|
|
Güncelleme
tarihi : 06.01.2006
Yer : İstanbul/Türkiye
Gün : 83
Yapılan yol : 13,040km
Yukarıdakini görenler şaşırmasın. Evet, İstanbul'dayım (ya da İstanbul'daydım).
Yolculuğun birinci "ayağı" -planlandığı gibi- 26 Aralık'ta Nairobi'de
tamamlandı ve ben İstanbul'a, eşim ve oğlumun yanına, yılbaşını birlikte
geçirmek üzere döndüm. 9 Ocak'ta hep birlikte Nairobi'ye uçuyoruz, seyahatin
ikinci "ayağı"na başlamak üzere. Kenya ve Uganda'nın bir kısmını
birlikte gezdikten sonra onlar 26 Ocak'ta Kampala'dan dönecekler ve ben
yine tek başıma yola devam edeceğim. Bu arada, İstanbul'a geldikten sonra
geçen "özlem giderme" dönemi nedeniyle kapıldığım rehavetten,
Etiyopya'nın -şu anda okumaya başladığınız- ikinci ve son bölümü ile,
Nairobi'ye dönmeden tamamlamaya -kendi kendime- söz verdiğim Kenya'nın
başlangıcını yazmakta geciktim. Yayınlanması sanırım daha da gecikecek,
araya dokuz günlük "muhteşem" bayram tatilinin girmesi nedeniyle.
Bu arada, başta sevgili bacanağım Ahmet olmak üzere (bir de sadece "ikincisi"
vardı zaten) bazı "hayranlarım", Gonder-Axum yolunda gördüğüm
hayvanın -soyu o kadar azalmış- bir "Simien Kurdu" olduğunu
nasıl anladığımı sormuşlar. Doğrusu birisi bana, dünyada topu topu 700-800
tane kalmış bir hayvanı yolda gördüğünü söylese ben de inanmazdım.

