KENYA Sayfa 2 >
1


ncelleme tarihi : 16.01.2006
Yer : Masai Mara Ulusal Parkı/Kenya
Gün : 93
Yapılan yol : 14,172km

Kenya anılarına başlamakta geciktiğimin farkındayım. İstanbul'da, Nairobi'den uçana kadarki tüm yazılarımı tamamlamak ve artık daha sık güncellemeler yapmak gibi bir hayal içindeydim. Önce ailem, sonra da dostlarla özlem giderme ve beni bekleyen ufak-tefek işlerle uğraşmaktan, tüm bu söylediklerimi başaramadım, açıkçası. Etiyopya güncellemesini, son kontrolleri ve fotoğraf düzenlemesini tamamlayıp, ancak dönüşten bir gün önce, yani 8 Ocak'ta gönderebildim. Kenya'nın, İstanbul'a dönüşten önceki "nefes kesen" ilk kısmı ise - gördüğünüz (ya da okuduğunuz) gibi- ancak bugüne kaldı.

Fakat, Kenya'ya başlamadan önce, Etiyopya'nın son güncellemesinde yapmış olduğum bir yanlışı düzeltmek istiyorum. Maalesef doğru dürüst araştırma yapmadan Bob Marley'in Sashemene/Etiyopya ile ilişkisini "tahmini" ya da kulaktan dolma bilgilere dayandırarak, Sashemene'in Bob Marley'in vaftiz edildiği yer olduğunu tahmin ettiğimi söylemiştim. Halbuki, hikaye şöyle: O zamanki İmparator Haile Selasie, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Batı Hint Adaları'nda yaşayan Afrika kökenlilerin, doğdukları kıtaya geri dönebilmeleri için Sashemene'de ikamet etme olanağı tanıyor. Bu imkandan yararlanmak isteyen birçok Afrika kökenli Jamaika'lı ve diğer Batı Hint Adası vatandaşı Sashemene'e yerleşiyor. Ölümünden sonra, 2005 yılında da Bob Marley'in naaşının mevcut mezarından alınıp Sashemene'e gömülmesi konusu ortaya atılıyor. Eşi Rita, Bob Marley'in esas vatanının Etiyopya olduğunu söylüyor. Hatta Marley'in 60. doğum günü, Şubat 2005'te, Sashemene'de bir ay süren törenlerle anılıyor. Dolayısıyla, Bob Marley'in Sashemene'le ilgisinin ve Sashemene'de yüzlerce Bob Marley'in bulunmasının (belki de onların çoğu, daha önce oraya yerleşen Jamaikalılar'ın çocukları/torunları) sebebi bu hikayeye dayanıyor. Yaptığım hatadan dolayı özür dilerim.

Şimdi geçelim "nefes kesen" Kenya macerasına:

Kenya
Sınırın öbür tarafı da Moyale, ama Etiyopya değil. Güler yüzlü Kenya polisi ve sınır görevlileri ile keyifli muhabbet içinde Moyale'nin Kenya tarafına giriyorum. Moyale, Sınır çizgisiyle ikiye bölünmüş bir kent. Kentin her iki tarafı da birbirine benzemekle beraber, Kenya tarafında canlılığın daha fazla olduğu hemen hissediliyor.

Moyale-Marsabit yolu: Gezginlerin korkulu rüyası
Moyale ile, 250km güneydeki Marsabit arasındaki yol, gezginlerin Doğu Afrika yol güzergahı üzerinde en çok korktukları bölgedir. Bu bölge göçebe Boran kabilesi gibi hayvancılıkla geçimlerini sağlayan halkın yanı sıra, Somali çetelerinin de cirit attığı bir yer. Ve bu çeteler, özellikle kıymetli yükü olan (bunların içerisinde küçük ve büyük baş hayvan taşıyanlar da dahil) kamyonların yolunu keserek soymaları ile meşhurdur. Bu bölgedeki kabileler arasındaki, özellikle sürü hırsızlığı iddialarından kaynaklanan kan davaları da, katliam derecesine varan saldırılarla dünya kamuoyunun gündemini zaman zaman işgal etmekte. En son, ben yola çıkmadan bir-iki hafta önce Marsabit yakınlarındaki bir köyde meydana gelen böyle bir katliamda -yanılmıyorsam- 57 kişi hayatını kaybetmişti.

