|
|
| GÜNEY
AFRİKA CUMHURİYETİ |
1
|
Güncelleme tarihi
: 28 Haziran 2006
Yer : İstanbul/Türkiye
Gün : 186 (Türkiye'ye dönüş)
Yapılan yol : 29,580km
Güney
Afrika Cumhuriyeti
5 Nisan öğleden sonra Güney Afrika sınırındayım. Seyahatimin başından
beri ilk defa vize almadan bir ülkeye gireceğim. Dünyada "nesli tükenmek"
üzere olan ender ülkelerden birisi Güney Afrika Cumhuriyeti, Türk Vatandaşları'ndan
vize istemeyen... Yani, ne öncesinde, ne de sınırda, ülkeye giriş için
vize almanıza gerek yok. Tabii, bu yalnızca bir ay kalacaksanız geçerli.
Bundan daha uzun süreli ziyaretler için vize almanız, bunun için müracaatı
da mutlaka kendi ülkenizden yapmanız gerekiyor.
Pasaport ve arabanın triptik işlemleri hemen bitti. Sınır kapısından içeri
girerken, Avustralya'daki "ranger"lar gibi giyinmiş iki görevli
arabayı durdurup, nazikçe arabadan inmemi rica ettiler. Ayakkabılarımın
altını, kenardaki dezenfeksiyon "paspası"nda ıslatmam gerekiyormuş.
Hay hay! Ya arabanın ayakkabıları? Onlardan bir tehlike gelmesini beklemiyorlar
anlaşılan.
Güney Afrika Cumhuriyeti sınırından itibaren Afrika'dan çıktığımı hissettim.
Başka bir kıtadayım sanki. Yollar, yol çizgileri, trafik işaretleri, herşey
insana çağdaş ve düzenli bir ülkeye girdiğini çağrıştırıyor. Bir Avrupa
ülkesi gibi.
Sınıra yakın Komatipoort akşam konaklamayı düşündüğüm kasaba. Aslında
Mozambik'ten Güney Afrika'ya iki ana giriş güzergahı var. Bunlardan birisi
-benim izlediğim yol olan- Ressano-Komatipoort girişi. Diğerinde ise,
Güney Afrika sınırları içerisindeki iki küçük ülkeden biri olan Swaziland'a
giriyorsunuz önce. Aslında ben güney kıyısı boyunca giderek Cape Town'a
ulaşmayı planladığımdan bu ikinci yolu, yani Swaziland üzerinden girmeyi
tercih etmeliydim. Ancak, Afrika'nın en tanınmış doğa parkını, Kruger
Ulusal Parkı'nı görmeyi planladığım için, Komatipoort tarafını tercih
ettim. Amacım, Kruger'de iki gece konaklamak. Ama, Kruger'e girmek için
zaman biraz geç olduğundan, ilk gece konaklamamı Komatipoort'ta yapmalıyım
anlaşılan.
Komatipoort sessiz bir kasaba. Bana -nedense- Avustralya'ya ilk gittiğimde
yaptığım bir seyahatte kaldığım bir yeri, Port Augusta'yı hatırlattı.
Ama ordan daha yeşil olduğu kesin. Belki ikisinin de yakınından geçen
tren yolunda, ucu bucağı görünmez yük katarlarının çıkardıkları düzenli
tıkırtılardı bana bunu hatırlatan. Çoğunlukla beyazların oturduğu büyük
bahçeli mustakil evler ve bunların arasında cetvelle çizilmiş cadde ve
sokaklardan oluşmuş Komatipoort. Kasabanın merkezindeki birkaç ufak otelde
yer bulamayınca pansiyon gibi işletilen evlere yöneldim. Kruger Ulusal
Parkı'nın Crocodile Bridge (Timsah Köprüsü) kapısına yakın olması nedeniyle
daha fazla konaklama yeri bulunabileceğini düşünüyor insan. Ama fazla
seçenek yok ve olanların da hemen hepsi dolu. Bulduğum tek yer, orta yaşlı
bir karı-koca -ve kedileri- tarafından işletilen bir pansiyondu. Büyük
ve çok bakımlı bir bahçe içerisinde üç tane mustakil evden oluşuyor. Bahçedeki
havuz başında ayrıca yemek salonu ve bar olarak kullanılan ufak bir yer
daha var. Ellerinde kalan son oda, konukların kullanımına ayrılmış büyük
bir şömineli salonun bulunduğu evin üst katındaki tek oda idi. "Bana
ait bir ev olacak yani" dedim pansiyonun sahibesine, gülerek. "Yok"
dedi, "bu salon tüm müşterilerimizin kullanımı için". Espri
yapmıştım ama, ne de olsa her milletin espri anlayışı bir olmuyor.
