ETİYOPYA Sayfa 2 >
1

Güncelleme tarihi : 25.12.2005
Yer : Nairobi / Kenya
Gün : 71
Yapılan yol : 13,040km

Size Sudan insanının ne kadar cana yakın, misafirperver ve sevecen olduğundan daha önce kısaca bahsetmiş, ama detaya girememiştim. Her ne kadar Etiyopya bölümündeysek de; hem atlamış olduğum bu konuya geri dönmek, hem de TRT'nin televizyon yayınına ilk başladığı yıllarda aniden yarıda kesilip de akibeti konusunda hiçbir zaman bilgi alma şansımızın olamadığı programlar gibi "güdük" bitiveren Sudan bölümünü -hiç olmazsa- bir parça "bağlayabilmek" için kısa bir-iki paragraf ayırma gereği duydum.

Her Sudanlı, sizinle alış-verişi olsun olmasın, sizin için potansiyel bir arkadaştır. Sizden gelecek en ufak bir kıvılcımla, kısa zamanda samimi bir diyalog başlayıverir aranızda. Gözünüzün içine bakarlar, birşey söyleseniz de, muhabbet başlasa diye. Dediğim gibi, bunda bir menfaat beklentisi yoktur. En azından benim bütün ilişkilerimde bu böyle oldu. Duyduklarım da hep beni teyit eder nitelikteydi.

Sudanlı'nın bu iyiliksever misafirperverliğine örnek olması açısından, Gedaref'e doğru giderken yolda -yeniden- karşılaştığımız Nando'nun anlattığı hikayesi çok etkileyici. Biz (Chris ve ben) Nando'dan Dongola'da ilk ayrılışımızdan yaklaşık bir saat sonra,o yola bizden önce çıktığı için, şehrin yaklaşık 30-40km dışında yakaladık ve yanından geçerken selamlaştık. Fakat, durup yeniden bir "veda partisi" düzenlemeyi de düşünmedik, açıkçası. Ben Nando'nun bağırarak birşeyler söylediğini duydum ama Chris'ten bir tepki gelmediği için üzerinde durmadım. Sonradan anlattığına göre, bize soğuk içeceğimizin olup olmadığını sormuş ve eliyle de durmamız için işaret etmiş. Halbuki ben selam verdiğini zannedip pencereden elimi sallamıştım, cevaben. Meğer, adamcağız 38°C sıcaklıkta tüm su stoğunu tüketmiş ve bizden su istermiş. Daha sonra (Dongola'dan sonra yaklaşık 120-130km kadar hiçbir yerleşim yok) çölün ortasında susuz kalakalmış adamcağız. "Bir süre sonra tamamiyle tükendim ve sonunda bulabildiğim bir tabelanın gölgesine sığındım" diyor Nando. Bir süre sonra, oradan yürüyerek geçen bir Sudanlı, bizim Nando'nun durumunu görüp yanına gelmiş, yarım yamalak anlaşabildiklerinden durumun vahametini kavramış ve Nando'yu elinden tutup bisikletini de iterek yaklaşık 10km ilerideki evine götürmüş. Orada bir-iki gece konuk edip, yedirip içirdikten sonrasını şöyle anlatıyordu, Nando: "Artık Hartum'a varana kadar ne otel, ne de yemeğe para vermedim. Beni her konuk eden, bir sonraki konaklama noktasındaki bir arkadaşının ya da akrabasının ismini verip, elime de bir not tutuşturup beni öyle salıverdi" diyordu. Sudanlı'nın bu konuda hakkını vermek lazım.

Etiyopya'ya varış
Etiyopya'ya, Gallabat'a (Sudan) karşılık gelen Metema Kasabası'ndan (ya da köyü demek daha doğru olur) giriyorsunuz. Sınırı geçtiğiniz anda başka bir ülkeye girdiğinizi farketmemeniz mümkün değil. Sınırdan önce uyuya kalıp da, sınırı geçtikten sonra uyanan birisi, kendisini bir anda başka bir "dünyada" hissedecetir. Her ne kadar, Gedaref'ten (Sudan) itibaren Gallabat'a doğru gelindiğinde coğrafya Sahra Afrikası'ndan artık iyice "gerçek Afrika"ya dönüştüyse de, yaşamsal görüntü sazdan kulübelerden oluşan köyler dışında klasik Sudan'dan çok farklı değildi, yine de. Ama sınırı geçer geçmez, tablo bir anda değişti. Bir kere herkes, kendilerine ayrıldığını düşünüyor olsalar gerek, yolların üzerinde "yaşıyorlar"; orada yürüyorlar, orada sohbet ediyorlar, orada alışveriş ediyorlar, orada oturuyorlar, orada düşünüyorlar, orada...