Size bir de Simien Kurdu fotoğrafı göstereyim
Simien Kurdu, bölgeye has (sadece Etiyopya'da ve özellikle Simien ve Bale
bölgelerinde yaşıyor) bir hayvan. Tipik özellikleri olması nedeniyle (sivri
burun, bol tüylü ve kalın kuyruk, kızıl kahverengi sırt ve açık sarı-beyaz
karın renkleri) kolay tanınması dışında, insanlı bölgelere, özellikle
karayollarına yakın sıkça rastlanıyor olması yüzünden görülmesi ve görüldüğünde
tanınması o kadar da zor değil. Hatta o kadar sık ki, istatistiklerde,
soyunun tükenme nedenlerinden birisi olarak "trafik kazaları"
belirtilmeye değecek düzeyde fazla yer tutuyor, maalesef. Bunun sebebi
de "emniyet kemeri kullanmıyor" olmaları değil tabii ki.
Nesli bu kadar tehlikede olan bir hayvanı görme şerefine nail olmak sadece
benim şansım değil. Elimdeki kaynak kitabın yazarı Philip Birggs'in (ki
o gündüz ve otobüsle seyahat eden bir kişi) ve diğer bazı Etiyopya-gezerlerin
de gözlemi, aynı zamanda. Yani -maalesef- Tanrı'nın tek şanslı kulu ben
değilim. Size de çıkabilir :)
Axum
Axum'a vardığımda saat 20:35'miş, kayıtlarıma göre. Yani, Gonder'den çıktığım
09:00'dan itibaren tam 11 saat 35 dakikada gelmişim. Bunun 35 dakikasını
molalara saysak, 11 saat sürekli araba kullanarak toplam 365km yol almışım.
Böyle bir yolculuğun ardından önce duş mu almalıyım, yoksa yemeğimi yedikten
sonra mı duşumu alıp yatsam... Önce yemeğimi yemeye karar veriyorum. Yanlış
karar olduğunu odama döndükten sonra anlıyorum: Sular kesilmiş. Aşağıya
inip, suların akmıyor olduğunu söylüyorum. Tüm şehirde kesik olduğunu,
ancak bir "kova" suyla idare etmek zorunda kalacağımı söylüyorlar.
Hava soğuk (akşamları 12-14 dereceye kadar düşüyor ve otelde ısıtma sistemi
yok) ve soğuk suyla yıkanmam imkansız. Yanlış verilen kararın cezasına
razı, yatıyorum. Gece büyük bir ağrı ile uyanıyorum. Boynum, sırtım ve
omuzlarım dayanılmaz şekilde ağrıyor. Ağrı kesici ve kas gevşetici ilaçlarım
arabada, üşeniyorum inip almaya. Uyandığım saatten (yaklaşık 01:30) sabaha
kadar dayanılmaz ağrılarla yatakta dönüp duruyorum.
Sabah sular hala akmıyordu. Vücudumun her yanı ağrıyor ve uykusuzdum.
Kendime, şehirde sular kesildiğinde suyu hala akmaya devam eden iyi bir
otelde bir gece konaklama hakkı tanıyorum ve Axum'un en iyi oteline, devlet
otel zinciri olan Ghion'a ait Yeha Hotel'e taşınıyorum.
O gün akşama kadar, almış olduğum kuvvetli ağrı kesici ve kas gevşeticiye
rağmen, kırık bir biçimde dolaştım. Sebebinin, 11 saatlik zor yolculukta,
tüm kaslarımın sürekli olarak kasılı vaziyette yorulması olduğunu düşünüyorum.
O günden sonra, Etiyopya'da yaptığım bu tür yorucu yolların akşamı, mutlaka
kas gevşetici ve ağrı kesici hap alarak yattım. Sonuç başarılıydı. Bu
gidişle "hapçı" olacağım.
Axum şehri, günümüzdeki Etiyopya'nın temelini oluşturan Axum Krallığı'na
başkentlik yapmış. Bu kimliği M.S. birinci yüzyıla dayanıyorsa da, M.Ö.
beşinci yüzyıla kadar uzanan bir yerleşim geçmişi olduğunu gösterir kanıtlara,
yapılan kazılar sırasında ulaşıldığı belirtilmekte.
Axum Krallığı'nın, Araplar, Persler, Hindistan ve Roma'yla ticareti geliştirmesi
ve bunun nimetlerinden yararlanması sonucu, 2. yüzyılda Kral Gadarat yönetiminde
bugünkü Yemen'in de içinde bulunduğu geniş topraklara sahip bir imparatorluk
haline dönüştüğü biliniyor. Bazı Pers kaynaklarına göre o zamanlar Axum
Krallığı, Pers, Çin ve Roma imparatorluklarıyla birlikte, dünyanın dört
büyük imparatorluğundan sayılıyormuş. Axum Krallığı'nın en güçlü ve etkili
kralı, yönetimi ikiz kardeşi Saizana ile birlikte yürütmüş olan Ezana.
Ezana, Suriyeli iki Hıristiyan'dan, Frumentius ve Aedissius'tan etkilenerek
M.S. 337-340 yıllarında Hıristiyanlığı Axum Krallığı'nın resmi dini olarak
ilan ediyor. Krallığın bundan önceki dinî eğilimi biraz karışık. Daha
doğrusu kaynakların neredeyse hepsi ayrı dilden konuşuyor. Ancak Museviliğin
etkisi altında olduğu kesin. Hatta Haile Selasie de dahil günümüze kadar
237 imparatorun da Hz. Süleyman (Solomon, Hz. Davut'un oğlu) ile Seba
Kraliçesi Makeda'nın (ya da İslam kaynaklarına göre "Saba melikesi
Belkıs") -gerçeği konuşmak gerekirse- gayrı meşru çocuğu Menelik
(aslen I. Menelik) soyundan geldiği iddia olunuyor. Ancak bu iddia, günümüzde
birçok bilimsel kaynaklar tarafından da yalanlanıyor. Her neyse! Hıristiyanlığın
Etiyopya'ya girişi Kral Ezana zamanına dayanıyor sonuçta. Ama, bu dönemden
çok daha öncesinden beridir Etiyopya'da yaşamakta olan ve en son 1984
-Amerika destekli- Moses Operasyonu (ki aslen Sudan'a kaçan ve kaçarken
4,000'den fazlası yolda ölen Etiyopyalı Museviler için yapılmıştır) ve
1991 Solomon Operasyonu hava köprüsü harekâtlarıyla İsrail tarafından
tahliye edilen Musevi Felaşa'ların (sözlük anlamı "sürgün" ya
da "yabancı") bu topraklardaki varlıklarının kaynağı çelişkili.
Bir kaynak (The Sign and the Seal, Graham Hancock) Felaşalar'ın, Asswan
yakınlarında, Nil üzerindeki Elefantin Adası'nda bulunan Musevi manastırının
M.Ö.410 yılında Mısırlılar tarafından ele geçirilip tahrip edilmesi sonucu
buradan kaçan, Nil boyunu izleyerek Etiyopya'ya kadar ulaşan ve buraya
yerleşen papazlar ve diğer Musevi nüfus olduğunu iddia ediyor.
Gelelim Axum'a geri. Axum Krallığı ve dolayısıyla bugünkü Etiyopya'nın
Hıristiyan tarihi Axum'a dayandığı için, burası Etiyopya'nın en kutsal
kenti sayılıyor. Nitekim bu kutsiyeti Axum'da kaldığınız sürece ağır Ortodoks
havadan "hissediyorsunuz". Aslen bu hava Etiyopya'nın her büyük
kentinde hakim.
Axum'un en dikkat çekici noktası herhalde Dikili Taşlar (Stelae) Bölgesi'dir.
Axum Krallığı'nın çeşitli dönemlerinde ülkeyi yöneten kralların adına
dikilen yaklaşık 75 dikilitaş bulunur, bu alanda. Bunlardan en önemlisi
23m yüksekliğindeki Kral Ezana'ya ait olanı. Masif granitten oyulmuş bu
taş, 4km uzakta bulunan taş ocağından getirilmiş. Bir parça eğik duran
bu dikilitaşın baştan eğik yerleştirildiği varsayılıyor, nedense! Ezana,
Axum Krallığı'nın, ülkenin ilk Hıristiyan yöneticisi ve kendi adına dikilitaş
yaptıran da sonuncusu. Alanda bulunan dikilitaşların en büyüğü ise 3.
yüzyılda krallık yapmış Ramhai'ye ait. 10. yüzyıl sonlarında Axum'daki
birçok yapı gibi Kraliçe Yudit'in (ya da Gudit, Felaşa Kraliçesi) hışmına
uğradığı sırada yıkıldığı rivayet olunan ve "vandalizm"in eseri
olarak yerde serili olarak yatan bu dikilitaş, 33m yüksekliği ve yaklaşık
500 ton ağırlığı ile "en büyük" olma özelliğini koruyor.

Axum'un dikilitaşları
Axum'un en "görülesi" eserlerinden birisini fotoğraflamak konusunda
fazla tereddüt etmedim doğrusu. Otelin terasından gün batımını seyretmek
ve fotoğraf çekmek için çıktığımda karşılaştığım bu "fırsatı"
kaçırmanın her şeyden önce size karşı saygısızlık ve "görevi ihmal"
sayılacağını düşünerek deklanşöre bastım. Bundan pek rahatsız olduğunu
söyleyemeyeceğim. Yayınlamak konusunda ise Buket'in teşviki beni cesaretlendirdi
açıkçası.