Komatipoort'ta kaldığım Trees Too... Arkadaki bana
ait olanı :)
Akşam yemeğimi kasabanın merkezindeki bir "snack" restoranda
yedim. Yürüyerek 15 dakikalık mesafedeki kasaba merkezinden gece dönerken
aklıma Güney Afrika için söylenilenler geldi, gece sokağa çıkmanın tehlikeleri
hakkında. Komatipoort'un karanlık ve ıssız sokaklarında yürürken karşılaştığım
siyah insanların (karanlıkta gerçekten "karşılaşmak" oluyor,
son ana kadar görmek mümkün değil çünkü) ürkek selamlamaları, beyazların
-halâ- kırılamamış tahakkümünün bir göstergesi sanki. Bu insanlardan ne
tehlike gelir ki?
Ertesi sabah çok erken hareket edeceğim. Kruger Park, Nisan ayında kapılarını
ziyaretçilere saat 06:00'da açıyor. Nisan ayında, diyorum, çünkü her ay
kapıların açılış ve kapanış saatleri -güneşin doğuş ve batış zamanlarına
göre- değişiyor. Açılır açılmaz içeri gireyim ki, günümü, yapacağım safariyle
değerlendirebileyim. Kapıya kadar olan yaklaşık 15 dakikalık yolu hesaba
katarsam, saat altıya doğru hareket etmem lazım. Saatimi 05:30'a kuruyorum.
Sabah erken ve hızlı bir kahvaltıdan sonra, pansiyonda kalanları ve ev
sahiplerini uyandırmamaya çalışarak ayrıldım. Alacakaranlıkta başlayan
yolculuğum tahmin ettiğim gibi 15 dakikaya yakın sürdü.
Kruger Ulusal Parkı
Kruger Ulusal Parkı, şimdiye kadar Afrika'da ziyaret ettiğim diğerlerinden
çok farklı olduğunu daha resepsiyonunda gösteriyordu. Tüm detayları düşünülerek
hazırlanmış bir organizasyon. Park içerisinde geçireceğiniz süreye göre
ücretinizi ödüyorsunuz. Kalmayı düşündüğünüz kamp alanını ve verilen seçeneklerden
size uygun konaklama türünü belirtiyorsunuz; rezervasyonunuz yapılıyor,
ücreti tahsil ediliyor. Size kalan, gönül huzuruyla safarinizi yapmak
ve akşam kapı kapanma saatinden önce konaklama yerinize varmak. Bu saatler
dışında, park alanında görevli ve izinli araçlar dışında dolaşılması yasak
ve rangerlar tarafından bu titizlikle kontrol ediliyor. Kontrol edilen
bir diğer husus da, hız limitleri. Park alanı içerisinde -şimdiye kadar
gördüğüm parklardan farklı olarak- ana yollar asfalt. Bu yollarda hız
limiti 50km/s. Toprak -ama gayet düzgün ve bakımlı- tali yollarda ise
bu limit 40km/s'e düşüyor. Rangerlar, sürücülerin bu kurallara uyup uymadıklarını
radarla kontrol ediyorlar.
