|
|
Güncelleme
tarihi : 10.02.2006
Yer : İstanbul
Gün : 118
Yapılan yol : 16,854km
Nairobi
Turafrika'nın ikinci bölümü 10 Ocak Salı sabahı Nairobi Jomo Kenyatta
Havaalanı'na Buket ve Alican'la birlikte inişimizle başladı. Arabamı otoparkında
bırakmış olduğum Fairview Hotel'e taksiyle ulaştıktan sonra, yol yorgunluğu
ve uykusuzluğumuzu, önce odada dinlenip, daha sonra da havuz başında yatarak
atmaya çalışıyoruz. Seyahat sırasında lüks otellerde konaklamaya alışkın
olmayan bendeniz de, fırsatı değerlendiriyorum doğrusu. Akşam yemeği için,
Kenya denilince bazılarımızın ilk aklına gelen Meryl Streep'in başrolünü
oynadığı "Benim Afrikam" (Out of Africa) filmine sahne olan
bir yerde, Karen Blixen'in kahve çiftliğinde bulunan Karen Blixen's Coffee
Garden Restaurant'dayız.
Karen Blixen, adı geçen filme kaynak olan aynı isimli kitabın yazarı Danimarkalı
Isak Dinesen'in gerçek adı. 1914 yılında evlendiği ve aynı zamanda kuzeni
olan Baron Bror von Blixen-Finecke ile Kenya'ya gelip bir kahve çiftliği
kuruyor. Ancak Baron'un kahve yetiştirmekten daha önemli işlerle meşgul
olması sonucu kaptığı frengi, Karen'in hayatının kalan kısmına yalnız
ve hastalıkla boğuşarak devam etmesine neden oluyor. 1. Dünya Savaşı sonrası
dünyada yaşanan kahve krizi nedeniyle bozulan işleri toparlayamayıp, çiftliğe
kilit vurduktan sonra Danimarka'ya dönen Karen, hayatına daha başarılı
olduğu bir konuda, edebiyat alanında faaliyet göstererek devam ediyor,
öldüğü 1962 yılına kadar. Kitaptan esinlenerek çevrilen Benim Afrikam
filmine de sahne olan Karen Blixen'in Kenya'daki yaşamını geçirdiği evi,
daha sonra Danimarka Hükümeti tarafından, müze haline getirilmek şartı
ile Kenya'ya armağan ediliyor. Bizim yemek yediğimiz restoran ise, kahve
çiftliği alanı içerisinde, Karen Blixen'in evinin yakınında yer alıyor.
Ertesi gün programına göre, Nairobi Ulusal Parkı'nda ilk "safari"mizi
yapacağız. Bu aslında biraz "oyuncak safari".
Safari, Kswahili (ya da Swahili) dilinde "uzun seyahat" anlamına
geliyor. Eskiden (19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başları) daha çok,
Ernest Hemingway, Theodore Roosvelt gibi ünlüler tarafından meşhur edilen
uzun süreli av gezileri için kullanılıyorsa da, son zamanlarda -neyse
ki- yanlızca turistler için ulusal parklar ya da koruma alanlarında gerçekleştirilen
"yaban hayatını izleme turları" için kullanılmakta.
Her ne kadar doğal ortam ve içerisindeki yabani hayvanlar gerçekse de;
hem alanın -safari yapılan diğer milli parklara oranla- çok küçük olması,
hem de sakinlerinin çoğunun -aslen- doğal mekanları olmaması nedeniyle,
burada yapılan safari pek safariden sayılmıyor. Ancak, 1988 yılındaki
ilk Kenya gezimiz sırasında Nairobi Milli Parkı'nda geçirdiğimiz o kısa
zamana rağmen, gördüğümüz yabani hayvan çeşidini -açıkçası- bu sefer gittiğimiz
tüm milli parklarda yaptığımız o uzun safarilerde bile göremedik. Bu nedenle,
kısa süreli Nairobi seyahati yapan -örneğin- iş adamları için rahatlıkla
"safari yaptım" dedirtebilecek nitelikte bir yer. Ama tabii
sabah erken başlamak kaydıyla... Eğer -bizim gibi- saat onda başlarsanız,
yalnızca -neredeyse- Nairobi sokaklarında bile görebileceğiniz ceylan,
impala, zebra ve zürafalarla, babun maymunu ve devekuşundan başka birşey
göremezsiniz. Aslan leopar, çita gibi vahşi yaratıklar ise çoktan avını
avlamış, karnını doyurmuş ve vahşi doğa özlemiyle yanıp tutuşan iki ayaklı
yaratıkların şerrinden uzakta, sesiz bir gölgelikte şekerlemelerini yapmaktadırlar.