Etiyopya'ya girdikten bir süre sonra, eski yol arkadaşım Büyük Yarık Vadisi (Great Rift Valley) ile yeniden buluştuk. Bu birlikteliğimiz -kısa aralıklarla kesilse de- Mozambik'e kadar, yani onun "sonu"na kadar, devam edecek.

Etiyopya, dünyanın en fakir ülkelerinden birisi; kişi başına düşen yıllık gelir USD150.00'ın altında. Bu fakirlikle başa çıkamayan insanlar, hayatlarını idame ettirebilmek için her türlü yolu deniyorlar. "Her türlü yol" derken, hırsızlık ve gasp bunların içerisinde "fazlaca" yer tutmuyor. Dünyada her başkentte olduğu gibi, Etiyopya'nın başkenti Addis Ababa'da da ufak tefek yankesicilik ve hırsızlık olayları konusunda uyarılar varsa da, dediğim gibi, bunlar genel dünya ortalamalarına göre çok yüksek düzeyde değil. En azından, bazı kaynaklarca "Afrika'nın en güvenli şehirlerinden birisi" olarak kabul edilen Hartum'a göre daha güvenli olduğunu düşünüyorum.

Ancak, bunca fakirliğin yaşandığı bir ülkede, dedim ya, insanlar her yolu deniyor. En küçüğünden en yaşlısına kadar insanların çoğu dilenmeyi yaşamın doğal bir parçası olarak görüyor. Bu işi son derece profesyonelce yapanların yanı sıra, amatörce dilenenler de çok. Daha sınırdan içeri girer girmez etrafınız sarılıyor ve herkes birşeyler istiyor. Çocuklar işe mutlaka kalemle başlıyorlar. Arkasından defter, t-shirt, para, ayakkabı, saat, su ve daha aklına o anda ne gelirse, ya da sizin elinizde, arabanın içinde o anda ne görürse...

- "Give me a pen!" (Bana kalem ver)
- "Yok anacığım, pen yok! Hadi bakayım."
- "Give me one Birr!" (Etiyopya'nın para birimi Birr)
- "Yok yavrum, para da yok!"
- "Give me water!" (Bana su ver)
- "Yavrum, bu su benim, sana verirsem ben susuz kalırım!"
- "Give me watch!"
fesuphanallah
- "Evladım, o da tek ve benim!"
- "Give me....!"
- "Ulan şimdi ....'


"Give me a pen!"

Böyle bir "kısır" diyalog yaklaşık her amatör Etiyopyalı çocukla yaşanıyor. Bunların bir de profesyonelleri var, onlarla muhabbet biraz daha keyifli oluyor. Yanınıza yaklaşıp nazik bir dille sizi selamlıyorlar, nereden geliyor olduğunuz, işinizi, ailenizi, nerede kalacağınızı, nereye gideceğinizi v.s. soruyorlar. Bunlar genellikle iyi İngilizce konuşuyor. Bu girizgahtan sonra size ya otel öneriyorlar, ya -eğer otelinizi belirlemiş olduğunuzu söylediyseniz- annesinin çok iyi çamaşır yıkadığını ve çamaşırınız varsa size "çok özel fiyatla" ve diğerlerinden çok daha temiz olarak yıkayabileceğini söylüyor, ya da sizi ucuz ve iyi yemek yapan bildiği bir restorana götürmeyi teklif ediyorlar. Bütün bunlardan bir sonuç alamazsa, okulda ne kadar başarılı olduğunu, derslerine ne kadar çok çalıştığını, ancak daha başarılı olmak için kitap ve deftere ihtiyacı olduğunu ve bunları alacak parasının olmadığını, eğer onun için kitapçıdan istediği bir kitabı alacak olursanız size minnettar kalacağını ve sayenizde okulunu bitirip, önce ailesine, sonra da ülkesine yararlı bir insan olacağını uzun uzun anlatıyor. Eğer bütün bunlara inanıp da, onunla, istediği kitabı almak için gösterdiği kitapçıya giderseniz, daha önce yüz kere satın alınmış bir kitabı siz 101'inci kez satın alıp hayır işlemenin huzuruyla mutlu olabilirsiniz. Almış olduğunuz o kitap ise, bir süre sonra 102'nci müşterisi için vitrindeki yerini tekrar alacaktır.