Neyse! Bu nedenlerden ötürü, bu güzergah Afrika gezginlerinin korkulu rüyasıdır işte. Göz korkutuyor olmasının diğer bir nedeni ise, yol kalitesi. Daha önceki -Sudan'ın ilk güncellemesi- yazılarımda bahsi geçen Wadi Halfa-Dongola yolu gibi burası da, hem çok taşlı, hem de derin ve uzun hatveli ondüleli/kıvrımlı (İngilizce'de corrugated olarak geçen) yüzey yapısı ile araçları ve içindekileri "doğduklarına pişman edecek" derecede kırıcı bir yol.

Hakkında birçok "eşkıya efsanesi" yazılmış bu yola "güvenlik" gerekçesiyle yalnız araç bırakılmıyor. Her sabah 10:00 civarında Moyale'den, askeri eskortların gözetiminde yola çıkabiliyorsunuz ancak. Yalnız, böyle bir konvoyda bulunmanın ne kadar güvenli olduğu tartışılır bence. Çünkü, son zamanlardaki soygun amaçlı saldırılar konvoylara yapılmış. Bence, eşkıyalar, yolda tek tek gelecek araçları beklemek yerine, topluca gelen konvoyları tercih ediyorlar. Böylece "sürümden (de) kazanmış" oluyorlar. Hem onların ilgisini çeken, kolay paraya çevirebilecekleri mallar. Sanırım, bir gezginin fotoğraf makinesi ya da bilgisayarını satarak fazla bir kazanç elde etmelerinin pek mümkün olamayacağının onlar da farkında. Bunları düşünüyor olduğumdan, konvoya katılmadan yola çıkmayı denemek istedim. Saat 09:30 civarında Moyale çıkışında askerler tarafından durduruldum. Yalnız başıma yola devam etmeme müsaade etmeyeceklerini söylediler. Arabadan inip etrafıma bakınırken yanıma genç ve rütbesiz bir asker yanaştı. Yaklaşık 100km uzaktaki bir köy karakolunda görevli olduğun ve götürüp-götüremeyeceğimi sordu. "Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz" (böyleydi galiba, değil mi?). Derhal Paşa'yı arabaya buyur ettim ve kapıdaki görevliye, yanımda artık "koruma" olduğunu ve bu şartlarda beni azat edeceklerini umduğumu söyledim. Kabul ettiler! Ama hiçbir şekilde yolda durmamamız ve kesinlikle hızlı gitmemiz gerektiği konusunda uyararak. Ve biz yola çıktık. Yaklaşık 2-3km asfalt yoldan sonra meşhur toprak yola "düştük". Yolun durumu, ya 15km'nin altında bir hızla yavaş, ya da 75km'nin üstünde hızlı bir seyire müsaade edebilecek nitelikte. Bunun arasında bir hızla ancak arabanızın ve vücudunuzun eklemleri sökülür. Wadi Halfa-Dongola yolundan farklı olarak, burada kaçabileceğiniz bir çöl yok. Yolun her iki tarafı 2.5-3m derinliğinde şarampol. Ya da, bir başka deyişle, yol mevcut zeminden 2.5-3m yükseltilmiş. Başladık 80km ile gitmeye, ya da "uçmaya". Çünkü, bu süratte o ondüle kıvrımların üzerinden "sekerek" ilerliyorsunuz. Bu da son derece tehlikeli; arada ortaya çıkabilecek bir taş ya da ufak bir çukur, sizin farklı bir yöne doğru "sekmenize" neden oluyor ve çok kolayca direksiyon hakimiyetini kaybedebiliyorsunuz. Buna engel olmak için de gözünüzü sürekli yolda tutmak ve ellerinizle direksiyon simidini sıkıca kavrayıp, kollarınızı kuvvetle kasmak zorundasınız. En ufak bir sıçramada ayağınızı gazdan çekip, aracı yoluna oturtmak için minik direksiyon hareketleri ile ve temkinli bir şekilde müdahale etmeniz gerekiyor. Neyse, bu şekilde devam ediyor, bir yandan da yanımdaki askerle muhabbet ediyoruz. Allah'tan, hoş sohbet birisi de, yolun zorluğunu bir parça unutuyorum. Ama, hızımızın emniyetli limiti fazlasıyla zorluyor olduğunun da farkındaydım.