Axum'un "eserleri"nden
Axum Krallığı'nın en başarılı dönemi olan 6. yüzyıl başlarında tahta geçen
Kral Khaleb'in sarayının Axum'da görülmeye değer eserler listesinde yer
alıyor olması ve adının içinde "saray" kelimesinin bulunması,
benim listeme de dahil olmasına yetti. Yetti de, olması gereken yerin
hemen önünden arabayla geçerken fark edilemeyecek kadar vahim bir durumla
karşılaşacağımı da ummuyordum açıkçası. Aslında 6. yüzyıldan kalma yığma
bir binadan daha ne kalmasını bekliyordum ki. "Saray" deyince
insan daha başka şeyler umuyor işte. Üstü "yıkılmış" ama, toprağın
altındaki mezar "yerinde". Birbirine geçerek kilitlenmiş, düzgün
tıraşlanmış taş bloklarla oluşturulan duvarların arasından iniyorsunuz,
"bodrum"daki mezar odasına. Mısır'daki "bahşiş" usûlü,
burada da, mevcut aydınlatma sistemi "arızalı" olduğu için,
bekçiden "kiraladığınız" mumlarla yolunuzu bulmaya çalışırken
alçak geçişlerde vurduğunuz kafanızda oluşan şişliklerin "gabariniz"i
arttırması, bir sonraki geçişte dikkatinizi taşlara daha fazla yoğunlaştırmanıza
neden oluyor. Mum ışığında göz ve el yordamıyla "hissettiğiniz"
duvar fresklerini de tamamladıktan sonra içinizde, kendinizi dışarıya,
temiz hava ve ışığa atmak için dayanılmaz bir istek oluşuyor.
"Kiralık
mumlar" ışığında duvardaki haç, Kral Khaleb'in sarayı
Khaleb'in sarayına giderken yolda, Ezana tarafından yazdırılmış olan tableti
de görme fırsatı buldum, her ne kadar bu fırsat biraz meşakkat gerektirdiyse
de... Efendim! Tablet -dediğim gibi- Kral Ezana tarafından hazırlatılmış
ve üç dilde yazılmış.Ge'ez (başta Etiyopya'da köylü dili olarak çıkıp
sonradan imparatorluk saray lisanı haline dönüşen dil), Saba dili (şimdiki
Yemen'in bulunduğu bölgede bulunan Saba ülkesi halkının dili) ve Yunan
dillerinde... Üzerindeki metin, Yemen'in fethi için Tanrı'dan yardım dileyen
bir duayı içeriyor ve tabletin yerinin değiştirilmesi durumunda, değiştirenin
beklenmedik bir ölümle karşılaşacağını belirtir bir "dipnot"la
sonlanıyor(muş). 1980 yılında bir çiftçi tarafından bulunan tabletin yeri,
bu "dipnot" nedeniyle hiç değiştirilmemiş. Yalnızca etrafına
bir kulübe yapılmış, kapısına da bir kilit vurulmuş. Aslen, kulübeyi bekleyen
ve anahtarı taşıyan bir bekçi varsa da, bekçiyi ve dolayısıyla anahtarı
bulmak pek mümkün olamadığı için, ancak kulübenin pencerelerinden birine
tırmanıp içeriye sarkarak tableti görmek mümkün.
Axum'daki son ziyaretimi Pantaleon Manastırı'na yapıyorum. Debre Katin
tepesinde bulunan bu manastır Etiyopya'nın en eski ve tarihi önemi an
fazla olan manastırlarından. 6. yüzyılın başlarında Bizanslı bir asilzadenin
oğlu olan Abba Pantaleon (ya da Pantelewon) tarafından kurulan manastır,
sahip olduğu el yazması İncilleri ile de meşhur.
 |
 |
|
El
yazmasi İncil, rahip ve haçlar
|
Abba
Pantaleon çocuk yaşta manastırda yaşamaya başlamış, daha sonra Hıristiyanlığın
şimdiki Etiyopya ve Eritre bölgelerinde yaygınlaştırılması görevi ile
yola çıkmış "Dokuz Aziz"den biri olmuş. Sonradan Kalkedon (şimdiki
Kadıköy) Konsül'ü tarafından reddedilecek olan Monofizit Doktrini'nin
(İsa'nın tek yaradılışlı olduğunu kabul eden görüş) kabul görmesinden
sonra da Etiyopya'ya göçüp, manastırda "hücre" yaşamını seçmiş
bir misyoner. Pantaleon, tahtını oğlu Gebre Meskel'e bıraktıktan sonra
manastır yaşamını seçen Kral Khaleb'in de "din müşaviri".
Pantaleon Mnastırı'nın bulunduğu Debre Katin tepesi, sahip olduğu konum
nedeniyle doğusundaki Adwa ve çevresinde bulunan dağlara doğru güzel bir
manzaraya sahip. Adwa, Etiyopya tarihinde önemli yeri olan bir kent, her
Etiyopyalı'nın gururla bahsettiği Adwa Savaşı'na sahne olmuş. Adwa Savaşı,
1895 Ekimi'nde İtalyanların Adigrat'ı işgali ve Mekele'de bir kale inşa
etmelerinin ardından, Adwa yakınlarındaki tepelerde Etiyopya ordusu ile
İtalyan birlikleri arasında meydana geliyor. İtalyanlar'ın gurur kırıcı
bir bozguna uğradığı bu savaşın sonucunda (İtalyanlar'ın savaşı kaybetmelerinin
en büyük nedeni olarak harita okumak konusunda yaptıkları hata gösteriliyor),
tarihte ilk kez bir batı ordusu Afrikalılar tarafından yenilgiye uğratılmış
oluyor. Buna rağmen İtalyanlar, Eritre'yi ellerinde tutmaya devam ediyorlar
ve 1900 yılında Eritre-Etiyopya sınırı çiziliyor.
Adwa Savaşın'ın öcünü almak için İtalyanlar, 35 yıl sonra, Duche'nin emriyle
sınırı tekrar geçecek ve Mart 1936'da Etiyopya ordusunun zayıf direnişini
aşarak Addis Ababa'ya gireceklerdir. Bunun sonucu, Eritre, İtalyan Somaliland'ı
ve Etiyopya'yı içine alan İtalyan Doğu Afrikası kurulur, koloni başkenti
olarak da Addis Ababa ilan edilir. 1937 yılında İtalyan valinin öldürülmesine
yönelik girişimin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Karagömlekliler
tarafından girişilen katliam, birçok masum Etiyopyalı'nın ölümüne neden
olur. İtalyan işgali, İngiliz birliklerinin 1941'deki başarılı harekatıyla
sona erer. İtalyanlar, İtalyan Somaliland'ı ve Eritre'deki topraklarına
geri çekilirler.
Axum'daki bu ziyaretlerimi tamamlayıp, önceki yolculuktan kalan yorgunluğumu
da kısmen attıktan sonra, ertesi gün, 12 Aralık Pazartesi günü saat 08:30'da
Adigrat üzerinden Waldiya'ya doğru yola çıktım.
Waldiya'ya kadar olan yolun kuzey kesimleri (ki Doğu Tigray bölgesi olarak
bilinir) kayalara oyulmuş kiliseleri ile bilinir. Adigrat'tan güneye doğru,
Sinkata'dan yaklaşık 30km daha güneyindeki Wukro'ya kadar olan ve bu iki
kenti batıda bulunan Megab'a bağlayan yollar boyunca yer alan onlarca
kayaya oyulmuş kilise, bölgenin turistler açısından çekici olmasını sağlıyor.
Tümü ibadete açık olan bu kiliselerin bazılarına girmek, Tigray Turist
Bürosu'ndan özel izin gerektiriyor. Ancak hepsi için gerekli olan bir
ortak şart da şu: Kiliseye girebilmek için papazını bulmalısınız. Onu
bulamazsanız, kilisenin kapısına -peşinizdeki onlarca "civar köylü"
çocuk ve büyükle- ulaştığınızda, kilitli kapıdan hayal kırıklığı -ve tabii
ki sizi izleyen "heyet"- ile gerisin geriye dönmeniz işten bile
değil.