Hakkını yemeyeyim, bu kız birşey istemedi. "Utangaç Kız" koydum adını

Peki, ne yapmak lazım? Bazıları(nız) bunları anlattığım için beni kalpsizlikle suçlayabilir. "Kalpli" olanlar ise, Etiyopya'yı ziyaretleri sırasında hayır işlemek amacıyla yanlarında getirdikleri 50 t-shirt, 200 kalem, 100 defter ve 200 silgiyi dağıttıktan sonra bunların bir on katı daha ısrarlı taleple başedemeyip panik içinde kendi "izole" otellerine çekilebilirler. Sonuç, onlardan sonra gelenelere potansiyel "kalem, t-shirt, para, saat, silgi, su" dağıtıcısı gözüyle bakan çocuklar yaratılır. Bu tabii işin mikro boyutu. Bir de, bu sayfalarda anlatmanın mümkün olmadığı ve günlerce tartışılabilecek bir "makro" boyut var. "Aid!", yani yardım. Afrika ülkelerini "karşılıksız yaşam sürmeye" mahkum eden, "çaba göstermeden elde etmeye" alıştıran bir sistem... Arada "haydan gelenin huya gittiği", ölçüsüz ve programsız bir şekilde yapılanlarından bir kısmının "bazılarınca" "cebellezî" edildiği ve amacının çok dışında bazı insanları ihya eden "Aid", yani yardım. Afrika'da, özellikle Etiyopya gibi ülkelerde onlarca, hatta yüzlerce yardım kuruluşunun izine rastlarsınız. Hepsi bir yerlere, bir şeylere yardım ediyordur. Bunların bir kısmı da misyoner kuruluşlardır. Kimin neye, ne amaçla ve nasıl yardım ediyor olduğunun bilinmediği bir kör dövüşüdür, gider.

Yeni bir slogan; "Aid doesn't help!" (Türkçe'ye "Yardım çözüm değildir!" diye çevrilebilir, yoksa biraz anlamsız oluyor) çıktı şimdi. Başta masum ve benim gibi düşünen insanlarca çıkarılan bir slogandı. Ama, Afrika'ya yardıma, keselerini "incittiği" için karşı çıkanlarca dört elle sarılındı ve sahiplenildi. Dolayısıyla amacı dışına çıktı ve başkalarının amacına yardım etmeye başladı. Ben ise "Yardım tek başına çözüm değildir!" sloganını savunmanın doğru olduğu kanısındayım. Neyse, bu konu ayrı bir "forum" ortamını aylarca besler. Daha fazla uzatmayalım. Sonuçta dilenen bir Etiyopya yaratılmış durumda; hem de bazen insanı çileden çıkaracak derecede...

Etiyopya'ya fazla oyalanmadan giriş yaptık diyebilirim. Triptik işlemleri için görevli kişinin öğle yemeğinden dönmesini beklerken, gümrük binasının bekleme salonunda duran somyanın üzerine, arabamın koltuk minderini yastık olarak koyup kestirirken Chris, gümrük binasının bir köşesinde çocukları (olduğunu tahmin ediyorum) ile yaşayan bir kadınla muhabbet ediyordu. Yaklaşık bir saatlik uyku, yorucu seyahatten kalan bitkinliğimi bir parça atmamı sağladı ve beni, yolun sonraki yorucu kısmına az da olsa hazırladı. Sınırdan sonraki ilk geceleyeceğimiz yer olan Gonder'e girdiğimizde saat gündüz saati 11:00'di. Şimdi aklınız karıştı, değil mi? Hem ordan oraya yorucu seyahat, hem öğle yemeğinden gelecek görevliyi beklemek, hem de Gonder'e gündüz saati 11:00'de varmak... Ama bu sizin bildiğiniz gündüz saati 11:00 değil.