Yaklaşık 70-80km sonra arabanın -sanırım- sol arka tekerleğinin ufak bir çukura düştüğünü ve sola doğru sekmeye başladığımızı hissettim. Derhal yukarıdaki söylediklerimi uyguladım ama, düzeltme işlemi gereğinden biraz fazla olmuş olmalı ki, arabanın arkası bu sefer de sağa doğru kaymaya başladı. Sağdaki şarampol yamacına çok yakındık. Aracı toparlamak için direksiyonu hafifçe sağa çevirdim. Önce sağ arka tekerlek, daha sonra da öndeki yamaca indi. Sağa doğru tehlikeli biçimde yatıyor olduğumuzu fark ettiğimde artık yola geri dönmemiz imkansızdı. Bu şekilde devam edersek de sağa doğru devrilip takla atacaktık. Yapacağım harekete cevap vereceği umuduyla direksiyonu tam sağa kırdım. Neyse ki, istediğim oldu ve araba bir anda burnunu sağa, diklemesine şarampola çevirdi. Biz o derin çukurluğa "kafadan uçtuk". Önce ön tekerlek vurdu yere, arkasından şahlanıp arka tekerlekleri vurduk. Sonunda dört ayağı da yere basmıştı. Zemin düzgündü, "gerginliğini atması" için biraz kendi haline bıraktım. 5-10m gittikten sonra durdurup aşağı indim. Önce kaba bir kontrol, arkasından detaylar... Görebildiğim tek hasar, daha önce Wadi Halfa-Dongola arasında başıma gelen rot eğikliği. Yaklaşık aynı miktarda eğilmişti ve yürümeye engel olacak bir sorun oluşturmuyordu. Sorun yanımdaki askerdeydi; beti benzi atmış sürekli dua ediyordu. Onu sakinleştirdikten sonra uygun bir noktadan arabayı yukarıya çıkardım ve tekrar yola koyulduk. İneceği yere varana kadar fazla konuşmadık, çok korkmuştu. İnerken, artık tehlikeli bölgeyi geçtiğimizi ve fazla hızlı gitmeme gerek olmadığını söyledi. Söyledi de, yavaş gidilemiyor ki lanet yolda.


Uçsuz bucaksız Marsabit yolu


Marsabit yolunda su içmeye götürülen deve sürüsü


Marsabit
Marsabit'e vardığımda saat 15:30'du. 6 saatte 250km, üstelik arada bir de ufak "kazamız" var. Hiç fena sayılmaz. Ama ben de tüm enerjimi tüketmiş vaziyetteyim. Son bir gayretle bankaya, para bozdurmaya gittim. Kapıdaki görevli utana-sıkıla bankanın saat 15:00'te kapandığını söyledi. Doğru, kitapta da okumuştum. Tam arabaya binerken takım elbiseli, uzun boylu gençten bir adam uzaktan bana doğru seslenerek geldi. İsteğimi sordu: "Dolar bozduracaktım" dedim. Güler yüzle elimi sıkıp içeri davet etti. Şube müdürüymüş. İçeride "mesai" yapan Maasai'lerden (bu da benim kalan son enerjimle yapabildiğim bir espri) banka çalışanlarından bir kaçına benimle ilgilenmeleri talimatını verdikten sonra bana veda edip ayrıldı. Etkileyici doğrusu!