Adigrat-Waldiya yolu üzerinde onlarca kayaya oyulmuş kiliseden birisi
Yöre çocukları, anayoldan bu kiliselere giden toprak yola sapacağınızı,
sahip oldukları hassas algılayıcıları ile hissedip yüzlerce metre uzaktan
size doğru koşmaya başlıyorlar. Saptıktan sonra, hızınıza göre "buluşma
noktası" hesabını yapıp en kestirme yoldan önünüze atıveriyorlar
kendilerini. O andan itibaren aranızda, kiliseye doğru devam edecek bir
yarış başlıyor. Aracınızın kabiliyetlerine güvenip onları her durumda
alt edeceğinizi sanıyorsanız, aldanıyorsunuzdur. Çünkü, birazdan, o peşinizde
koştuğunu sandığınız çocuklar, sizin bilmediğiniz bir "kestirmeyi"
izleyip yolunuzu tekrar keseceklerdir. "İşte!" dersiniz o zaman,
"İtalyanlar'ın Adwa Savaşı'nda yenilmelerinin nedeni de buydu demek".
Kiliseye artık yaya olarak tırmanacağınız noktaya geldiğinizde, bir süredir
köşe kapmaca oynadığınız çocukların babaları olduğunu tahmin ettiğiniz
kişiler de sizi karşılamakta ve yaklaşık 50m ilerinizde "ben buradayım"
diye size haykırmakta olan kilisenin yerini elleriyle işaret etmektedirler.
Kiliseye doğru kıvrılarak ilerleyen ve çevrede başka hiçbir yapı olmaması
nedeniyle yolunuzu kaybetme olasılığının bulunmadığı yolda size eşlik
etmek ve bu yabancı ülkede yolunuzu kaybedip, kurda-kuşa yem olmanızı
engellemek amacıyla seferber olmuş bu iyiliksever Etiyopyalılar'ın aslında
size gösterdikleri bu yakınlığın karşılığında sizin de onlara üç-beş kuruşluk
(pardon, Birr'lik) bir "yakınlık" göstereceğinizi ummadıklarına
kendinizi inandırmaya çalışarak Amharik'çe muhabbet ederek kiliseye doğru
tırmanmaya başlarsınız. Ve -safça- düşünürsünüz ki, "bütün bu heyet
bana eşlik ediyor olduklarına göre, papaz kilisede". İşte şimdi yanıldınız.
Heyet de, papazın yukarıda olup-olmadığını öğrenmek için sizinle geliyor
aslında. Kendisinin orada olmadığına hep birlikte vakıf olduğunuz o "geç"
zamanda artık onlar aralarında papazın nasıl bulunacağına ilişkin derin
tartışmaya, siz de üçüncü kilisedir aynı oyuna gelmenin kızgınlığı ve
bıkkınlığı içinde tepeden aşağıya inmeye başlamış olursunuz.
Yolun daha sonraki kısımlarında, bolca kayaya oyulmuş ya da yüksek tepelere
kondurulmuş kiliselere rastlıyorsunuz. Birim alana düşen kilise sayısının
fazlalığı bana ülkemizdeki cami yoğunluğunu hatırlattı. Kişi başına USD150.00'ın
altında yıllık geliri olan bir ülkede Tanrı'yla iletişim için bu kadar
büyük bir şebekenin kurulmuş olması insanı düşündürüyor tabii. Addis Ababa
dahil Etiyopya'nın çoğunda hissettiğim yoğun ve ağır din atmosferi, benim
gibileri rahatsız etmesinin yanı sıra, insanların içinde bulundukları
uyku halinden uyanmalarını da zorlaştırıyormuş gibi geldi bana.