Efendim, Etiyopya zaman konusunda -eskilerin dediği gibi- nev'i şahsına münhasır bir ülke. Öncelikle saatlerinden bahsedeyim. 24 saatlik bir günü iki 12 saatlik porsiyona bölmüşler. Birinci porsiyon, normal olması gereken saatle sabah 06:00'da başlıyor ve buna "gündüz saati" deniliyor. Diğeri de 18:00 de başlıyor, bu ise "gece saati". Yani siz -örneğin- saat 15:00'i kastederken aslında "gündüz saati 9" demelisiniz, gibi. Bu saat durumu, Kenya ve Tanzanya'daki Swahili insanları için de böyle.

Takvim ise ayrı bir konu ve daha da karmaşık. Bütün Hristiyan alemi 1582 yılında Jülyen takvimini bırakıp da Gregoryen takvimini kullanmaya başlamış ama, Etiyopyalılar bu kurala uymamışlar. Hala da eski usulle gidiyorlar ve -örneğin- duvarlarında asılı olan takvimleri 1998 yılının üçüncü ayını gösteriyordu, ben oradayken. Her iki takvim arasındaki yedi yıl sekiz aylık fark, karşınıza her zaman 7 ya da 8 yıllık bir fark çıkarıyor. Eğer 1 Ocak-10 Eylül tarihleri arasındaysanız 8, 11 Eylül-31 Aralık tarihleri arasındaysanız 7 yıllık bir fark var, Etiyopyalı'yla aranızda. Etiyopyalı'nın yılı 11 Eylül'de başlıyor. Toplam 12 ayları 30'ar günlük, bir ayları da 5 günlük (artık yıllarda ise 6 gün). İşte böyle karmaşık bir takvim. Bir de Christmas'ları 7 Ocak'ta... Ama bu Etiyopya'ya özel bir durum mu (Etiyopya, Ortodoks dünyasında bağımsız yeri olan bir kiliseye sahip: Etiyopya Ortodoks Kilisesi olarak geçiyor) yoksa tüm Ortodoks'ların Christmas'ı 7 Ocak mıdır, bunu bilemiyorum. Artık bunu da cahilliğime verin lütfen. Döndüğümde araştırırım. Ancak, şu kadarını söyliyeyim ki, Etiyopya Ortodoks Kilisesi'ni Mısırdaki Koptik (ya da Kopt) Ortodoks Kilisesi ile karıştırmamak gerekiyor (ki bu birçok batılı tarafından karıştırılmakta, Britannica dahil). Bu arada Koptik, eski Yunanca'da "Mısırlı" anlamına geliyormuş, bunu da yeni öğrendim. Hatırlayacağınız gibi, Koptik Ortodoksların "başkenti" Sina Yarımadası'nda -hani benim elimdeki kaynakçaya bakmadana gittiğim için saatini kaçırıp giremediğim- St. Katherina Manastırı ve Koptik Ortodokslar'ın kendilerini Ortodoks dünyasından ayırmaları M.S. 451 yılına rastlıyor. Halbuki Etiyopya Ortodoks Kilisesi'nin İskenderiye'de kutsanması M.S. 4. yüzyıl.

Neyse! Ben Etiyopya'ya vardığımda saatimi onların saatine göre ayarlamadım ama, Chris'in ilk işi bu oldu.

Gonder
Sudan'dan kara yoluyla Etiyopya'ya geliyorsanız, ilk konaklayacağınız yer büyük olasılıkla Gonder olacaktır. Sınırdan sonraki yorucu yolu tamamladıktan sonra kendinizi -eğer "otel göstericileri"nden" kurtarabilirseniz- bir otele atarsınız. Otel görevlisinin ilk söylediği, aracınızı emniyetli bir yere parketmeniz konusundaki uyarıdır. Nedense, Etiyopya'da arabalara "taş atmak" gibi bir adet var. Notlarını okuduğum ve karşılaştığım hemen hemen tüm arabalı gezginler, Etiyopya'da arabalarının taşlandığı konusunda yakınmışlardır. Açıkçası, benim başıma hiç böyle birşey gelmedi, Etiyopya'da bulunduğum süre boyunca.