Para bozdurma işleminden sonra, Marsabit'e girerken gözüme kestirdiğim Jey Jey Hotel'e gittim. Son kalan odayı tutup (resepsiyondaki çocuk öyle dedi, artık bir pazarlama usulü mü, bilemiyorum) çantamı odaya koyduktan sonra badireli günün gerginliğini atmak amacıyla soğuk bir bira içmek için avludaki "café"ye indim. Ufak bir sorun var; otelin sahibi Mr. J.J. (Jey Jey adı da buradan geliyor) Müslüman olduğu için bira satılmıyor. Bu arada, resepsiyondaki çocuğun bahsettiği "kazazede" Belçikalılar da gelmişti. Çok genç bir çift. Geçirdikleri kazanın şokunu hala atamadıkları belli. Hatta kızın yüzünde, kazadan arda kalan sırt ağrılarının ızdırabı belli oluyor. Bana kazalarını anlattılar; aynı benimki gibi. Tek farkla: Onlar direksiyonu sağa kırmayı akıl edememişler ve beş takla atmışlar. "Size" dedim "barda bira ısmarlayayım. Hem de sohbet ederiz. Biraz moraliniz düzelir". Kızcağız, ağrıları nedeniyle yatması gerektiğini söyledi. Oğlanla birlikte önce arabasını görmeye gittik, Marsabit'teki bir kaportacıda. Daha doğrusu "oto tamircisi"nde; öyle, her türlü tamirat işlerinin yapıldığı bir yer. Motorundan elektriğine, kaportasından boyasına kadar... Araba 1980 sonları modelde bir Toyota Land Cruiser 80 serisi ve hurdaya dönmüş. Belki (dediklerine göre) şase, motor ve yürür aksamda bir şey yok ama, karoserisi tümüyle hasarlı. Masabit'te (bu arada, Marsabit küçük bir kent) yapılacak bir tamiratla yürür hale gelecek bir durumu yok bence. Adamlar 15 günde halledebileceklerini söylemişler. Ben, dedikleri gerçek bile olsa, açıkçası öyle bir araçla Marsabit'ten dışarıya çıkmaya cesaret edemem, bırakın Cape Town'a gitmeyi... Ancak, zaten moralleri bozuk, fazla bir şey söylemek istemedim. Arabanın durumu, geçirdiğim kazayı ne kadar ucuz atlattığımı bir kez daha hatırlattı bana.


Jey Jey Tesisleri. Üst katta gördüğünüz ipler çamaşır için. Alt kattaki avlu/café ise "alkolsüz"

Ertesi gün, yolun İsiolo'ya kadar kalan zor ama tehlikesiz 250km'sine başlamadan, ilk milli park ziyaretimi Marsabit Milli Parkı'na yapmaya karar verdim. Marsabit, içinde milli parkı da barındıran bir dağın yamacında kurulmuş ufak bir kent. Dağın tepesinde bulunan üç krater gölü, zamanında aktif bir yanardağı olduğunun işareti. Çevresi kurak topraklarla çevrili olan Marsabit, kesif bir orman örtüsüyle kaplı milli parkı ile, çölün ortasında bir vaha sanki.

Yaklaşık1,500km² büyüklüğündeki milli park, fazla zengin olmayan, ama huzur içinde hayatlarını sürdüren hayvan nüfusuna sahip. Fil, bufalo, leopar, babun bunlardan bazıları.
Sabah 07:30'da milli parkın kapısından girip off-road'cular için keyif vereci bir güzergahı izleyerek ilk krater gölüne, Gof Sokorte Dika'ya vardım. Manzara olağan üstü; hayatımda ilk kez doğal ortamında filleri görüyorum. Kalabalık bir aile krater gölüne çocuklarıyla birlikte ziyarete gelmişler. Milli parkta bulunan ve krater gölüne hakim bir yamaçta kurulmuş safari lodge'a, hem birkaç gündür kontrol etmediğim e-postalarımı indirmek, hem de bir kahve içmek için giriyorum.


Sabah temizlikleri için fil ailesi gölü ziyaret ediyor. Marsabit Milli Parkı

Safari lodge, Afrika'nın bu bölgelerine özgü ve vahşi hayvan yaşamını gözlemek üzere düzenlenen geziler için kullanılan Kswahili'ce ("Svahili" okunur) -"seyahat" anlamına gelen- "safari" kelimesi ile, İngilizce -"kısa süreli konaklama/konak yeri" anlamında- "lodge" kelimelerinden türemiş bir deyim. Afrika'nın vahşi yaşamını görmek üzere medeni yurtlarından kalkıp gelen "maceracı" turistlere; kendilerini, siyah Afrikalılar tarafından hizmet edilen 20. yüzyılın başlarındaki koloniyel Afrika yaşamında hissettirecek ortamı sağlayan bu "konak"lar, barındıkları ülkeler için de önemli bir gelir kaynağı. Günümüzde, Türkiye'de de popüler hale gelen "Safari Turları"nın yaygınlaşması ile sayıları gün geçtikçe artan bu "konak"lar, bir turizm acentesi vasıtasıyla gelinmediği taktirde yolacakları konukları için, -bulundukları ortama uygun- pusudaki bir kaplan gibi beklerler. Zaman zaman liste fiyatları USD700.00-800.00'lara kadar fırlayan bu "konak"larda gecelemek bir ayrıcalık olduğu kadar, vahşi yaşamı izlemenin de en kolay yoludur. Uçaklarla gelen "macera tutkunları", düzinelerce özel yapılmış safari araçları ile havaalanlarından alınarak bu "konak"lara getirilir, ertesi günlerde yine aynı araçlarla alınarak, milli parklar içerisinde vahşi hayvanların izleri sürdürülür, sonunda da yine uçaklarına bindirilerek medeni yurtlarına geri gönderilirler.


