiği Sangilo Sanctuary Lodge'a uğradım önce. İskoç bir kadın ve İsrailli
bir adam tarafından işletilen bungalov-motel oldukça temiz ve şirin ama,
fiyatı da benim hedefimin üzerinde; USD55.00, kahvaltı hariç. Ben yine
de Chitimba'daki Chitimba Camp Site'ı tercih edeceğim galiba. Burası da,
özellikle Güney Afrika kaynaklı kambüs (hani otobüsle kamyon arası varlıklar,
Uganda'nın son bölümünde bahsetmiştim) overland turizmi yapan bazı şirketlerin
uğrak noktası. Aslında bir kamp yeri ama, birkaç bungalov (ya da buralarda
"hut", yani "kulübe" olarak adlandırıyorlar, pek de
haksız sayılmazlar) da var. Sahilde bulunması ve kumsalı olması nedeniyle
GPS'imi ona kilitledim ve arabamın burnunu o yöne doğrulttum. Resepsiyon
oku ile gösterilmiş yer, etrafı açık, üstü sazdan yapılma bir damla örtülü
bar, restoran ve oturma bölümlerinden oluşan geniş bir alan. Koltuklar,
sedirler, sandalyeler, masalar, kanepeler, yerde minderler falan var.
Duvarlarda çeşitli Afrika maskeleri, batikler, fotoğraflar, ilan panoları,
reklam afişleri... Geniş bir bar ve önü kumsal. Güzel! Hoş bir yere benziyor
da... Kimse yok. Etrafıma bakıyorum, bambudan yapılmış kanepelerin sırtı
bana dönük olanlarından birinin üzerinden uzanmış bir ayak görüyorum.
O tarafa yöneliyorum; kanepede uzanmış olan "müşteri" eğer uyumuyorsa,
resepisyon görevlisini soracağım. Kanepenin önüne doğru geçtiğimde, sırtı
bana dönük diğer kanepede bir başka "müşteri"nin uzanmış olduğunu
görüyorum. İkisi de, "nereden çıktı bu adam da yahu!" der gibilerinden
bana bakıyorlar. "Rahatsız ettiğim için özür dilerim ama, resepsiyon
görevlisi nerede, biliyor musunuz acaba?" diye soruyorum. Ayağı kanepenin
sırtından arkaya doğru sarkmış olanı "Biziz, birşey mi vardı?"
diye soruyor. İçimden "Yok canım. Bir hatırınızı sorup gidecektim"
demek geldi ama, moda tabiriyle bu kadar "cool takılmaları"
biraz cezbetti açıkçası. "Yeriniz var mı, diye soracaktım da"
dedim. "Kulübeler orada, kapıları açık. Git bak. İstediğinde kal"
dedi, kanepearkasındansarkıkayaklı. O kadar cool davranıyorlar ki, hafiften
ürpermeye başladım, 36°C sıcağa rağmen. Neyse, gidip yan yana bitişik-dizili
kulübelerden self-contained (burada, içinde duş ve tuvaleti olan odaya
böyle deniliyor) olan bir tanesini gözüme kestirdim. Durumları pek iç
açıcı olmasa da, çadır kurmaktan daha zahmetsiz. Fiyatı da uygunsa iki
gece kalırım. Dönüp kanepearkasındansarkıkayaklı'ya seçtiğim odanın numarasını
söyleyip fiyatını soruyorum. "USD12.00 senin için uygun mu?"
diye soruyor. "Biraz pahalı ama..." diyorum. "İyi o zaman,
USD10.00 verirsin" diyor. Olur canım, ayıp ettin. Bu arada diğeri
yerinden kalkıp barın arkasına geçmişti. Sanırım "otelle ilgili birileri"
olduklarını ispat etme gereği duydu. Ben de sıcağın bunaltıcılığını hafifletmek
için bara yönelip soğuk bir bira istedim. "Jeneratörü çalıştırmadık.