Otele yerleşmemizden sonra yapmayı planladığım ilk şey buz gibi bir (hatta iki, belki üç) bira içmekti aslında. Ama Gallabat-Gonder arasında -Wadi Halfa-Dongola arasındaki kadar olmasa da- vücuduma yapışan tozdan oluşan kabuğu temizlemek için duş alma ihtiyacı daha ağır bastı ve Chris ilk birasını devirirken ben, ağız tadıyla içebilmek için duşumu aldım. Otelin terasında 18 günlük zorunlu bira orucumu bozarken, gün batımının arkasından alacakaranlık çökmüştü şehre.


Gonder'de gün batımı

Gonder, Etiyopya'nın büyük kentlerinden, aynı zamanda eski başkentlerinden birisi. 1635 yılında İmparator Fasilidas tarafından kurulmuş ve Etiyopya'nın kalıcı başkenti olarak ilan edilmiş. Gonder'in bir köyken, Etiyopya'nın (ya da o zamanki adı olarak bilinen adıyla Abissinia, ya da bizdeki eski adıyla Habeşistan) başkenti olması, Fasilidas'ın tahtı babası Susneyos'dan devralmasından sonra gerçekleşiyor. Susneyos, ülkede Müslümanlığın "baskı yoluyla" yayılmaya başlamasıyla yardıma çağırılan Portekizliler'den arda kalan askerler ve Katolik keşişlerin etkisiyle 1622 Katolik olmaya karar veriyor. Daha sonra da, Katolikliği ülkenin resmi dini olarak ilan ediyor ve mevcut Ortodoks Kilisesi'ni de kapatıyor. Bu değişikliği hazmedemeyip ayaklanan köylülerden yaklaşık 32,000'inin, Kraliyet Ordusu askerleri tarafından öldürüldüğü de rivayet olunuyor. Susneyos'un, tahtı 1632 yılında oğluna devretmesinden sonra Fasilidas, Ortodoks Kilisesi'ne itibarını tekrar iade edip Ortodoksluğu yeniden resmi din olarak ilan ediyor. Gonder'in güneyinde bulunan Tana Gölü çevresinde yerleşik bulunan Portekizliler'i de ülkeden kovuyor.

Gonder'in bu öyküsünü, sizleri sonradan "gezdireceğim" tarihi eserlere hazırlık olsun diye anlattım.

Efendim, Etiyopya'nın özellikle Addis Ababa'nın kuzeyinde kalan bölgelerinin deniz seviyesinden yüksekliği 2,000m'nin üzerinde ve bu bölge yer yer 4,000m'nin üzerine çıkan yüksekliklere de evsahipliği yapıyor. Bu yüksek plato, kuzeyden güneye "eski dost" Büyük Yarık Vadisi (Great Rift Valley) tarafından kesiliyor. Afrika'nın dördüncü en yüksek zirvesi Gonder'in kuzey-doğusunda uzanan Simien Dağları'nda yer alıyor; Ras Dashen Dağı, 4,620m. Gonder'in kendisinde bile ölçtüğüm rakım 2,233m idi. Böyle yüksekliklerde hem insanın hem de arabanın nefes alması zorlaşıyor tabii, oksijen ve basınç azlığından. Hareketleriniz sizi daha çabuk yorduğu gibi, arabanın performansı da hissedilir ölçüde düşüyor.

Gonder'de dikkat çekici tarihi yapılardan en önemlisi Fasil Ghebbi. Bu yapı, yaklaşık 70 dönümlük, etrafı taş bir duvarla çevrili bir alana yayılmış ve içerisinde 6 kale, bu kaleleri birbirlerine bağlayan tüneller ve bazı diğer küçük binalar var. Kompleksin restorasyonu için UNESCO 1999 yılında bir çalışma başlatmış. Başladığında 2002 yılında tamamlanması öngörülen restorasyon çalışmalarına henüz devam edilmekte. Restorasyonun bu kadar uzun sürmesinin sebebi, inşaat tekniği ve malzeme olarak tümüyle orijinale sadık kalınması. O kadar ki, harç için kullanılacak kireç bile toprakta kazılmış çukurlarda söndürülüp dinlendiriliyor (aslında, çocukluğumdan hatırladığım inşaatlarda da böyle kireç kuyuları açılır ve kireç orada dinlendirilird). Bu sadakat da, başta öngörülemeyen gecikmeye sebep olmuş.