Keyifli bir yol. Marsabit Milli Parkı

Marsabit Milli Parkı maalesef bu konuda biraz şanssız. Sebebi, biraz sapa kalıyor olması. Bu nedenle de, içerisindeki konaklama tesisi fazla iş yapıyor sayılmaz. O gün uğradığımda, günlerdir turist gelmeyen tesisin çalışanları, can sıkıntısından, ısmarladığım kahveyi getirebilmek için yarışıyorlardı. Bu yarış yine de Kenya insanının geleneksel ağır kanlılığı ile normal, hatta yavaş sayılacak bir servise dönüşse de, artık sisin basmış olduğu krater gölünde, görmesem de seslerini duyarak hissettiğim fil ailesine "karşı" kahvemi yudumlarken, uydu teknolojisinin rahatlığı (ama yavaşlığı) ile indirdiğim mesajlarımı inceliyordum.

Marsabit'ten İsiolo'ya kadar olan yol da, öncekinden aşağı kalmayacak derecede kötüydü. Milli parkın üst kapısından çıkarken aldığım bir gençle sohbet ederek yolun yaklaşık 50km'lik kısmını geçirdim. Onu bıraktığım köyde de -çok güven telkin eden bir görünüşüm olmalı ki- yanıma, kocası İsiolo'da çalışmakta olan bir hanımı oturttular. İngilizce'yi çok az biliyor olmasına rağmen, bir süre sohbet ettik. Artık sonuna doğru yolun kırıcı etkisi iyiden iyiye çığırından çıkmıştı. İsiolo'da asfalta kavuşup, yolcumu da indirdikten sonra bir café'de kendime dinlenme molası verdim, bir süre.

21 Aralık akşam üstü 18:00 sıralarında Nanyuki'ye vardım. Burası, Nairobi'den önce iki gece konaklayıp dinleneceğim ve arabanın bakım ve temizlik işlerini yaptırıp, İstanbul'a geri götürmeyi düşündüğüm fazla eşyaları toparlayacağım yer olacaktı. Nairobi'ye fazla uzak olmaması nedeniyle ve bahsettiğim bu işleri yaparken Nairobi gibi büyük bir kentin keşmekeşinde bunalmamak için Nanyuki'yi seçmiştim.

Nanyuki
Nanyuki, romantik filmlere bile konu olmuş Tanzanya'daki meşhur Kilimanjaro Dağı'ndan (5,895m) sonra Afrika'nın en yüksek dağı olan Kenya Dağı'nın (5,199m) batı eteğinde kurulmuş bir kent. Kuzeyden Nairobi'ye gelenler için biraz da medeniyetin başladığı bir nokta. Ama çok önemli bir başka özelliği de, -neredeyse- tam Ekvator çizgisinin üzerinde oturuyor olması. Ekvator olunca işareti de hemen oluyor tabii. Her "Ekvator Fatihi" gibi ben de, çizgi üzerinde bir fotoğraf çektim artık. Ben yoktum fotoğrafta ama, arabam benim yerime poz verdi. Her ne kadar GPS'im tam 0° enlemi göstermiyorsa da, artık adamlar o kadar zahmet edip koymuşlar tabelayı, kırmayalım dedik.


Ekvator'u geçer iken... Sağda yerde duran sürahi ve huniler "fizik deneyi" yapmak isteyenler için