Benim planım, Kruger Park'ta 1 gece kalmak (önceki geceyi Komatipoort'ta
geçirdiğim için). Konaklama yeri olarak Kruger'in en büyük ve ana kampı
olan Skukuza'yı seçtim. Burası gerek altyapısı ve imkanları, gerekse konaklama
seçeneklerinin bolluğu nedeniyle en çok rağbet göreni. Geceyi geçirmek
üzere 2 kişilik bir bungalov kiraladım.
Kruger Ulusal Park ilk olarak 1927 yılında bugünkü sınırlarıyla ilan edilip
ziyarete açılıyor. Adını, eski Transvaal Cumhuriyeti'nin (bu Transvaal
Cumhuriyeti işi biraz karışık, ileride "Güney Afrika Cumhuriyeti
tarihi"nden bahsederken değinmeye çalışacağım) meşhur liderlerinden
ve dört defa başkanlığa seçilmiş olan Paul Kruger'den alan park, Güney
Afrika'nın en büyük tabiat koruma alanı. Kuzeyden güneye yaklaşık 350km,
doğudan batıya da yaklaşık 65km olan Kruger, doğusundan ülkenin Mozambik,
kuzeyinden de Zimbabwe sınırları ile çevriliyor. 2002'de, Zimbabwe'deki
Gonerazhou ve Mozambik'teki Limpopo Ulusal Parkları ile birleşerek Büyük
Limpopo Sınıraşırı Parkı'nın (Great Limpopo Transfrontier Park) bir parçası
haline gelmiş.Toplam 35,000km² bir alan kaplayan bu yeni oluşum henüz
daha sadece resmi bir anlaşma niteliğindeyse de, önümüzdeki yıllarda fiili
olarak bu üç ülkenin sınırlarındaki çitlerin kaldırılması ve hayvan nüfusunun
ülkeler arasında serbest dolaşımının sağlanması mümkün olacak.
Chrocodile Bridge kapısından girdikten sonra yaklaşık 6 saat süren gezintim
Skukuza Kampı'nda sona eriyor. Fazla verimli olmayan bu safarinin ardından,
sıcaktan ve açlıktan bitap düşmüş bir haldeyim.
 |
 |

Kruger
Park'taki ilk gün safarisinden birkaç kare: Afrika balık kartalı; Nilüferler;
Sabie Nehri; Kruger'de pek yadırganmayan görüntülerden, yolda filler
Kampın resepsiyonunda gerekli check-in işlemlerimden sonra bungalovuma
varıyorum. Skukuza Kampı, daha önce de anlattığım gibi değişik konaklama
alternatifleri sunan bir yer. Girişte bulunan resepsiyon, postane, banka
v.s. birimlerinden sonra, içeride konaklama için ayrılmış geniş alana
ulaşıyorsunuz. Burası, birbirini dik kesen sokaklarla bölünmüş adalardan
oluşan kocaman bir mahalle. Mahalle temel olarak bungalov ve ufak evlerin
olduğu bir bölüm, çadır kampinginin olduğu bir başka bölüm ve karavanlar
için ayrılmış üçüncü bir bölümden oluşuyor.

Skukuza Kamp'taki bungalovum
Bungalovumu, bana verilen plana göre buldum. İçinde iki kişilik bir yatak,
son derece güzel bir banyo-tuvalet, dışarıda bir mutfaktan oluşuyor. İsterseniz,
bungalovunuzun hemen önündeki barbeküyü de kullanabilirsiniz. Eğer yanınızda
yemek pişirmek için gerekli ekipmanınız yoksa, her sokağın başında bulunan
"sundurma altı açık mutfak"taki gazlı ya da elektrikli ocaklardan
yararlanabilirsiniz. Ama benim yanımda; seyahate çıkarken dostlarımdan
aldığım en kıymetli hediyelerden birisi, ispirtolu ocağım var, malûm.