Size, bunları "sokaklarda" bile görebileceğinizi
söylemiştim. (Photo by Alican ERIC)
Kenya'nın en eski ulusal parkı olan Nairobi Ulusal Parkı 1946 yılında
açılmış. 117km² bir alana sahip park, şehir merkezinden yalnızca 7km uzakta
bulunuyor. Özellikle yırtıcı nüfusunu koruyabilmek için başlatılan "vahşi
hayat korunması için kiralama programı" kapsamında, göçer hayvanların
göç yolları üzerinde yer alan çiftlik arazileri, Maasailer'den kiralanıyor.
Böylece, son yıllarda parktaki hayvan nüfusunun ciddi miktardaki düşüşünün
önüne geçilmiş. Ancak, kiralanan bu göç yolu bantlarında 2003 yılı Mayıs
ve Haziran aylarında, karınlarını Maasailer'in sürüleriyle doyurmaya kalkan
aslanlardan bazılarının mızraklarla vurularak öldürülmeleri, çözülmesi
gereken yeni sorunların doğmasına neden olmuş.

Nairobi Ulusal Parkı'nın meraklı sakinleri, babun
maymunları (Photo by Alican ERIC)
Bu arada size kısaca Maasailer'den bahsetmeliyim. Masailer olarak da anılan
Maasailer, genel olarak Kenya ve Kuzey Tanzanya'da yaşayan, Doğu Afrika'nın
en çok bilinen yarı-göçer kabilesidir. Genellikle ince, uzun vücut yapısına
sahip olan Maasailer'in, 15. yüzyıldan sonra Sudan'ın Nil havzasından
göçtüğü tahmin edilen kabile gruplarından oldukları tahmin edilmekte.
Savaşçı olarak bilinmelerine karşın, hayvancılıkla hayatlarını geçiren
Maasailer için hayvanları (büyük baş) çok önemli. Yağmur Tanrıları Ngai
tarafından dünyanın tüm sığırlarının kendilerine verildiğine inanan Maasailer,
tanrılarının kendilerine bahşettikleri bu emanetlerine sahip çıkmak için,
başka kabilelerle, kanlı katliamlarla sonuçlanan çatışmalara girebilmektedirler.
Moranlar (savaşçı genç erkekler) tarafından "kim en yükseğe sıçrar"
temalı danslarında, gruptaki her erkek diğerlerinden daha yükseğe sıçramaya
çalışarak sahip olduğu dayanıklılık ve çeviklik konusunda yeteneklerini
ispat etmeye uğraşır. Şimdilerde iyice azalan bir diğer "erkeklik"
gösterisi adeti de, evlenmek isteyen damat adaylarının geçmek zorunda
oldukları "aslan avlama" sınavı. Bir de Afrika'daki aslan nüfusunu
beyaz avcıların azalttığını söylerler. Bu kadar Maasai evlenebildiğine
göre, beyaz avcının bu konuda ne kadar masum olduğu meydanda.
11 Ocak Çarşamba akşamının programı ise The Norfolk'ta yemek. Kenya'nın
en eski ve meşhur oteli The Norfolk'un terasında bulunan Lord Delamere
Terrace Bar & Resaturant, Nairobi'deki yabancı misyonun buluşmak için
sıkça uğradıkları bir mekandır. 1988'den beri, barın konumu dışında fazla
bir değişiklik geçirmemiş olmakla birlikte, manzarası tümüyle farklı artık.