Tabelanın tam altında, çizginin üzerinde iki tane sürahi ve hunileri duruyor. Ama sürahilerin içi boş. Sürahilere saldıranlara çevreden de derhal elinde su bidonlarıyla birileri saldırıyor, sürahiye su doldurmak için. Artık gönlünüzden ne koparsa... Efenim, bilmeyenler için anlatayım. Kuzey yarım kürede girdaplar saat istikametinin tersi, güneyde ise saat istikametinde oluşurmuş. Bunu deneyip, kendi gözlerinizle olaya şahit olmak isterseniz, işte Nanyuki'deki tabelanın altı bu iş için en uygun yer olacaktır. Ha, benim GPS'in dediği gibi burası tam ekvator çizgisi değil de, deneyiniz başarısızlıkla sonuçlanırsa, ya da bazılarının iddia ettiği gibi bu söylenilenin aslı-astarı yok da siz oluşan girdaplarda suyun ne yöne aktığı konusunda karışık veriler elde ederseniz, işte o zaman bidonculara verdiğiniz paralar boşa gidecektir. İyisi mi siz -eğer Ekvator'dan geçecekseniz- kendi suyunuz ve huninizi yanınızda bulundurun. Sonra o huniyi ne mi yapacaksınız? Eh, artık o kadar yol boyunca yanınızda bir huni ve su taşıdığınıza göre, sonrasında da başınıza giymek en doğrusu olacaktır herhalde.

Ertesi gün arabanın temizliği, rot demirinin düzeltilmesi ve ayarı, lastiklerin çaprazlanması ve eşyaların düzenlenmesi ile günün neredeyse tamamını geçirdim. Akşam yemeğine kadar kalan zamanda da yazılarımla biraz uğraşıp akşam, bir gece önce uğradığım internet café-bar-restoran "ortak tesisine", bıraktığım sohbete devam etmek için gittim. Şimdiye kadar karşılaştığım Afrikalılar (Mısır'ı katmıyorum, onlar da kendilerini Afrikalı'dan saymıyorlar zaten) içinde sohbete en kolay başlanabilenleri Kenyalılar'dır. Ve de en kolay sohbet edilenleri... Barmenle, garsonla, barda oturanlarla, internet cafénin sahibiyle hemen ve kolayca sohbete başlayabilirsiniz, kırk yıllık dost gibi.

Ertesi sabah, yani 23 Aralık sabahı, kaldığım Sportsman's Arm Hotel'den (ne kadar etkileyici bir isim, değil mi?) ayrılıp Nairobi'ye doğru yola çıktım. Kıvrıla kıvrıla, Tika üzerinden Nairobi'ye ulaşan yolu, trafiğinin yoğunluğuna rağmen hissetmedim bile. Sebebi, Kenyalılar'ın, özellikle şehirlerarası yollarda son derece dikkatli ve temkinli araç kullanmaları. Soldan direksiyonlu bir aracı tek başına soldan akan bir trafikte kullandınız mı, bilemiyorum ama, hele kamyon trafiği bol olan şehirlerarası yoldaysanız işiniz oldukça zordur. Bir kamyonu sollamadan önce karşıdan geleni görebilmek için, önünüzdeki boşluğu alabildiğine açmak ve karşıdan gelen trafiği -emniyetli bir mesafeden- gözlemek zorundasınızdır. Aksi durumda, kamyonun hızında ve onun egzost dumanını yutarak bütün bir yolu tamamlamaya mahkumsunuzdur. Benim, önümde bu kadar mesafe bırakmama, yine de şerit değiştirirken temkinli davranmak için yavaş hareket etmeme rağmen, arkamda birikmiş konvoylardan en ufak bir tepki gelmiyordu. Ne kadar yavaş seyrederseniz edin, sizi taciz eden olmuyor; tıpkı bizdeki gibi(!). Diğer kurallara da -örneğin döner kavşaklardaki öncelik hakkı kuralına da- son derece riayet ediyorlar. Etmeyenleri de (pek olmuyor ama) sıkı bir kornayla uyarıyorlar.