Biralar soğuk değil" dedi, kanepearkasındansarkıkayaklı. "Olsun,
öyle içerim" dedim. Yüzünü buruşturup "Sıcak bira mı? Ben hayatta
içemem" dedi. "Peki o zaman, arabamın buzdolabından kendi biralarımdan
getirsem bozulur musunuz?" diye sordum. "Yok canım! Varsa, iki
tane de bize getir. Akşam soğuyunca bizimkilerden sana iki tane bedava
veririrm" dedi. Oluur! Neyse böylece muhabbet başladı. İki Güney
Afrikalı. Barın arkasına geçen sarışının adı John. Diğeri, yani "renkli"
olanı, adını söylemeye üşendi. Zaten hala olduğu yerde yatıyor, kanepearkasındansarkıkayaklı.
Buralarda "renkli" diye, beyaz-siyah ya da Hintli-siyah karışımı
olanlara deniyor. Beyaz-siyah karışımı çoklukla beyaz baba ve siyah anneden
(daha az olarak beyaz anne ve siyah babadan)... Hintli-siyah karışımı
ise hep Hintli baba ve siyah anneden (bu bilgiler, adını daha sonra duyacağınız
Mr. Stuart M. Grant'ten alınmıştır)... Bizim kanepearkasındansarkıkayaklı
ise bir beyaz-siyah "renkli"si. Ama türünü bilemiyorum tabii.
Akşam, nitekim, bir kambüs dolusu çılgın overlander geliyor. Gürültü-patırtı.
İçlerinden birisi de Uganda-Ruanda sınırındaki beklemede tanıştığım çocuklardan.
Şimdi de bu tura katılmış. Millet iyi geziyor yani anlayacağınız. Yemekten
sonra saz kulübeme çekiliyorum. Gölün dalgaları, ay mehtabı ve yıldızlar
muhteşem.
Malawi Gölü'nde güneşi batırdık. Güneş arkadan battı
tabii. Ben doğuya bakıyorum şu anda.
Ertesi sabah, arabadaki kamp malzemelerimi; koltuk, masa, ocak, yemek
takımı ve kahvaltılıklarımı indirip kendime güzel bir kahvaltı hazırlıyorum.
Pazar sabahları genellikle uzun uzun kahvaltı yapmasını severim. Hele
bir de gazetelerim varsa... Tabii burada o şansım yok ama, Buket'in benim
için biriktirdiği Radikal bulmacalarım var. Bugün artık onlardan üç-dört
tanesi tüketilir. Sıcak bunaltıcı ama, saz kulübemin "verandası"
nispeten esintili.
Kulübemin önünde Pazar kahvaltısı. Böyle deli gibi
güneşin altında değilim tabii.
Fotoğrafta iyi görünsün diye öne taşındım
Bugün yazılarımla uğraşıp, biraz da miskinlik yapacağım. Kulübemin kuytusuna
çekilip oturuyorum. Akşama kadar oradaydım. Kâh yazı yazdım, kâh kitap
okudum, kâh bulmaca çözdüm, kâh yemek pişirdim (ocak ortaya çıktı ya yeniden).
Bu arada "hemşehrim"le muhabbet ettim:

"Hemşehrim" Medson.!
Medson Ngwira 18 yaşında bir Malavili çocuk. Para bulursa okumaya devam
etmek istiyor. Kaldığım kamp yerinin yanındaki bahçede çalışıyordu. Üzerindeki
tişörtü görünce yanına gittim. Çarşıdan aldığını söyledi. Buralarda (aslında
tüm Afrika'da bu var) dünyanın her yerinden toplanan (satın alınan ya
da "yardım" adı altında toplanan) 2. el ya da defolu mallar
çuvallar içerisine tıkılıp getiriliyor ve pazarlarda dergilere dökülüp
satılıyor. Bunun uluslararası ticaretini yapan o kadar çok insan var ki,
dünyanın her yerinde. Medson da bu ay-yıldızlı tişörtü beğenmiş anlaşılan.
Bu arada Medson kendisine mektup arkadaşı arıyor, İngilizce yazışacağı.