Daha doğrusu, manzarası kalmamış artık. Önceki ziyaretimizden hatırladığım
hafif meyilli bir çayırlıktan tırmanarak çıkılan The Norfolk'ta, şehrin
-az- gürültülü merkezini seyrederek keyifli bir yemek yenilebilirdi. Şimdi
ise çevresini saran beton bloklar ve önündeki işlek caddeden geçen arabaları
seyrederek yiyorsunuz yemeğinizi. Keyif mi? O size kalmış.
Fairview Hotel'de geçirdiğimiz son gecenin ertesi, Nairobi'de kalacağımız
ikinci mekanımıza, Safari Park Hotel'e taşınmak için otelden ayrılıyoruz.
Tebdil-i mekanın sebebi ne mi? Bir tur grubu ile Kenya'ya gelen ve o akşam
Kenya'daki son gecelerini Nairobi Safari Park Hotel'de geçirip ertesi
günü dönecek olan sevgili komşularımız Asiye ve Hayati çiftine hoş bir
sürpriz yapmak.
Gündüz, arabanın çekişindeki nazik eksilme ve egzost gazındaki keyfe keder
yağ dumanı için, oteldeki taksicilerin tavsiye ettiği Bush Rover isimli
atelyeye gidip durumu gösteriyorum. Atelyedeki Hint asıllı İngiliz söylediklerimi
dinledikten sonra motorun sesi ve egzost dumanını inceledi. Beni, paranoyak
bir delinin suratına bakan bir ifade ile süzdükten sonra -tedavime katkısı
olacağını düşünmüş olacak ki-, öğleden sonra supap ayarı için gelmemi
söyledi. Ben haklıydım tabii. İkinci silindir emme supabı ayarsızdı ve
onların hissetmediği çekiş ve duman problemi -az da olsa- çözüldü. Gerisi
yakıt kalitesinden kaynaklanıyor, buna karar verdim artık.
Nairobi'nin biraz dışındaki Safari Park Hotel'e gittiğimizde, dostlarımızın
da otele yerleşmiş olduklarını öğrendik. Kapılarını çaldığımızda bizleri
karşılarında görünce şaşırdılar tabii ve -umarız- sevindiler de... Akşam
programımız, -Buket'le yıllar sonra tekrar gitmek istediğimiz mekanların
sonuncusu olan- Carnivore.
Carnivore bir et lokantası. Ama öyle bildiğiniz et lokantalarından değil.
Aslında bizim meşhur "ocakbaşı"larımızı andırıyor. Yalnızca
boyutları biraz büyük bir "ocak" başı... Bu ocakta, kömür ateşinde
pişen etleri, pişirildikleri kocaman şişlerin üzerinde masaya getiren
garsonlar, istediğiniz kıvamdaki bölümünden istediğiniz miktarda eti kesip
tabağınıza bırakıyorlar. Peki bildiğiniz et lokantalarından farkı nedir?
Servis yapılan etlerin zebradan timsaha, ceylandan devekuşuna türlü çeşitli
yaban hayvanına ait olması. Kenya'ya düzenlenen safari turlarının çoğu,
Nairobi'deki bu restoranda yenilen akşam yemeği ile sona eriyor. Tabii,
kendi doğal ortamlarında yaşamlarını büyük bir merakla izlediğiniz hayvanların,
son olarak da tadına bakmak biraz çelişki ama...
Naivasha Gölü
13 Ocak'ta, Büyük Yarık Vadisi'nin (Great Rift Valley) -tekrar- içine
dalmak üzere Naivasha Gölü'ne doğru yola çıkıyoruz. Naivasha, Maa dilinde
(Maasailer'in kendilerini özgü dili) "hırçın su" anlamına geliyor.
Aniden çıkan fırtınalarından dolayı konulmuş bu isim. Bir zamanlar, İngiltere
ile Güney Afrika arasında çalışan Imperial Havayollarına ait deniz uçaklarının,
Nairobi ve Kisumu yolcuları ve postası için indiği durak noktası imiş.