Yani açık mutfağımda, seyahatimin başından beri bitiremediğim yiyeceklerden
kendime mükellef bir ziyafet hazırlamam mümkün. Ekmek, meyve ve içecek
alışverişi yapmak üzere, konaklama bölümünün aşağısında yer alan markete
gidiyorum. Elimdeki plan, o sıcakta alacaklarımı taşımak için pek uygun
bir mesafede olmadığını gösteriyor, arabayı alıyorum. Pek de yalnış bir
karar sayılmaz.
Akşam yemeğimi geç bir saatte yiyeceğim. Çünkü, saat 20:00'de başlayacak
iki saatlik "gece safarisi"ne katılacağım. Bu yüzden, duşumu
aldıktan sonra açlığımı bastırmak için ufak-tefek birşeyler atıştırıp,
biraz uyuyorum. Burada safariler ya -yaklaşık- 20 kişilik kambüs (kamyon-otobüs,
halk sınıfı ve tarifeli), ya da Toyota Land Cruiser'larla (lüks sınıf,
zaman ve süresi isteğe ve -tabii- paranıza bağlı) yapiliyor. Bendeniz
de halk adamı olduğum için, tarifeli kambüslerle yapacağım safarimi.

Safari "kambüs"ü
Başlangıç saatinden 15 dakika önce kalkış noktasına geldiğimde kalabalık
toplanmıştı. Toplam iki kambüslük olduk sonunda. Araçlara dağıldığımızda
ben en prestijli ve fotoğraf çekmek için uygun yere, yukarıdaki resimde
gördüğünüz merdivenin hemen sağındaki koltuğa oturdum. Ancak, yanımdaki
ikili koltukta oturan baba-kızın son anda fikir değiştiren anne-oğul ailedaşları
için -rehberin ricasıyla- yerimi vermem, araçta son kalan -belki de- en
manzarasız koltuğa düşmeme neden oldu. Ne yapalım; dünyanın en centilmeni
ben kalmıştım.
Gece safarisinde ne mi oluyor? Anlatayım. Yola çıkıyorsunuz. Günün son
ışıkları da yavaş yavaş kayboluyor ve kambüsünüzün farları ve yanlardaki
ilave ışıklarının aydınlığında çevrenizde hayvan görmeye çalışıyorsunuz.
Haa, tabii bu arada arabada bulunan ve geziye katılanların arasında rasgele
dağıtılan iki kuvvetli fener (kuvvetli derken, her biri birmilyon mumluk
gerçekten kuvvetli projektörler bunlar) ve "uyanık" katılımcılardan,
elinde benzer fenerleri olanların da araştırmalara ışık tuttuğunu unutmamak
lâzım. Ama bu "ışık tutmak" işi, ışığı tutanın konuya ilişkin
ciddiyet ve yeteneklerine bağlı olarak araştırmaya yardımcı oluyor. Bunu
da anlatacağım.
Neyse, yola koyulduk. Alacakaranlık karanlığa dönerken, havanın boğucu
sıcağı da hafif ve tatlı bir serinliğe doğru yerini bırakıyor. Kambüsün
her yanı açık olduğu için esinti de var tabii. Burada kambüs şöförleri
aynı zamanda safari rehberi. Ama, öyle kulaktan dolma rehberler değiller.
Gerek yörenin bitki örtüsü, gerekse hayvan nüfusu hakkında -aldıkları
eğitimden geldiği belli olan- derin bilgiye sahipler. Ama, katılımcıların
-ki büyük çoğunluğu Güney Afrikalı'ydı- derslerini ne kadar çalışmış olduklarını
görünce utanmadığımı söyleyemem. Uçan her kuşun, gördükleri her hayvanın
adını bilmeleri; rehber-şöförün, kuduların dişileriyle erkeklerinin nasıl
ayırt edilebildiğinen, babunların bir batında kaç yavru doğurabildiğine
kadar enva-i çeşit sorusuna mutlaka doğru cevap vermeleri gerekmiyordu.