Neredeyse her yüksek tepenin üzerinde bir kilise
görebiliyorsunuz
İngiliz hükümeti tarafından desteklenen bir proje kapsamında son derece
özenli yapılmış bir asfaltla Mekele ayrımına kadar gelen yol, bir anda
inşaat makineleriyle hallaç pamuğu gibi atılmış bir cehenneme dönüştü.
Yer yer ham toprak olan yolun sanat yapıları (menfez, köprü v.s.) inşaatları
da devam etmekte olduğundan, buralarda bir anda 10 ila 30m arasında derin
çukurlara inip, tekrar çıkmak gibi akrobatik sürüş hareketleriyle yoluma
devam ederken zaman da iyiden iyiye ilerlemiş, hava kararmış ve önümdeki
bitmek bilmez yolun Waldiya'ya kadar olan kısmının eksilme hızı da iyice
düşmüştü. En son -sanırım- Korem'e geldiğimde (sanırım diyorum, çünkü
burada aldığım motorinle ilgili kaydı da tutmayı unutmuşum) motorin almak
için benzinciye girdim. Waldiya'ya kadar olan yolu sorduğumda "Ohoo,"
dediler, benzincideki çocuklar, "o yoldan gidemezsin". "Niye?"
dedim. "Yol inşaatı var da, ondan". "Eee, ne yapacağız
o zaman?". "Bilmem nere üzerinden gideceksin". "Yahu,
orası ne benim GPS'imde, ne de haritada kayıtlı. Ben bulamam ki gecenin
bu karanlığında oraları. Bu araba bile gitmez mi?". "Bilemem
ama bir dene istersen" dedi birisi. Depoyu doldurduktan sonra yola
koyuldum. Köyün çıkışında, inşaatı devam eden yolun kenarında açılmış
servis yolunda, önümde gitmekte olan Nisan Terrano'yu takip etmeye başladım.
Bata çıka yaklaşık 10-15km kadar servis yolunda gittik. "Önümdeki
gittiğine göre, yol açık herhalde" diye düşünürken Nissan durdu,
ben de durdum. Zaten başka çarem de yoktu. Çünkü yol BİTTİ!. Bir şantiye
binası ve birkaç iş makinesi duruyor. Nissan'daki adam arabadan indi,
penceremi açıp "Selamaleyküm, memleket nire hemşerim?" diye
sordum. Etiyopyalı'ymış, içinden. Gençten bir adam, sanırım şantiye mühendisi
falan gibi bir görevi var. Uzatmayalım, yolun inşaat nedeniyle kapalı
olduğunu ve buradan sonra ilerlememin mümkün olmadığını söyledi. Hayda!
Eee, ne yapacağım o zaman? "Bilmem nere üzerinden...". Yine
"bilmem nere"nin harita ve GPS'te gözükmediğine ilişkin ağlamaklı
konuşmam, çaresizlik ünlemleri derken adam insafa gelip şöyle dedi: "Önümüzde
yaklaşık 7-8km çok bozuk bir bölüm var. Sonra yeni yapılmış asfalt yol
başlıyor. 'Çok bozuk' bölümü bir şekilde aşarız ama, yeni asfalta, asfalt
müteahhidi firmanın adamları sizi sokmayabilirler. Söz vermiyorum ama,
sizinle gelip onları ikna etmeye çalışacağım. Yalnız, size şunu söyleyeyim;
beceremezsem, geri dönmekten başka çaremiz yok." Yapacak başka bir
şey yoktu. O önde, ben arkada yola koyulduk. Gecenin karanlığında, geldiğim
yoldan çok daha beter bir 7km geçtik. Asfalt şantiyesine geldiğimizde
AK-47'li iki adam bizi durdurdu. Önce sakin bir muhabbet olarak başlayan
konuşma yaklaşık 15 dakika sonra hararetli bir tartışmaya, yarım saat
sonunda da şiddetli bir ağız dalaşına dönüşmüştü. Görüşmeler kesildiğinde
Mühendis Bey yüzüme umutsuzca bakıp "Müsaade etmiyorlar. Patronları,
yarın bu asfaltta tekerlek izi gördüğü taktirde işten atılacaklarını söylemiş"
dedi. Geri dönecektik. Sonra Kalaşnikovlar'a dönüp son bir hamle daha
yaptı. Dediklerini anlayamadım tabii ama, ne dediyse, adamlardan bir Nissan'ın
plakasını elindeki bir kağıda not alırken, diğeri de yeni asfaltlanmış
kaymak gibi yola girebilmem için bariyerlerden birini hafifçe kenara çekti.
Çığlıklar atarak Mühendis Bey'i kucaklamak geldi içimden, hatta Kalaşnikov'ları
da... Kendimi zor tuttum. Yalnızca teşekkür edip (İngilizce teşekkür ettim,
Amharik dilinde teşekkür çok karmaşık, ameseginalehu falan gibi bir şey)
ellerini sıktım. Mühendis Bey'in gösterdiği yardımseverlikten ötürü ayrıca
duygulandığımı belirttim. Yolun Alamata'ya kadar olan virajlı kısmını
yeni yapılmış kaymak gibi asfaltta, geri kalan nispeten düz kısmını da
eski ama temiz bir asfaltta geçerek saat 21:30'da Waldiya'daki otelin
önüne arabayı park ettim. Tam 13 saat süren 529km'lik bir yol... Ortalama
hız 40km/saat. Ama yolun ikinci yarısında bunun 20km/saat'in üstüne çıktığını
sanmıyorum. Waldiya'ya vardığımda vücudumdaki tüm kasların taş kesildiğini,
başımın dayanılmaz bir ağrı ile uğuldadığını hatırlıyorum. Sabah kahvaltısından
beri bir şey yememiştim ve Etiyopya'da o saate açık lokanta bulmak imkansızdı
ama bunun pek de umurumda olmadığını söyleyebilirim. Bir bakkal bulup
2 paket bisküvi ve bir meşrubat aldım ve doğruca odama çıktım. İlaçlarımı
alıp yatağa girdikten sonrasını hatırlamıyorum.
Lalibela
Ertesi günkü (13 Aralık Salı) rotamız Lalibela'ya, yaklaşık 180km yolum
var. Rakımı 2,630m olan Lalibela'ya ulaşmak için yer yer 3,500 metrenin
üzerine çıkıyorsunuz. Yaklaşık 5.5 saat süren ve rakımı 1,400m ilâ 3,500m
arasında sürekli değişen bozuk ve virajlı toprak bir yoldan sonra sersemlemiş
şekilde Lalibela'ya iniyorsunuz.

Waldiya'dan Lalibela'ya doğru... Her zaman olduğu gibi insanlar yollarda

"Pencil?" Güleryüzle ama....
Başka bir yorucu gün. Kendimi, 5.5 saat süren yolculuktan sonra nedense
kafese girmiş gibi hissediyorum. İki gün sonra aynı yolu tersine yapmak,
hatta üzerine bir 130km daha eklemek zorundayım. Yol gözümde dağ gibi
büyüyor. "Dağ gibi" tanımlaması gerçek durumla da örtüşüyor;
önümde yeniden aşmak zorunda olduğum üçbin beşyüz küsur metre yüksekliğinde
bir dağ var.
Lalibela, Lasta Dağları arasında gömülmüş olan bir kent. 10. yüzyılla
13. yüzyılın ortalarına kadar Etiyopya'yı yöneten Zagwe hanedanı zamanında
başkentlik yapmış -o zamanki adıyla- Roha kenti, bu hanedanın en tanınmış
üyesi ve ülkeyi 12. yüzyılda yöneten Kral Lalibela'dan esinlenerek onun
adıyla anılıyor günümüzde.
Lalibela, Etiyopya'ya giden herkesin mutlaka görmek istediği bir yer.
Bu kadar popüler olmasının nedeni de, kentte bulunan kiliseler. Alışılmıştan
çok farklı olarak kayalık zeminin "içine" oyulmuş olan kiliseler
genel olarak iki gruptan oluşuyor. Kuzeybatı bölümünde bulunan grupta
7, güneydoğudakinde ise 5 kilise var. Kiliseler esasen iki değişik metotla
yapılmışlar. Kuzeybatı grubundakiler ve 13. kilise olan Bet Giorgis kilisesi,
kaya zemin içerisine oyularak oluşturulmuş ve -çoğu- monolit yapıda. Yani
masif bir kayadan tek parça halinde oyulmuş. Bunlar ya dört duvarı ya
da sadece üç duvarı çevresindeki kayadan tamamıyla ayrılmış olarak oluşturulmuş.