Gölün güneyini dolaşan Moi South Lake Yolu'ndan doğru dolaşarak Hell's
Gate Ulusal Parkı'na ulaşabiliyorsunuz. İsminin nereden geldiğini bilemiyorum
ama, öyle cehennemi hatırlatacak bir yapısı yok. 68km² büyüklüğündeki
parktaki jeotermal kaynaklardan borularla taşınan yüksek basınçlı su buharından,
yine park içerisindeki Olkaria Jeotermal Elektrik Santralı vasıtasıyla
elektrik enerjisi elde ediliyor ve Kenya'nın elektrik enerjisi ihtiyacının
%15'i bu santraldan sağlanıyor.
Nairobi-Naivasha yolunda bir pazar yeri (Photo
by Alican ERIC)
Akşam Naivasha Gölü kıyısında bir otelde kalıyoruz. Bungalovlardan oluşan
otelin göle kadar uzanan geniş bir arazisi var. Her ne kadar resepsiyondaki
kız bizden başka kalanlar olduğunu söylese de, biz ve çalışanlardan başka
kimseyi göremiyoruz çevrede. Zaten dört ya da beş bungalov var. Akşam
yemek siparişlerini daha odamıza yerleşirken alıyorlar. Fazla bir seçenek
yok zaten. Kuş gribine rağmen -"bize birşey olmaz abi" diyerek-
tavuk ve salata istiyoruz. Yemek saati olarak 19:00 kararlaştırılıyor.
Gerçekten açız ve saat 19:00'da restoran(!)da olduğumuzda yemeğimizin
de hazır olacağını bilmek bizi rahatlatıyor. Ama öyle olmuyor maalesef.
Biz saat 19:00'da restoran(!)da hazır oluyoruz ama, tavuklar -herhalde
hızlı koşuyorlardı ki- ancak bir saat sonra hazır olabildiler. Yabani
yaşamın zor koşulları bizi yormuş. Erkenden uyuyoruz.
Ertesi günü, Naivasha Gölü'nde motorla hipopotamları görmeye gideceğiz.
Sabah dokuzda hareket ediyoruz. Hipopotamlar ailecek yaşıyorlar, gölün
sığlıklarındaki "kendi sulaklarında". Bir baba ve birçok anneden
oluşan ailenin ebeveyn kadrosu, çocukları ile gündüzün gölün içerisinde,
gece de kıyıdaki otluklardalar. Yiyecek ihtiyaçlarını akşamları göl kıyısındaki
"kendi bölgelerinde" bulunan otları yiyerek sağlayan hipopotamların
-beklenenin aksine- ciltleri çok hassas. Bu nedenle, ciltlerini güneşten
koruyabilmek için gündüzlerini sürekli suda geçiriyorlar. Yine de vücutları,
suyun yüzeyinde kalan kafa ve sırt kısımlarının güneşten korunabilmesini
sağlayan kırmızı bir sıvı salgılıyor. O cüsselerine rağmen iyi yüzücü
olan ve tek bir nefesle 10 dakika kadar suyun altında kalabilen hipolar
(İngilizce'de böyle kısaltıldığı için, kolay olsun diye ben de böyle kısaltıyorum)
daha doğar doğmaz yüzmeye başlıyorlar. Çünkü, anneleri suda doğum yapıyor.
Ailede birden fazla erkeğe müsaade edilmiyor. Bu nedenle, doğan erkek
evlatlar kaderlerine terkediliyor. Kendi imkanları ile hayatta kalmayı
başarabilen erkekler ancak, gözüne kestirdikleri bir ailenin reisi olan
erkeği alt ederse aile sahibi olabiliyor. Yenilen eski reis ise, kaderine
razı, kendisine hayatının kalan kısmını yalnız geçirebileceği ücra bir
köşe arıyor. Aslında son derece munis bir hayvan olan hipolar, kendi yaşam
alanlarına yapılan tecavüzlere tahammül edemiyorlar. Yanlışlıkla otlağına
ya da sulağına giren bir kişinin, bu tecavüzü hazmedemeyen aile reisi
hipo tarafından cezalandırılması sonucu kurtulma ümidi pek fazla olamıyor.