Adresi aşağıda, ilgilenenlere:
Medson Ngwira
P.O. Box 4
Chitimba, Rumphi
Malawi
Öğle ve akşam yemeklerini "stoklarım"dan karşılayıp günü ucuza
kapatıyorum. Ertesi sabah Chitimba İlköğretim Okulu'nu ziyaret edeceğim.
Saat 06:45'te "bayrak törenleri" varmış, öğrendim. Erken yatmam
lâzım.
Sabah 06:15'te kalkıp traş oldum ve temiz kıyafetlerimi giydim. Çocukların
karşısına pejmürde bir şekilde çıkmamalıyım. Saat tam 06:45'te okuldaydım.
Ben vardığımda çocuklar okulun ve çevresinin temizliğini yapıyorlardı.
Burda okul ve çevre temizliği öğrencilerin sorumluluğunda. Başlarında
üst sınıflardan "gözetmen" abileri ve ablaları, hepsinin elinde
çalı süpürgeleri, etrafı süpürüyorlar. Benim geldiğimi görünce temizliği
falan unuttular tabii. Çocukların çemberinden, öğretmenlerden biri kurtardı.
Birazdan "başöğretmen" de çıkageldi. Müdür olarak adlandırmıyorlar
burda. Beni başöğretmenin odasına aldılar, öğretmenler tek tek gelip benimle
tanıştı. Daha sonra Pazartesi sabahlarının geleneksel töreni başladı,
bizdeki gibi. Başöğretmen bir konuşma yaptı ve öğrenciler sınıflarına
çekildiler, öğretmenleri ile birlikte.

Sabah, başöğretmenin konuşmasını öğrenciler "ilgi"yle
dinliyorlar.

Bu kızımıza ise ben daha ilginç gelmiş olmalıyım
Başöğretmenin de derse gireceği bir sınıfı olduğu için, beni öğretmenlerden
birisine havale etti, sınıfları gezmem için. İlk girdiğim bir üçüncü sınıf.
Sınıfta öğrencilerin oturacağı sıra yok. Öğretmenin de masası... Sanırım
dördüncü sınıfa kadar çocuklar yerde oturarak dersi izliyorlar.

Üçüncü sınıfta öğretmen Frank Kamanga ve öğrencileri
Sonra, üst sınıflardan birinin matematik dersine girdim. Burada artık
sıraya oturmuştu çocuklar. Girdiğim her sınıfta öğretmenler benden, çocuklara
Türkiye ve seyahatimle ilgili bilgi vermemi istedi. Ben de seve seve yaptım
tabii bunu. Hepsi ilgiyle dinledi anlattıklarımı.

Başöğretmen Harry W. Chainga, bir harita çizip Türkiye'nin
yerini işaretledi, el çabukluğuyla. Ben de o harita üzerinde Türkiye'yi
ve seyahatimi anlattım kısaca çocuklara.
Okulun öğrenci sayısı 895. Toplam sekiz sınıf ve aynı sayıda da derslik
var. Sınıf mevcutları 120-140 öğrenciye kadar çıkıyor. Arabada, yanımda
bulundurduğum kalemlerden 80-90 kadarını başöğretmene verdim; başarılı
öğrencilere dağıtmaları için. Nisan'ın yedisinde dönem bitiyormuş. "İyi
oldu, başarılıları ödüllendirme fırsatı olur bu bizim için" dedi,
başöğretmen Harry W. Chainga. Verdiğim yalnızca kurşun kalemdi.
Bu güzel insanlarla vedalaşıp, Mzuzu'ya doğru yola çıkıyorum. Sudan'ın
ücra köşesindeki ilkokulda hiç olmazsa öğrenciler yerde oturmuyordu.