Bet Giorgis Kilisesi. Yapının ihtişamını ancak iki
fotoğrafla belirtmek mümkün olabiliyor.
Güneydoğu grubundakiler ise, Tigray'dekiler gibi kayalara oyulmuş kiliseler
şeklinde.
Monolit yapıların bir kısmı, yapıldıkları günden beri maruz kaldıkları
erozyondan kaynaklanan hasarın giderilmesi için restorasyona alınmış durumda.
Restorasyonu 2001 yılında tamamlanmış olan Bet Giorgis Kilisesi, içlerinde
ihtişamıyla en dikkat çekici olanı ve diğer kilise gruplarından da farklı
bir konumda. 15 metre yüksekliğinde (ya da "derinliğinde" mi
demeli?) olan yapı simetrik bir haç şeklinde oyularak oluşturulmuş.
Birbirlerine tüneller ya da derin geçitlerle bağlı olan diğer iki gruptaki
kiliseleri gezerken, kayalarda oluşturulmuş olan "inziva oyukları"nda
ya da merdiven kenarlarında, kendilerini okudukları İncil'e kaptırmış
münzevilere rastlıyorsunuz.

Lalibela'nın "münzevileri"
Lalibela'da geçirdiğim ikinci günü dinlenmek ve birikmiş yazılarımın bir
kısmını yazmak için ayırdım. Ertesi gün, Addis Ababa'ya doğru, iki gün
sürecek bir yola çıkacaktım.
15 Aralık Perşembe sabahı 07:50'de Waldiya üzerinden Dessie'ye gitmek
üzere, bitmez tükenmez virajlara doğru yola çıktım. Bu günkü yolum yaklaşık
300km ve benim için yabancı olmayan ilk 180km'lik kısmından sonra nispeten
rahatlamakla birlikte, tamamı toprak. Hedefim, yolu 8 saat gibi bir sürede
tamamlamak. Ama, öyle olmuyor işte. Yine de Etiyopya şartları için fazla
yanılmış sayılmam. 9.5 saatle bugünün parkurunu tamamladık.
Dessie, tipik bir yol üstü şehri. Arabalar, insanlar, hareket ve gürültü...
Otele yerleştikten sonra biraz önce gözüme çarpan bir internet kahvehanesine
yollanıyorum. Heyhat, burada da durum, diğerkilerden farklı değil. Nasıl
olabilir ki? Daha önce anlatmıştım sanırım; Etiyopya'da internet erişim
hizmeti yalnızca devlet tarafından sağlanıyor ve sadece çevirmeli (dial
up) bağlantı mümkün. Ayrıca çok pahalı. Yani, bizim alıştığımız rakamlara
göre pahalı olmasından öte, Etiyopyalı için internette sörf yapmak bir
servete maloluyor. O hızlarla da sörf biraz yavaş oluyor tabii. Bir internet
kahvehanesinin tek bir dial up bağlantı üzerinden internete erişiyor olduğunu
düşünsenize... Böyle bir yerde, bir saatlik bir internet "keyfi"
için ödeyeceğiniz ücret yaklaşık 20 Birr, bir başka deyişle yaklaşık USD2.30.
Bunun için -örneğin- Sudan'da ödediğim ücret USD1.00 civarındaydı, hem
de geniş bant.