Bizi gezdiren rehber, bu yüzden her yıl Naivasha Gölü'nde yaya(!) olarak
avlanan balıkçılardan ciddi sayıda ölümlerin olduğunu söyledi.
Nakuru Gölü Ulusal Parkı
Tekne gezisinden sonra hedef Nakuru Gölü Ulusal Parkı. Naivasha'dan Nakuru
Gölü'ne gitmek için toprak ve bozuk olan güney yolunu takip edebileceğiniz
gibi, geriye dönüp -akıllı insanlar gibi- Nairobi-Nakuru asfaltına da
çıkabilirsiniz.
Flamingoların yurdu Nakuru Gölü'nü içinde barındıran ulusal parkta, önceden
rezervasyon yaptırmadan ilk kez bir safari lodge'da kalmayı deneyeceğiz.
Ulusal parkın benim GPS'imde görünen tek ve en zor ulaşılan kapısına varabildiğimizde
hava yavaş yavaş akşamın hazırlıklarına başlamıştı. Ama ulaştığımız bu
kapıdan bilet alınması mümkün olamadığı ve bizim içerideki her iki lodge'da
da rezervasyonumuz olmadığı için -aslen- ana kapıya gitmemiz ve bileti
oradan almamız gerekiyordu. Ama oradaki görevli halimize acıyıp, bize
özel bir geçici izin çıkardı ve içeri girebildik.
Nakuru Gölü flamingoların önemli yaşam alanlarından
(Photo by Alican ERIC)
Sakın ola ki, bir ulusal parkta bulunan bu konak yerlerine önceden rezervasyon
yaptırmadan -hatta tercihan bir acente aracılığıyla rezervasyon yaptırmadan-
gitmeyin. Yoksa fena sövüşleniyorsunuz. Hoş rezervasyonlu da gitseniz
-biraz daha az- sövüşleniyorsunuz ama... Biz böyle elimizi kolumuzu sallayarak
resepsiyona "Merhaba! Yeriniz var mı acaba?" diye gidince görevlinin
şaşkınlıktan bir süre nutku tutuldu. Daha sonra oda fiyatını söylediğinde
de benimki, tabii...

...ve bufaloların (Photo by Alican ERIC)
Otele yerleştikten sonra ana kapıya gidip hemen biletlerimizi alıyoruz.
Ulusal parkların içerisinde biletsiz olarak ya da zamanı dolmuş biletle
dolaşmanın ağır cezaları var. Bunun denetiminin de -özellikle Nakuru Gölü
gibi kontrolu kolay yerlerde- yapılıyor olduğuna ertesi gün şahit olduk,
nitekim. Fakat, onbinlerce (belki yüzbinlerce) flamingodan oluşan bir
halıyla kaplı göl mazarasını seyretmek de herşeyi unutturuyor gerçekten.
Yılın belli zamanlarında göldeki flamingo nüfusu 1.5 milyonu bulabiliyormuş.

...ve siyah gergedanların (Photo by Alican ERIC)
Her ne kadar leopar ve aslan da görülebildiği söylense de, biz o kadar
şanslı değildik. Ancak, Nakuru'da ilk kez beyaz gergedan görme imkanımız
oldu, bu parkta beyaz gergedan nüfusu rehabilitasyonu programı uygulanıyor
olması sebebiyle. Tabii yine bol miktarda gördüğümüz zürafa, zebra, bufalo,
babun maymunu ve diğer "çok bulunanlar"ı saymıyorum.