Mzuzu'da vize işlemi yarım saat kadar sürüyor. Vizeyi aldıktan sonra,
e-postalarımı kontrol etmek için bir internet café buluyorum. Malawili'nin
ne kadar saf olduğuna bir örnektir: Girdiğim ilk internet caféde ücreti
soruyorum; dakikasının otuz Malawi Kwachası olduğunu söylüyor kız. 135
Kwacha bir ABD Doları'na karşılık geliyor. Yani bir Dolar'a yaklaşık 4.5
dakika boyunca internete erişiyorsunuz. "Neden bu kadar pahalı?"
diye soruyorum. "Şurada bir internet café daha var. Orada yirmi Kwacha"
diyor ve kapının önüne çıkıp eliyle yerini de gösteriyor. Birşey söyleyemiyorum
ve ucuz internet caféye doğru yürüyorum.
Buradan Nkhata Koyu'na geçeceğim, yine Malawi Gölü kıyısında ve daha güneyde.
Nkhata Koyu kıyıları Bilharzia, ya da diğer adıyla Şistosomiasis (bunun
da Türkçe karşılığını bilmiyorum, belki de yoktur) hastalığı riski en
az olan bölge. Bu, özellikle Sahra Altı tropikal bölgelerdeki tatlı sularda
çok yüksek oranda bulunan bir hastalık. Hastalığa, deri altına nüfuz ederek
burada çoğalan kurtçuklar sebep oluyor. Semptomu yüksek ateş. Ciddi şekilde
tedavi edilmediği taktirde bu kurtçuklardan "kurt"ulunamıyor.
Yalnızca bu sularda yüzmekle değil, bu hastalıkla enfekte olmuş suyla
yıkanmak ya da bu suyla yıkanmış ve iyi ütülenmemiş ya da direkt güneşin
altında bırakılarak kurutulmamış çamaşırları giymekle de hastalığa yakalanma
riski var.
Mzuzu'dan Nkhata'ya doğru virajlı orman yollarında ağır ağır ve keyifle
ilerliyorum. Bir ara, arabadan metal birşey düşmüş gibi bir şıngırtı geldi
kulağıma, açık pencereden. Arabayı emniyetli bir yere park edip, etrafını,
erişebildiğim kadarıyla altını gözle kontrol ettim, birşey göremedim.
Sesi duyduğum yere, geriye doğru yürüdüm, yaklaşık 100-150m kadar. Hem
asfalta hem de yolun her iki tarafına bakındım, herhangi birşey bulamadım.
"Herhalde" dedim içimden, "yerdeki metal birşeyin üzerinden
geçtim". Arabaya binip, yoluma devam ettim.
Nkhata Koyu
Nkhata Koyu'nda, bahsettiğim hastalık riski olmadığı için, suya girip,
meşhur siklid (İngilizcesi Cichlid olduğu için okunuşunun "siçlid"
olması beklenirken, -nedense- böyle telafuz ediliyor) balıklarını göreceğim.
Bu siklid balıklarını ne bilirdim, ne de ismini duymuşluğum vardı. Bir
arkadaşım, internette okuduğu bilgileri bana aktarmıştı. Ben de buralara
kadar gelmişken bu balıklarla tanışmayı istedim. Elimdeki kaynakta da
biraz bilgi vardı. Meğer çok meşhurlarmış ve Malawi ile birlikte Doğu
Afrika'nın birkaç gölünde bulunurlarmış. Ama o birkaç gölden biri olan
Victoria Gölü'nde siklid balıklarının da nüfusu tükenmeye yüz tutmuş.
Dünyaya "hakiki" siklid balığı da bir tek Malawi Gölü'nden gönderilirmiş.
Çeşitli renkte olanlarını suyun altında görmeğe doyamazmış insan. Eh,
hadi bakalım, dedik ve şempanze, goril, kırmızı kolobus maymunu, sarı
kanarya, mor menekşe derken, bir de siklid balığı kovalayalım istedik.
Nkhata Koyu'nun yolları, ana asfalttan ayrıldıktan sonra toprak. Hem sık,
hem de bol yağan yağmurlar nedeniyle de bu toprak yollar oyularak bir
"off-road yarış pisti" haline dönüşmüş durumda. Derin çukur
ve yarıklar, çamur havuzları, sert eğimler... Arabayı test etmek için
birebir yani. Ancak benim arabanın test sonuçlarında biraz sorun var.