Yollarda, iç savaşın "kalıntıları"nı görebiliyorsunuz
Bir sonraki gün, yani Cuma günü saat 06:50'de Dessie'den ayrılıyorum.
Bundan sonra yol asfalt, Addis Ababa'ya kadar. Kalitesi düşük olmakla
birlikte, toprak olmaması bile benim için yeterli. 415km'lik yolu 8.5
saat gibi inanılması zor bir sürede alıyorum.
Addis Ababa'da, yine Axum ve Lalibela'da kaldığım devlet oteli zincirine
ait Ghion Otel'e yerleştim. Resepsiyondaki görevliye otelin "en sessiz
odası"nı istediğimi söyledim. Gerçekten de istediğim gibi bir oda
verdiler. Uydu telefonum yardımı ile e-postalarımı indirdiğimde Chris'ten
gelen mesajı gördüm; o da Addis Ababa'daydı. Üstelik, bizim Asswan-Wadi
Halfa feribot grubundan İngiliz Claire-Bill çifti de aynı akşam kalmak
için Chris'ten yer ayırtmasını istemişti. Ertesi gün buluşmak için cevap
yazdım.
Cumartesi günü, arabamın, beni artık iyice endişelendiren çekiş problemine
çare bulmak üzere iyi bir Land Rover servisi aramaya karar verdim. Sabah
kahvaltısından sonra, önce T4A'nın (Güney Afrika'lı amatör GPS fan grubu)
hazırladığı Afrika GPS haritasında gösterilen "Land Rover Service"
noktasını bulmak üzere otelden ayrıldım. Uydu teknolojisinin inanılması
zor marifetiyle Elgat Plc'yi hiç zorlanmadan "şak" diye buldum.
Buldum ve -açıkçası- etkilendim de. Son derece modern, temiz ve düzgün
bir servis istasyonu. Genel Müdür, atölye şefi ve diğer yönetici pozisyondaki
personel çok iyi, diğer usta ve hatta çırak seviyesindeki personel ise
-teknik konularda- rahatlıkla anlaşabilecek düzeyde iyi İngilizce biliyorlar.
BMW, Ford ve Land Rover markaları için servis veriyorlar ve benim arabanın
mutlu olmasına yetecek kadar Land Rover Defender var içeride. Servisin
Genel Müdürü Aklilu Abebe, Cumartesi öğleden sonraları aslında çalışmadıklarını
ama, benim özel durumum için personele fazla mesai yaptırıp arabamın 20,000km
bakımını yapacaklarını söyledi. Atölye şefi konumunda olduğunu tahmin
ettiğim kişi, arabanın çekişinin düşüklüğü, egzost dumanının yoğunluğu
ve motor sesinden, ciddi bir supap ayarsızlığı teşhisi koydu. Sudan'da,
Wadi Halfa-Dongola arasındaki yolda, darbe sonucu eğilen rotum da düzelecek.
Elgat Plc. Land Rover Service, Addis Ababa (Photo
by Aklilu Abebe)
Yaklaşık 3 saatlik bir çalışmayla arabanın 20,000km bakımı yapıldı, supap
ayarı düzeltildi (bu arada 2. silindir egzost supabının kepinin de düştüğü
fark edildi ve yenisi takıldı), rot demiri hidrolik preste özenle düzeltildi.
Etiyopya şartlarına göre pahalı ama, Türkiye şartları için oldukça ucuz
bir bedel karşılığı, -açıkçası- oralarda bulmayı tahmin etmediğim bir
kalitede gereken tüm bakımı yapılmıştı Landy'nin (herkes arabasına bir
isim takıyor diye ben de şimdilik Landy dedim, merak etmeyin, bir daha
kullanmayacağım bu ismi). O da mutlu, ben de mutlu, Elgat'tan teşekkür
ederek ayrıldık. Olur ya, bu yazıyı okuyan birisi, Addis Ababa'da bu üç
markadan biri için kaliteli bir servis istasyonu arar diye, aşağıda kontakt
bilgilerini veriyorum:
Ethio Lakes General Automotive Trading Plc.
Mr. Aklilu Abebe, Gen. Mngr.
Tel : +251 11 4431493 (3 hat)
Faks : +251 11 4421424
GSM : +251 911 680291
E-posta : aklilu@ethiolakes.com
www.ethiolakes.com
GPS koordinatı : N8° 58.775' E38° 45.362'
Akşam Chris ve Bill otele geldiler. Geç saate kadar bira içip muhabbet
ettik. Duygulu bir vedalaşma ardından ayrıldılar. Eee, ne de olsa yaklaşık
bir aylık bir yol arkadaşlığımız, "kader birliği"miz olmuştu
Chris'le.
Addis Ababa ile ilgili anlatacak bir şeyim yok, ne yazık ki. O gece hayatıyla
meşhur, hareketli ve canlı Afrika kenti, benim için çok fazla çekici değildi
maalesef. 18 Aralık Pazar sabahı yeniden yollara düştüm. Artık dağlar,
virajlar ve toprak yollar bitmişti Kenya sınırına kadar. Planım 21 Aralık
günü Kenya sınırını geçmek. En geç 24'ünde Nairobi'de olmam lazım.
Addis Ababa'dan sonra Büyük Kırık Vadisi'nin göller bölgesi başlar. Etiyopya'da
başlayan bu göller bölgesi, vadinin bittiği Mozambik'e kadar, Chilwa Gölü'ne
kadar sürecektir (esasen Chilwa Gölü Malawi sınırları içinde kalır ama,
Mozambik'in karnına kadar girmiştir). Yol üzerinde toplam 7 tane göl bulunur.
Aslında bir sekizincisi, Addis Ababa'ya en yakın olanı daha vardır ama,
bu bir baraj gölüdür; Koka Gölü. Bundan sonrakiler içerisinde en önemli
üçlü Langano, Abiata ve Shala Gölleri. Langano, turistik özelliği nedeniyle
hem Etiyopyalılar, hem de yabancı turistler tarafından rağbet görür. Langano'nun
batısında yer alan Abiata ve Shala Gölleri de, Abiata-Shala Milli Parkı
içerisinde yer alması nedeniyle önem taşırlar.
İlk gecemi, Langano Gölü kıyısında, Bekele Mola Hotel'de geçiriyorum.
Öğleden sonra 2'de vardığım otel, hem dinlenmek, hem de yazı ve resimlerimle
ilgilenmek için uygun bir ortam. Göl kıyısındaki evlerden birisine yerleşip,
terasta soğuk bira eşliğinde işlerimi yapıyorum.

Langano'daki "evim"

Gece dolunay vardı. Muhteşem bir mehtap izledim.
Sabah, kuşlarla birlikte kahvaltımı yaptıktan sonra Abiata-Shala Milli
Parkı'nı gezmek ve Kenya sınırındaki Moyale'ye doğru yollanmak üzere hareket
ettim.

Kahvaltımı, kuşlarla birlikte yaptım.
Abiata-Shala Milli Parkı, bakımsızlıktan dolayı zayıf kalmış. İçerisinde
bol miktarda warthog (Afrika'ya has bir cins yaban domuzu) ve deve kuşu
dışında, az da olsa Thomson ceylanı görebiliyorsunuz. Bunlar dışında baboon
maymununun da sıkça görüldüğü söyleniyorsa da, -en azından- benim görebileceğim
sıklıkta değildi.

Thomson ceylanı. Abiata-Shala Ulusal Parkı
Seyahatin başında, Etiyopya için planımda, ülkenin güney-batısında yer
alan Omo Vadisi'ne de gitmek bulunuyordu. Hatta, Kenya'da görmek istediğim
Turkana Gölü ve Milli Parkı da Omo Vadisi'ne yakın olduğu için, sınır
geçişini, -her ne kadar resmi bir sınır kapısı yoksa da- Omo Vadisi'nden
direkt olarak Turkana Gölü'ne yapmayı düşünmüştüm. Bu resmi olmayan geçiş
için -daha önce yapanlardan öğrendiğim gibi- Addis Ababa'daki Kenya Büyükelçiliği'nden
yazılı bir izin alacak, Kenya giriş damgasını ise Nairobi'de göçmen işleri
ile ilgili büroda vurduracaktım. Bu yöntemi tercih etmemin bir diğer nedeni
de, Kenya'nın kabileler arası kanlı çatışmaları ve yol kesen silahlı soyguncuları
ile meşhur Moyale-Marsabit yolundan kurtulmaktı. Ancak, iki sebepten dolayı
bunu gerçekleştirme şansım kalmadı: Birincisi; Etiyopya'ya girişte aracın
triptik belgesini damgalamış olmaları (esasen, Etiyopya bu konudaki uluslararası
anlaşma kapsamında olan bir ülke olmadığı için, triptik belgesinin bu
ülkede resmi bir geçerliliği yok, vurdukları damganın da uluslararası
geçerliliği yok). Turing (T.T.O.K.), eğer bir ülkeye giriş damgası varsa,
bunun çıkış damgasını da görmek istiyor ve resmi olmayan bir sınır geçişinde
bu damgayı vurdurmanız mümkün değil. İkinci sebep ise; Sudan'da, öngördüğümden
8 gün daha fazla vakit kaybetmem nedeniyle Omo Vadisi ve Turkana Gölü'ne
ayıracak vaktimin kalmamış olması. Dolayısıyla, ben yine haydutların arasından
geçmek zorundayım.