Nairobi
Nairobi'ye vardığımda, önceden koordinatını GPS'e yüklediğim Fairview Hotel'i bulmam zor olmadı. Otelin sokağına girdiğimde ilk karşılaştığım tabela şöyle diyordu: "Nairobi'nin en güvenli sokağında bulunuyorsunuz!" Eh, şans işte. O kadar endişelendiğim (ya da endişelendirildiğim) bir konuda böyle bir sokağı bulmak, dört ayak üstüne düşmek gibi bir şey aslında. Ama, bir yandan da anlam veremiyorum, niye böyle bir tabela konulmuş olabileceğine. Birazdan (artık otele yaklaşmış olmam gereken bir noktada) bir tabela daha: "İleride 'dostça' bir kontrol noktası!" (A friendly check-point ahead!). Haydaa, hayırdır! Neyse, tüfekli iki asker beni gülümseyerek durdurdu; önümde, aralarından sıkı bir slalom yaparak geçilebilecek şekilde yerleştirilmiş, her biri yaklaşık 2m çapında ve 1m yüksekliğinde yuvarlak beton bloklar var. Yani, bariyeri yarmak imkansız. Güler yüzlü askerler nereden gelip nereye gittiğimi, aracın içinde neler olduğunu sorduktan sonra, arabanın arkasını açtırdılar. İçimden "şimdiye kadar indirten olmadı ama, burada indirtirlerse yandık" diyorum. Onların da o kadar eşyadan kafaları karıştı, birbirlerine bakıp telsizlerine sarıldılar. Adımı ve plaka numaramı bildirip, durumu anlattılar ve bana dönüp beklememi rica ettiler. İyi, bekleyelim de, neyi? Birisinin gelip durumu inceleyeceğini bekleyecekmişim. "Peki de," dedim, "neden bütün bu güvenlik?". "Sizin emniyetinizi sağlamak için" dedi, içlerinden bir tanesi, son derece inandırıcı olmaya ve şirin görünmeye çalışarak. "Geleceğimi nasıl haber almıştınız?" dedim ben de, espri yaptığımın üzerine basarak. "Biz her şeyi haber alırız" diye cevap verdi, diğeri. İyi bakalım. Birazdan kafasında bir kasket, üzerinde sade bir gömlek ve yazlık bir kumaş pantalonla genç bir "beyaz adam" çıkageldi. Benim elimi sıktı, arabanın etrafında -dikkatli gözlerle süzerek- döndü, açık duran bagaj kapısından içeriye bir göz attı ve sorgu başladı. Yumuşak bir sesle sorduğu tüm sorulara ben de sakin bir biçimde cevap verdim; sorguya çekiliyordum, belli. Sakindim/olmak zorundaydım, çünkü sakin olmazsam eşyaları indirmekle ödüllendirilebilirdim, bunun farkındaydım. Seyahatimi çok ilginç buldu, biraz hikayemi dinledi. Beni, cesaretimden dolayı tebrik etti, elimi sıktı ve bol şans dileyip askerlere ufak bir baş işareti yaparak yol vermelerini istedi. Gitmeden, ona da sordum, bütün bu güvenlik önlemlerinin ne anlama geldiğini. "Sizin güvenliğiniz için". Sırıttım, inanmamış bir ifadeyle. O da gülümsedi "İyi araba" deyip, baş parmağıyla da onayladı, söylediğini. Otelin bahçesine de iki ayrı ağır, çelik bariyeri aşarak girdim. Resepsiyonda check-in işlemim bittikten sonra onlara da sormadan edemedim, bu güvenliğin sebebini. Hep aynı cevap. Sonunda eşyalarımı odaya taşıyan çocuk açık etti, karşıda Amerikan Elçiliği olduğunu. Neyse, Nairobi'nin en güvenli yerinde olduğumdan emindim artık.
Belki hatırlarsınız, Nairobi'deki Amerikan Elçiliği'ne 1998 yılında -yanlış hatırlamıyorsam- bomba yüklü bir kamyonla yapılan saldırı sonucu 263 kişi ölmüş, beşbine yakın kişi de yaralanmıştı. Şu anda bu yer bir anıt-park haline getirilmiş durumda ve yirmi Kenya Şilini karşılığında gezebiliyorsunuz. Şimdiki elçilik binası da, benim kaldığım otelin karşısındaymış. Ama öyle olduğuna dair -anormal güvenlik önlemleri dışında- en ufak bir işaret (Amerikan bayrağı bile) görünmüyor. Öyle olunca kimse yerini bilemeyecek sanıyorlar herhalde. Bana biraz devekuşunu hatırlattı, ama...

Neyse, seyahatimin başından beri kaldığım en lükse ve -eminim- en güvenli otelde geçirdiğim üç gece/iki gün boyunca yazmak, yemek ve içmek dışında fazla bir aktivitem olmadı. Bir ara, Buket ve Alican'la döndükten sonra gideceğimiz yerleri önceden ziyaret edip yol izlerini ve yerlerini GPS'e yüklemek, arabanın buzdolabında eksilen içecek stoklarını tazelemek için Kenya'nın meşhur hipermarket zinciri Uchumi'lerden birini ziyaret etmek ve Kenya Havayolları'ndan biletimi almak için çıktım. Onun dışında otelde, zaman zaman havuz başında geçirdiğim sürede eksilen kilolarımı geri alabilmek için yapmış olduğum çalışmaların semeresini görüyordum.