...ve zürafaların (Photo by Alican ERIC)
Maasai Mara Ulusal Parkı
Nakuru'dan sonraki Kenya'daki son ulusal parkımız, meşhur Maasai Mara
(ya da Masai Mara). Kenya'ya safari yapmak uzere gidip de Maasai Mara'yı
programına almayanı ayıplarlar. Kenya'nın güney-batısında Tanzanya sınırında
yer alan Maasai Mara Ulusal Parkı'nın, sınırın öte tarafındaki devamı
ise Serengeti'dir. Daha doğrusu, Maasai Mara Serengeti Ulusal Parkı'nın
devamı olarak kabul edilir. Özellikle Haziran (güneyden kuzeye) ve Ekim'deki
gnu (bir antilop türü) göçü ile meşhur olan Maasai Mara, bu göç sırasında
Mara ve Talek Nehirleri'ni geçmeye çalışırken bazı talihsiz gnuların aslan
va leoparlara yem oluşları sahneleriyle tanınır. Kenya'nın en büyük ulusal
parkı olma ünvanının yanı sıra, başta Büyük Beşler (fil, gergedan, aslan,
leopar ve bufalodan oluşan "avlanması en zor ve tehlikeli" beşli
grubun, "gözüpek avcılar" arasındaki lakabı) olmak üzere çok
çeşitli hayvan nüfusunu içinde barındırması özelliği nedeni ile turist
grupları için çok cazip bir mekan. Bu nedenle de birçok safari lodge'a
(konaklama yeri) mekan olmuş. 320km² gibi hatırı sayılır büyüklüğüne rağmen,
özellikle Şubat-Mart ayından itibaren başlayan "yüksek sezon"da
gelen turist sayısının çokluğu, parkı bir "yol geçen hanı"na
dönüştürmüş. Turistlere safari yaptırmak amacı ile, tavanı yükselerek
aynı zamanda bir gölgelik işlevi gören özel üretilmiş araçlar, park sahası
içerisinde -özellikle aslan, çita, leopar gibi- az rastlanabilen hayvanları
bulmak ve müşterilerine gösterebilmek için dört dönüyorlar. İçlerinden
birisi, avlanmakta olan ya da yakaladığı avını afiyetle yiyen bir yırtıcı
bulduğu an hemen en uygun görüş açısını sağlayabileceği noktaya aracını
parkedip, içindeki ziyaretçilerin bu keyifli manzarayı doya doya seyretmeleri
ve bol bol fotoğraf ve video çekmelerine yardımcı oluyor. Onun bu keşfini
farkeden diğer araç sürücüleri de derhal olay mahalline intikal edip,
kendi turistlerinin diğerlerine göre daha iyi konuşlanmasını sağlamak
için başka bir yönden yaklaşıyor. Bir süre sonra oluşan manzara şöyle:
Ortada birkaç aslan, yakaladıkları antilobu kemal-i afiyetle yemekte ve
etrafına bir çember şeklinde dizilmiş birsürü minibüs dolusu turist de
bu tarihi anı tespit etmek amacıyla birbirlerinin üzerinden sarkarak en
uygun çekim pozisyonunu yakalamaya uğraşmakta. Bu durum, özellikle avlanma
zamanları turist gezdirme saatlerine denk gelen leopar ve çitaların keyfini
kaçırmış olmalı ki, son zamanlarda Maasai Mara'daki leopar ve çita nüfusunda
hissedilir bir azalma olduğu gözleniyormuş. Çoğunun, kendilerine daha
rahat avlanabilmek amacıyla yeni yerler bulmak sevdasına kapılıp parkı
terkettikleri ve gittikleri yerlerde de tek başlarına fazla yaşama şansı
bulamadıkları için ölüp gittikleri söyleniyor. Bunun, avlanmak amacıyla
safari yapmaktan ne farkı kaldı? Her ikisi de hayvan nüfusunun azalmasına
sebep olmuyor mu sonuçta?
(Photo by Alican ERIC)
(Photo by Alican ERIC)

Maasai Mara'dan hayvan manzaraları... Diğerlerini
biliorsunuz ama, sonuncusu "siyah sırtlı çakal"
(Photo by Alican ERIC)
Maasai
Mara'da geçirdiğimiz iki gecenin ardından, Kenya'yı tamamlamak ve Uganda'ya
geçmek üzere, 17 Ocak Salı günü Kenya'daki son durağımız olan Kisumu'ya
doğru yola çıkıyoruz.