Saz kulübeler Etiyopya köylerinin tipik görüntüsünü
oluşturuyor

Awasa gölü ve akasya ağacı

Ve yine insanlar yollarda...

Yol, termit kuleleri ve arabam...
Rahat
bir yolculuğun ardından, saat 20:00'de Moyale'ye vardım. Suyu olmayan
bir otelde ancak yer bulabildim. En azından arabamı emniyetle park edebileceğim
bir bahçesi vardı. Diğer otellerde kalan ve ertesi gün Marsabit'e gidecek
olan bir yol arkadaşı bulmak için araştırma yapmak ve bir şeyler atıştırmak
üzere dışarı çıktım. Köyün en lüks otelinde (çünkü onun suyu akıyor) Bob
Marley ve arkadaşı ile injera ve wat yedik. Önce Bob Marley'i açıklayayım.
Efendim, Bob Marley (ünlü reggae müziğinin yaratıcısı, Jamaika'lı) Rastafarianizm
denilen ve 1930'larda Jamaika'da başlayan bir akımın izleyicilerinden.
Bu akım da, son Etiyopya İmparatoru Haile Selasie'ye büyük bir saygı besliyor.
Rastafaria da zaten ras tafari kelimelerinden türemiş ki, bu Haile Selasie'nin
ünvanı ve "Tanrı'nın yeryüzündeki çehresi" anlamına geliyor.
Ayrıca Bob Marley, ölümünden bir süre önce de Etiyopya Ortodoks kilisesi
tarafından vaftiz ediliyor. Bütün bu özellikleri nedeniyle Etiyopyalılar'ın
Bob Marley'e karşı büyük saygıları var. Ama özellikle Shashemene'lilerin.
Bunun ilgisini tam olarak bilemesem de, vaftiz edildiği yer olduğunu tahmin
ediyorum, araştıracağım. Hatta Shashemene'e girdiğinizde birçok "Bob
Marley" görebiliyorsunuz yollarda. Shashemene'li her erkeğin hayali
Bob Marley olabilmek, sanırım. İşte Moyale'deki Bob Marley de böyle birisi.
Onu görür görmez Shashemene'li olduğunu anladım, saçlarından. Yolda karşılaştık
ve direk "Hey! Sen Shashemene'li misin?" diye sordum (oralarda
böyle şeyler yapmak son derece normal çünkü). "Evet!" dedi ve
benden barda bir bira ve yemek kazandı. Böyle kişilerle dost olmanın faydası,
köyle ilgili tüm bilgileri tek kaynaktan ve uğraşmadan alabilme imkanı.
Köyde var olan toplam 5 otelde kimlerin kalıyor olduğunu hemen öğrenebiliyorsunuz.
Çünkü, Bob ve arkadaşı döviz işi yapıyorlar, turistler "yararına".
Sonuçta, ertesi gün Kenya'ya geçecek tek turistin (turistlerin) yemek
yediğimiz otelde kalan genç Amerikalı çift olduğunu öğrendim. Onlar da
birazdan çıkageldiler. Ama, Sudan'daki olaydan sonra ara bölmeyi Nairobi'ye
kadar bir daha açmamaya yemin ettiğim için, daha önce Nando'nun (Katalan
çılgın bisikletçi) oturduğu koltuğu kullanma, dolayısıyla çifti yanımda
götürme şansına sahip değildim. Aralarında bir oyun oynamalarını ve kazananın
(ya da kaybedenin) benimle gelmesini önerdiysem de -nedense- kabul etmediler.
Anlaşılan, haydutlarla baş başayım. Onlar ise kamyon kasasında seyahat
edecekler.
Gelelim injera ve wat'a. Injera, darıya benzer ve tef (ya da teff) denilen
yöreye özgü bir bitki tohumundan elde edilen unla, krep gibi pişirilen
bir çeşit ekmek. Hafif (pek de hafif sayılmaz ama) ekşimsi bir tadı olan
krep diyebiliriz. Wat ise kavrulmuş koyun eti, ya da tavuk, ya da ciğer,
balık, çeşitli sebze, mantar gibi çok değişik malzemelerden yapılan bir
yemek. Bunların her birisi ayrı birer wat yemeği olabildiği gibi, karışık
wat da olabiliyor. Karışık wat, büyük (tepsi gibi) bir tabağa, dibinde
tabak büyüklüğünde bir injera üzerine parça parça yerleştirilmiş koyun
wat'ı, tavuk wat'ı, balık wat'ı, fasulye wat'ı ... ile oluşturuluyor.
Bir nev'i ordövr tabağı gibi. Siz, gelen tepsi-tabağın dibindeki injeradan
elinizle bir parça kopartıp, bunu kaşık olarak kullanarak, watlardan istediğinizi
"kaşıklıyorsunuz". Kaşıkladıklarınızı ağzınıza attıktan sonra
parmaklarınızı yalayarak temizlemeniz tavsiye olunur, yoksa üzerinize
damlayıp leke yapma riski var tabii.
Muhabbetimiz ve yemeğimiz bittikten sonra otelime dönüp, "otelci"den
(modern dünyada "resepsiyonist" deniliyor) aldığım bir kova
suyla "yarım duş" aldıktan sonra yatıyorum. Ertesi gün sabahı,
çaycıda (burada Sudan'daki gibi çaycı kızlar yok maalesef) iki parça çörek
ve çayla kahvaltımı yaptıktan sonra saat 08:30'da sınırı geçmek üzere
kontrol noktasına yönleniyorum. Hızlı ve sorunsuz pasaport ve triptik
işlemlerinin ardından sınırı geçip, Kenya topraklarına tekerlek basıyorum.
Moyale'nin öteki yarısındayım artık.
Gelecek bölümde nefes kesen Moyale-Marsabit macerasını okuyacaksınız!
<
Sayfa 1
|