İstanbul'a dönüş
26 Aralık sabahı, arabada bulunan, seyahate çıkarken "abartılı derecede" fazla almış olduğum bazı malzemeleri taşıdığım 2 parça bagaj (sırt çantam ve arabanın üzerindeki alüminyum kutu) ile, bilgisayar çantamı alıp taksiye atladım. Tahminim, 60-65 kilo civarında bagajım vardı; yani 20kg'lık bagaj hakkımdan 40-45 kilo daha fazla. Biletimi alırken şehirde bulunan ofisteki görevliye, fazla bagaj için ne kadar ödemem gerekeceğini sormuştum. O da bana bunun kilogram başına USD6.00 olduğunu söylemişti. Kafamdan bir hesap yaptım; USD250-300.00 civarında bir "fazla bagaj ücreti" ödeyecektim ki, bu operasyona değer, diye düşündüm. Havaalanında, güvenlik kontrolünde memurların biraz kafası karıştıysa da, fazla sorun olmadan geçtim. Ama check-in biraz sorunluydu. Önce, 42kg gelen alüminyum kutumu bölmem gerektiğini söyledi, check-in yapan hanımefendi. Bu, her parçanın 32kg'dan ağır olmaması gerektiğine ilişkin uluslararası bir kuralın gereğidir, unutmuştum. Bana bavul stretch'leme işi yapan adamın yardımcı olabileceğini söyledi. O işi hallettik, güzel de oldu. Parça sayısı üçe yükseldi. Sonraki aşamada fazla bagajımın 47kg olduğu anlaşıldı ve bunun için vezneye ödeme yapmam gerektiğini bildirdi, aynı hanımefendi; buna zaten hazırım. Veznedeki diğer hanımefendi, 47kg için ödemem gereken miktarın USD1,502.00 olduğunu söylediğinde geleneksel kaynar su vaziyeti oldu; buna hazır değildim açıkçası. İçindekilerin, bunun yarısı kadar etmeyeceği, benim biletimin bile -İstanbul'dan normalinin 2.5 katı "kazık" fiyatına alınmış olmasına rağmen- bu kadar tutmadığı, şehirdeki bilet satış görevlisinin verdiği fiyatın çok daha farklı olduğu yönündeki tüm yakarışlarım para etmedi. Nedense, basiretim bağlanıp, durumu kabullendim ve fazla kilolardan "atarak" kurtulmaya karar verdim. Toplam bagaj ağırlığım 37kg'a düşene kadar neleri ayırmadım ki; arabanın birçok yedek parçası (alternatör, komple debriyaj seti v.s.), bazı giysiler, bazı kitaplar v.s. Bir de "bunları ne yapacağım" meselesi var tabii. Gözüme, "stretchçi" çocuğu kestirdim. Ona gidip "Al bunların hepsi senin. Giyecekleri kullanırsın, kitapları atarsın, yedek parçaları da satarsın" diye verdim. Çocuğun gözleri büyüdü, ne yapacağını şaşırdı. Kaç aylık maaşı kıymetinde ganimete kondu, ne yapsın. Oradaki güvenlik amirini de bulup, eşyaların hikayesini ona da anlattım ve artık tüm bunların yeni sahibinin "Stretchçi" olduğunu söyledim. Sonra da gidip check-in işlemimi yaptırdım. "Hanımefendi"nin beklediği böyle bir son değildi, o başka bir "son" bekliyordu, biliyorum. Daha doğrusu sonradan "dank" etti. Belki en fazla USD50-100.00'lık "bahşiş"e bakardı. Dedim ya, basiretim bağlandı, düşünemedim. İstanbul'a doğru yol alırken, Kenya Havayolları'nın en idealist yolcusu olmanın verdiği huzurla yemeğimi yedim, şarabımı içip uykuya daldım.

Gelecek program "Kenya Aile Turu". İlginizi yitirmeyin, mesajlarınızı eksik etmeyin.

Sayfa 2 >

 
  ana sayfa I başlarken I araç I rota I iletişim