Engebelerden ne kadar yavaş geçersem geçeyim, arabanın arkası '59 Impala
gibi yaylandıkça yaylanıyor. Arka amortisörler iyi çalışmıyor, belli.
Kenya'da taktığım bu yedekler, aracın üzerindeki orijinalleri kadar sağlam
çıkmadı anlaşılan. Daha ancak 12,000km yol yaptılar ve öyle önemli bir
darbe de yemediler, toprak yollardaki normal darbeler dışında. Her neyse,
artık çukur ve kasislere 10km cıvarında bir hızla girmemiz gerekiyor.
Yoksa, arka camın önüne, o eski Impala'lardaki kafası sallanan köpeklerden
koymam gerekecek.
Nkhata aslında iki koydan oluşuyor. Birisinin adı Nkhata Koyu iken, diğeri
de Ilala Koyu ve yerleşim, yani buranın yerli nüfusunun yerleşimi, daha
çok Nkhata Koyu cıvarında toplanmış. Etrafı ormanla kaplı iki tane ufacık
koy. Sakin, huzurlu ve ucuz tatil yapmak isteyenler için ideal. Aslında
Malawi Gölü'nün bu kıyısı baştan başa değişik güzelliklerle dolu.

Öndeki Ilala, arkada görünen ise Nkhata Koyu
Benim kalacağım yer ise Ilala Koyu'ndan da sonra, ağaçların arasında,
taşlardan yapılmış setler üzerine oturtulmuş saz klübelerden oluşan Njaya
Lodge. Kulübelerin bazılarının duş ve tuvaleti içinde (yani "self
contained") ama, öyle olanlar hep arkalarda kalıyor ve önlerine gelen
ağaçlar nedeniyle göl manzaraları kesilmiş durumda. Ben de en öndekilerden,
yani içinde duş ve tuvaleti olmayanlardan birini alıyorum. Artık duş ve
tuvaleti "ortak" kullanacağız ama, motelde benden başka kalan
da yok zaten. Malum, yağmur mevsimi. Bu arada söylemeyi unutuyorum; her
gün en az bir parti tufanımız var. Bu bazen iki, üç ya da daha çok parti
olabiliyor. Süreleri de yarım saatten başlayıp, birkaç saate kadar çıkabiliyor.
Njaya Lodge da bir İngiliz'e aitmiş. Kendisiyle tanışma fırsatımız olamadı,
tatile İngiltere'ye gittiği için. Herkes tatil için buralara gelirken,
o da tatilini geçirmeye İngiltere'ye gidiyor, yağmur mevsimi nedeniyle
sezonun "off" olmasından istifade.

Benim kulübem...

...ve manzarası. O gördüğünüz kayaların arası siklid balığı kaynıyor.
Malawi'de benim gördüğüm ve kitapta da okuduğum turistik işletmelerin
hepsi yabancılar; çoğunlukla da İngiliz, İskoçyalı, İrlandalılar tarafından
işletiliyor. Yerli halk da onların yanında işçi olarak çalışıyor. Motelin
barmeni/garsonu/mutfak sorumlusu Dickson'a sordum; neden hiç Malawi'li
işletmeci yok, diye. Esas neden para tabii. Birkaç kişi bir araya gelip
ortak iş yapmaya bile yetmiyor paraları. İşletme kültürü meselesi de var
tabii işin içinde. Bu nitelikte bir hizmet anlayışı pek Malawili'nin alıştığı
hayat tarzı ile bağdaşan bir durum değil. Dickson, aynı zamanda otelin
aşçısı olan kardeşi ve birkaç turizm deneyimi olan arkadaşı ile bir "turizm
hizmetleri kursu" işletiyor olduklarını anlattı, bütçe ve zamanlarının
elverdiği ölçüde. Çevrede yaşayıp, gelişmekte olan turizm sektöründe kendine
bir iş edinmek isteyenlerden gücü yetenler böyle kurslara katılıp kariyer
sahibi olmaya çalışıyorlarmış. Ancak ilk akşam yediğim (dolayısıyla Dickson'ın
kardeşi tarafından pişirilmiş olan) balık, aşçılık konusunda kurs görenlerin
pek fazla şansları olamayacğını düşündürdü bana.