Ben ve benim gibi birkaç "konu hakkında bilgi sahibi olamayan"ları
da düşünmelilerdi.
Gece safarinsini tercih etmemin nedeni, sabah erken saatlerde bile çıksanız
görme imkanı bulamayacağınız bazı hayvanları görme ihtimali olmasıydı.
Aslında bunların en önemlisi de tabii leopar ve çitaydı. Her ne kadar
bu yırtıcıları görmek -şöför/rehberimizin söylediğine göre- piyangodan
büyük ikramiyeyi kazanmak gibi birşey ise de, bir umut işte. Bu anlamda
pek verimli olmasa da, yine de ilginç birkaç gözlemim(iz) oldu. Bunlardan
biri, görmenin neredeyse imkansız olduğu bush baby adı verilen, çok küçük
ve ürkek bir maymun türüydü. Üstelik gördüğümüz bir de "küçük"
olanı. Bunun diğer türü de "kalın kuyruklu" modeli. Bizlerin
farketmesi mümkün olmayan bu yaratığı, gözleri atmaca gözü gibi olmuş
şöför/rehberimiz kaçırmadı. Yaklaşık 10 saniye bize kilitlenen hayvanı
ağaç dalları arasında yakalayıp da fotoğrafını çekmek çok zordu. Nitekim,
"araştırmaya ışık tutucular"ın ışıklarını araştırma noktası
yerine asfalta, arabanın içine, benim gözüme, yoldaki tabelaya, yıldızlara
ya da diğer tüm alâkasız yerlere yöneltmeleri ve bir tek bush baby'i aydınlatmamaları
sonucu yakalayabildiğim en iyi kare aşağıdakiydi. 200mm objektifle (konvansiyonel
karşılığı 300mm) çekilen ve net olmayan fotoğrafı, yaklaşık on katı da
büyütünce ancak böyle bir görüntü çıkıyor ortaya. Artık bu kadarıyla yetineceksiniz.

Bush baby
"Şey" dedim, "bir hayvan gördüğünüzde elinizdeki lambaları
ona doğru tutsanız da, ben de fotoğraf çeksem". Sesin nereden geldiğini
anlayabilmek için projektör ışıkları bir süre asfalt, gökyüzü, ağaçlar
ve diğer tüm ilgisiz yerlerde dolaştıktan sonra suratımı buldu. Gözlerimi,
kör edici ışıklardan korumak için yumup, ellerimi hemen havaya kaldırdım.
"Teslim oluyorum ve hepsini ben öldürdüm" demek geldi içimden.
"İşte, şu anda yaptığınız gibi, demek istiyorum". "Tabii!"
dedi hepsi, bir ağızdan. Neyse, en azından projektörleri ile hedefi -geç
de olsa- bulma konusunda becerilerini -kör olmadan- ölçmüş olduk.
Yolumuza devam ediyoruz. Şöför/rehberimiz bir ara zınk diye durdu, biraz
geri geri gidip yolun sağ tarafındaki bir ağaca yakın yanaştı. Ağacın
dallarından birinin üzerine doğru uzanıp eline bir bukalemun aldı. Hani
-hatırlarsanız- Ruanda'da altın maymun izlemeye giderken rehberin bulduğu
ve benim de fotoğrafını çektiğimden. Bu arada, -ilginçtir- o fotoğrafı
gösterdiklerimin altıda dördü "kimin eli bu?" diye sordular,
ilk önce. Neden hayvanın ne olduğunu değil de, elin sahibini öğrenmeye
çalışır ki insanlar? Neyse. Herkes bukalemunu elledi, okşadı, fotoğrafını
çekti falan, şöför/rehberimiz bukalemunla ilgili biraz aydınlatıcı bilgi
verdi ve götürüp aldığı yere, aldığı şekilde bıraktı hayvanı. Bütün bunlar
iyi güzel de, bana ilginç gelen, o adamın, o zifiri karanlıkta, yalnızca
far ışığıyla, yerden 2.5m yukarıda bir dalın üzerinde duran ufacık bir
-üstelik- bukalemunu nasıl gördüğüdür.