Kisumu'ya yaklaşırken ve şehrin içerisinde, dikkatimizi çekecek kadar
çok sayıda bisiklet görüyoruz. Daha önce alışık olmadığımız kadar çok
olan bisikletlerin (aslen Kenya'nın her tarafında bisiklet çok ama, burada
daha ciddi bir enflasyon başgösteriyor) arkalarında minderler var ve genellikle
ikinci bir kişi bu minderde oturarak seyahat ediyor. Önce pek bir anlam
veremiyoruz ama sonradan Buket'le Alican bu bisikletlerin "taksi
bisiklet" olabileceğini söylüyorlar. Gerçekten de öyleymiş, burada
taksi bisikletler var. Şehirde, her köşebaşında bekleyen birkaç bisikletli
yanlarından geçerken size "Taksi lazım mı abi!" diye sesleniyor.
Bu "taksi bisiklet"leri daha sonra Uganda sınırına kadar, hatta
sınırı geçtikten sonra da yoğun olarak göreceğiz. Yerel ismi boda-boda
bunların. Aslında İngilizce "border-to-border" ("sınırdan
sınıra") deyiminden geliyor ama, bura İngilizcesiyle söylenince "boda-boda"ya
dönüşmüş.
Kisumu, Afrika'nın en büyük, dünyanın ise ikinci en büyük doğal gölü olan
Victoria Gölü kıyısında kurulmuş olan bir şehir. Nairobi ve Mombasa şehirlerinden
sonra üçüncülük konusunda Nakuru ile yarışan Kisumu'nun, kurulduğu 1900'lerin
başlarında adı Port Florence olarak geçiyor. Bu ismin nereden geldiğini,
anlatacağım Doğu Afrika Demiryolu Hattı inşaatının hikayesinden öğreneceksiniz.
Efendim! 1800 sonlarında İngiltere, Almanya ve Fransa, Doğu Afrika'yı
aralarında paylaşmak için anlaşırlar. Buna göre; Almanya o zamanki Tanganika'yı
(şimdiki Tanzanya), İngilizler Kenya ve Uganda'yı, Fransızlar ise Madagaskar'ı
kontrolları altına alırlar. Bu paylaşımın gerçekleşmesi ardından, buralarda
önceden beri ticari faaliyetlerde bulunan İngiliz işadamaları, Uganda'nın
ticari açıdan gelişmesini sağlamak amacıyla bir demiryolu hattının inşa
edilmesinin şart olduğu konusunda hükümete baskı yapmaya başlarlar. Başta
gönülsüz davranan hükümet, daha sonra bir fizibilite çalışması yaptırır
ve 1895 yılında demiryolu inşaatının başlamasına karar verilir. Aynı zamanda,
bölgedeki İngiliz yatırımlarının korunması amacıyla Britanya Doğu Afrika
Himaye Birliği (Protectorate) oluşturulur. Yabancı bir ülkede, bilinmeyen
bir yere ulaşmak üzere, öngörülemeyen bir bütçeyle yapılacak böyle bir
demiryoluna muhalefetten gelen sert tepkilere rağmen, baş mühendis George
Whitehouse süpervizörlüğünde 1896 yılında inşaat başlar.
Yerli halktan çalıştırılmak üzere eleman teminindeki güçlük sonucu, Hindistan'dan
vasıfsız işçi getirilerek inşaat sürdürülür. 1899'da demiryolu Nyrobi
isimli bir Maasai sulağına ulaştığında, burada ilk uç şantiyesi oluşturulur.
Bu şantiye, daha sonra yönetim merkezi ve ardından da bugünkü başkent
olacaktır.