Mr. Dickson Mzimo Phiri. Barmen/garson/mutfak sorumlusu/...
Buralarda (ve Malawi'nin genellikle her yerinde) insanlar tarımla geçinmeye
çalışıyorlar. Havalar ne zaman iyi giderse, o zaman karınları doyuyor
ve keyifleri yerinde. Yağış olmaz ve kuraklık olursa (ya da tersi, çok
yağış olur ve sel ekinlere zarar verirse), o zaman da aç kalıyorlar. Gölün
balığı da, ancak kendi karınlarını doyurmaya yetecek kadar avlanıyor.
Her balığı avlayıp yiyorlar genellikle, pek ayırt etmeden. Çocukların
o rengarenk siklid balıklarını bile oltayla avladıklarını gördüm; sorduğumda
yemek için olduğunu söylediler. Hele usipa adlı minicik balıklar var ki,
onlar çarşıda leblebi gibi satılıyor, galiba güneşte kurutulmuş olarak.
Balıkçıların kullandıkları ağaç gövdesinden oyularak oluşturulmuş, iri
bir muza benzeyen ince uzun kayıklarla gerçekleştiriliyor neredeyse bütün
balık avı da.

"Muz" kayıklar
Siklid balıklarını suda görebilmek için öyle uzun boylu dalış takımlarına
falan gerek yok. Ben numaralı yüzme gözlüğümle, kıyıya yakın kayalıkların
arasında yüzlercesini izleme imkanı bulabildim. Hele güneşin altında daha
da çok yaklaşıyorlar kıyıya. Özellikle sarı ve parlak lacivert rente olanlarını
izlemek çok keyifli oluyor. Tabii benim farklarını ayırt edemediğim yüzlerce
daha çeşidi varmış, siklidlerin.
Nkhata'da kaldığım ikinci geceden sonra, Malawi Gölü kıyısındaki son durağım
olan Salima'ya hareket ediyorum, 22 Mart Çarşamba sabahı. Nkhata'dan sonra
da yol ormanların içinden, ama bu sefer kauçuk ormanlarının içinden kıvrıla
kıvrıla geçiyor. Bu kauçuk ormanları, gerçek kauçuk elde etmek için yetiştirilmiş
kauçuk ağaçlarından oluşmuş. Binlerce ağaç, kabuklarının üzerlerinde öz
suyu olan kauçuk hammaddesinin akması için oluşturulmuş çizikler, bu çiziklerin
alt ucuna saplanmış ufak metal kanallar ve altlarında da ağaca bağlı duran
toplama kapları. Coğrafya kitaplarında fotoğrafını gördüğümde çok ilgimi
çekmişti. Şimdi gerçeğini görüyorum. Nereden nereye!

Kauçuk, binlerce ağaçtan damla damla toplanıyor
Burası bir kauçuk plantasyonu ve özel bir şirket tarafından işletiliyor.
Toplanan kauçuk, gerekli prosesten geçirildikten sonra ihraç ediliyormuş.
Malawi'ye burada ara vereceğim. Aslında, diğer kısmının da önemli bir
bölümü tamamlandı ama, kalan onu da bitirmeyi beklerken zaman hızla geçiyor
ve dosya büyüklüğü de artıyor. Sonuçta hem sayfanın güncellenmesi gecikmekte,
hem de tek seferde göndereceğim dosya büyüklüğü, buradaki internet olanakları
ile kolay kolay gönderilemeyecek boyutlara ulaşmakta. İyisi mi, ben burada
ara vereyim.
Sayfa 2 >
|