Tekrar yola koyulduk. Birazdan, piyangodan büyük ikramiye çıkması kadar
olmasa da, yine de az rastlanır bir manzarayla karşılaşıyoruz. Bir benekli
sırtlan ve üç tane minik yavrusu. Şöför/rehberimizin söylediğine göre
doğalı bir hafta civarında olmalıymış, yavruların. Bu sefer ışıkçılar
görevlerini -nispeten- daha iyi yapıyorlar. Yavrularını göstermekten gurur
duyar bir halde bizi seyreden anneyi ve yavrularını görüntüleyebiliyorum.

Gururlu anne ve üç yavrusu (ikisi meme emiyorlar)
Böyle bir görüntüyü gündüzün yakalamak imkânsız. Anne, yavrularını güneşin
kavurucu sıcağından korumak için kuytu ve -nispeten- serin gölgeliklere
kaçırırmış.
İki buçuk saatlik safarimiz sırasında bu -gerçekten- nadide iki an dışında
başka ilginç olay olamadı, maalesef. Belki birkaç baykuş görüntüsü de
eklenebilirdi, o kadar. İşte bir tanesi:

Benekli kartal baykuşu
Bu arada söylemeden edemeyeceğim. Gündüz erime noktasına varan hava sıcaklığı
nedeniyle, akşamın serinliğinden yararlanmak ve kendime gelmek icin askılı
t-shirt'üm ve şortumla safariye katıldım. Kambüsün etrafı da açık; seyahatin
başında, alacakaranlıkta o serinliği hissedip kendime geliyorum. Karanlık
iyice çökünce ve o "tatlı serinlik" yerini yavaş yavaş "acı
ayaz"a bırakmaya başladıkça "kendime gelme"yi aşmış, neredeyse
"kendimden geçecek" hale gelmiştim. Sürekli üşümediğim konusunda
kendime telkinde bulunurken, kambüsteki diğerleri üçüncü kat giysilerinin
önünü iliklemekle meşgûldüler. Akşam kamp alanına döndüğümüzde, ilk yaptığım
şey hızla bungalovuma gidip sıcak bir duş almak oldu. Afrika'nın bir ucunda,
Kruger Ulusal Parkı'nda sıcak bir duş almak için bu kadar istekli olacağımı
söyleseler inanmazdım doğrusu.
Akşam yemeğim, hazır etli nohut. Yemekle birlikte, kamp yerindeki büyük
marketin "soğuk içecekler odası"ndan öğleden sonraki alış-verişte
aldığım biralardan içeceğim. Buralarda, alkollü içecek satan marketlerle,
yalnızca alkollü içecek satan "bottle shop"ların soğuk odaları
oluyor, soğuk içecek almak isteyenler için. Bu yörenin içecek tüketicilerine
buzdolabı yetmez çünkü. Bunaltıcı sıcaklarda rahatlamanın en güzel yolu
bu soğuk odalarda birkaç dakika geçirmek. Yaklaşık 7-8°C sıcaklıktaki
bu odalarda saatlerce kalmak mümkün değil tabii. Benim gibi, serinliğin
keyfine birkaç dakika dalıp da, alacağınız birayı seçmeyi unutursanız
(o kadar çok çeşit ve marka bira var ki), artık donmaya yüz tuttuğunuz
bir anda gözünüze kestirdiğiniz ilk altılı paketi kapıp kendinizi dışarı
atarsınız. Ne aldığınızı ancak içmeye başladığınızda anlarsınız ki, -eğer
yanlış birşey aldıysanız- iş işten çoktan geçmiştir. Benim de öyle oldu
ve aldığım "şey"in -hayatımda ilk defa Güney Afrika'da gördüğüm
bir tür- tatlı bira olduğunu farkettim. Evet! Mönü; etli nohut ve yanında
"tatlı" bira. Ne tatlı, değil mi?