Sonunda, 20 Aralık 1901 tarihinde, yani başlandığından 5 yıl 4 ay sonra,
demiryolu, ülkenin batısındaki Viktorya Gölü kıyısına ulaşır. İnşaat,
İngilizler'e üç milyon İngiliz Sterlini'nden fazlaya, çalışan Hintli işçilerden
de binlercesinin hayatına malolmuştur. Ulaştığı noktaya, baş mühendisin
eşi Florence Preston'ın adına ithafen Port Florence denilir. Daha sonra
bu isim Kisumu olarak değiştirilecektir. Demiryolu inşaatında çalışan
Hintli işçilerin büyük kısmı da sonraları, İngilizler'le -yerli halka
nazaran- daha uzun yıllara dayalı geçmişleri ve ticarette -yine yerli
halka nazaran- tecrübeli olma avantajlarını kullanarak, Kenya ve Uganda'da
ticari faaliyetlere başlarlar. Sonuçta, gerek Kenya'da, gerekse Uganda'da
bugün ticaretin önemli kısmını elinde tutan kişiler oldukları gibi, en
zengin iş adamları listelerinde de üst sıralarında hep onlar yer alır.
Kisumu'da daha önce bahsetmiş olduğum o lüks villaların büyük çoğunluğu
Hintli işadamlarına aittir.
18 Ocak Çarşamba günü, Kenya'dan Uganda'ya geçmek üzere yola çıkacağız.
Otelden ayrıldıktan sonra Buket birkaç hediyelik eşya alıyor. Daha sonra
bir marketten, arabanın buzdolabında eksilen içecekleri ve yolda atıştırmak
üzere yiyecekleri tedarik ediyoruz. Hedefimiz, Uganda'ya geçeceğimiz sınır
kapısı olan Busia kasabası. Aslında Kenya'dan Uganda'ya geçiş için ana
sınır kapısı Malaba'dadır. Ancak ben, tali bir yol üzerinde bulunan Busia'nın
daha tenha ve bu nedenle geçişimizin daha rahat olacağını düşünüyorum.
Yaklaşık 3.5 saatlik rahat bir yolculuktan sonra Busia'ya varıyoruz. Vardığımız
anda da muameleciler başımıza üşüşüyor. Hatırıma, seyahate ilk başladığımda,
Cilvegözü Sınır Kapısı'ndan çıkarkenki muameleci akını geldi.
Çoğunu püskürtüyorum ama, bir tanesi var ki, peşimi bırakmak niyetinde
değil. Hiçbir şansı olmadığını, herşeyi kendi başıma yapmak niyetinde
olduğumu ve benim isteğim dışı yönlendirmeleri karşılığında benden tek
kuruş (cent) alamayacağını söylememe karşın yapışık kardeşler gibi dolaşıyoruz.
Gümrük işlemleri ve pasaport kontrolları bittiğinde iyi dost olmuş, artık
Kenya'nın halinin ne olacağı konusunda sohbetlere başlamıştık. Yine de
başta söylediklerimden taviz vermedim ama, ona benden sonra bu rotayı
takip edecek kişilerden sebeplenme şansı vermek için fotoğrafını ve kontakt
bilgilerini yayımlama sözü verdim. Maalesef, fotoğraf -Entebbe'de giden
diğerleri ile birlikte- yok oldu ama, adı ve mobil telefonu aşağıda. Olur
da, izleyicilerden birisi ileride bu sınırdan geçerse, ufak bir ücret
karşılığı yardımı dokunabilir. Teşekkürler Victor!
Victor Opio Mungayo
GSM : +254 722 372119
Kenya anıları, uzun süreli bir aradan sonra ancak tamamlandı. Gecikmenin
ve fotoğrafların kaynağının yabancı olmasının (aslında yabancı sayılmaz,
oğlumdan) sebebi, Uganda'nın ilk sayfasında açıklanmıştı. Aynı sebepten
ötürü, yine Uganda'nın ilk sayfasında bir ricam olmuştu, sayfayı izleyenlerin
-boş da olsa- mesaj göndermeleri konusunda... O kadar az geri dönüş oldu
ki, açıkçası hayal kırıklığına uğradım. E, bu kadar gecikince herkes de
sıkılıp sayfayı izlemekten vaz geçti, haklı olarak. Yine de umutluyum
ama.
Bu arada, -gönderen- dostlardan gelen destekleyici ve beni -yaşadığım
ikinci hırsızlık olayına karşın- yoluma devam etmek konusunda yüreklendiren
mesajlar için teşekkürler.
<
Sayfa 1
|