Bungalovuma gelmeden önce, resepsiyona uğrayıp, gündoğumu safarisi için
de rezervasyon yaptırmıştım. Saat 05:30'da başlayan bu safaride de, yine
piyangodan büyük ikramiye çıkmasını, yani çita ya da leopar görmeyi umut
ediyorum. Bu sefer tedbirliyim ve sabah ayazında da aynı problemi yaşamamak
için üzerime polar ceketimi giydim. Sabah safarisinin en hoş yanı, Kruger
savanında günün ilk ışıkları ile, toprağın üzerine çökmüş sisi seyretmektir
herhalde.

Kruger'de sabah
Bunun dışında bazı ufak-tefek vahşi hayvan görme fırsatı da oluyor tabii
ama, hala çita ve leoparlardan çok uzağız. Halbuki, sabah avlanmak için
daha çok ortalıklarda olacağını düşünmüştüm. Buna karşın, bol miktarda
arslanla karşılaştık; çalılıklarda, asfaltın üzerinde, her yerdeler.


Arslanlar, her yerde
Sabah safarisinde -fazla kuş meraklısı olmamama rağmen- gördüğüm ve şöför/rehberimizden
hazin hikayesini dinlediğim Güney Afrika sarı gagalı boynuz-gaga kuşunu
(adını "southern yellow-billed hornbill"den ancak böyle tercüme
edebildim) anlatayım size. Bu uzun isimli kuşlarda, dişi olan yumurtlayacağı
zaman erkek uygun bir ağaç oyuğu bulup zevcesini buraya yerleştiriyor.
Dişinin kuluçka döneminin sonuna doğru tüyleri dökülmeye başlıyor. Sebebi,
uçup da yumurtadan çıkacak yavrusunu korumasız bırakmasına engel olmak.
Ne büyük haksızlık, değil mi? Ama durun, bitmedi. Hem dişinin tüylerinin
dökülmesi sonucu korumasız kalan vücudunun gecenin ayazında -benim gibi-
donmasını engellemek ve hem de yumurtadan çıkacak yavrunun soğuktan korunmasını
sağlamak için baba, yuva olarak eşini yerleştirdiği bu oyuğun ağzına,
kendi oluşturduğu sıvı ve toprak karışımını kullanarak bir "duvar"
örüyor, kırlangıçların yuvasını yaptığı usûl. Yuvanın ağzında ufacık,
yalnızca kendi gagasının girebileceği bir delik bırakıyor ki, getireceği
besinlerle eşini ve -sonra da- çocuğunu/çocuklarını besleyebilsin. İşin
hazin kısmı -bazen- bundan sonra başlıyor: Evine yiyecek getirmekle yükümlü
olan erkek, herhangi bir nedenle ölecek olursa, bu ailenin tümüyle telef
olması sonucunu getiriyor. Çünkü anne, erkek tarafından örülen o duvarı
yıkacak güçte olamıyor, hiçbir zaman. Şöför/rehberimiz, her yumurtlama
döneminden sonra onlarca böyle yuva-mezar bulduklarını söyledi, ölen babaları
tarafından beslenemeyen ve açlıktan ölen anne-çocuğa/çocuklara mezar olan.
Ne acıklı, değil mi?
Kruger Ulusal Parkı'ndan, bungalovumu boşaltıp, kafede avuçlarımdan ve
-abartı değil- bileklerimden aşağıya akan kayısı marmelatlı donut ve kahveyle
kahvaltı ettikten sonra ayrıldım. Gün 7 Nisan Cuma ve saat 10:30. Hedef
Swaziland sınırı. Saat 14:19 itibariyle Güney Afrika Cumhuriyeti sınır
kapısına vardım. İşlemlerim hızlı ve temiz bitti. Swaziland'a giriyorum.
|