Fasil Ghebbi'deki en etkileyici yapı Fasilidas tarafından 1640 yılında yaptırılmış olan ilk kale. 20. yüzyılın ortalarında bir restorasyon geçirmiş olan kale iki kattan oluşuyor ve genellikle Portekiz ve Axumit, yer yer de Hint etkileri görülmekte. İkinci katın da üzerinde bulunan ve yerden yüksekliği 32m olan bir teras ise gözetleme kulesi vazifesini görüyor. Bu noktadan, açık havalarda Tana Gölü'ne kadar görülebildiği söyleniyor.


Fasilidas Kalesi, Fasil Ghebbi

Fasilidas Kalesi'nin hemen yanında yer alan Kraliyet Arşiv binası, 2. Dünya Savaşı sırasında İngiliz uçakları tarafından, İtalyanlar'ın komutanlık binası olarak kullanıyor olmsı nedeniyle bombalanmış, olduğu gibi saklanıyor.


Kraliyet Arşiv Binası. İngiliz bombalarının izi hala duruyor

Fasil Ghebbi'deki diğer kaleler, Fasilidas'tan sonraki imparatorlar tarafından yaptırılmış. Bunlardan, eski görkeminden günümüze fazlaca bir iz kalmamış olan Iyasu'nun yaptırmış olduğu kale en büyüklerinden ve tarih kaynaklarının anlattıklarına göre de en süslüsüymüş; fildişi, altın varak, birçok değerli taşın yanı sıra birbirinden güzel resimlerle bezeliymiş. Bunlardan hiçbirisi günümüze kadar gelememiş maalesef; hem 1704'teki deprem, hem de 2. Dünya Savaşı'nda İngiliz bombardımanından dolayı.

Iyasu'dan sonraki 15 yıl içerisinde 4 kral taç giymiş ve arkasından suikaste uğramış. Bunlardan sadece birisi, Iyasu'nun oğullarından III. David, Fasil Ghebbi'ye bir eser bırakmış: Bir aslan kafesi. Siyah yeleli Habeş aslanı, o günden sonra Haile Selasiye'nin imparatorluğuna kadar Etiyopya Krallığı'nın sembolü olmuş. En son, İmparator Selasie'ye ait olan aslanlar 1992 yılına kadar bu kafeste yaşamışlar.
Gonder ve çevresinde, yedisi Fasilidas zamanından kalma 44 tane kilise olduğu söyleniyor. Bunların büyük kısmının orijinalleri, 1888 yılında Sudan'lı Mehdi taraftarlarının saldırısı sonucu yokolmuşlar. Bunlardan yalnızca Debre Birhan Selassie kilisesi saldırılardan kurtulabilmiş ve Gonder zamanından günümüze kalabilmiş.


Debre Birhan Selassie kilisesi

İmparator I. Iyasu tarafından yaptırılan orijinal hali (ki kesinlikle dairesel bir yapı olduğu iddia olunuyor) 1707 yılında geçirdiği yangında hasar gördükten sonra restore edilmiş. Ancak günümüzde mevcut olan dikdörtgen şeklini, 18. yüzyıl sonlarında yeniden inşaası sırasında almış.


Debre Birhan Kilisesi rahibi

Gonder'de geçirdiğim iki gecenin ardından 10 Aralık Cumartesi sabahı saat 09:00'da kuzeye, Axum şehrine doğru yola çıktım. Hedefim, Michelin'in 745 numaralı "Africa-North East, Arabia" haritasında yaklaşık 365km kilometre olarak görünen yolu yaklaşık 6 ila 8 saatte aşmak. Haritada, yolun, ilk 295km'lik kısmı "improved", yani iyileştirilmiş; son 70km'lik kısmı ise "partially improved", yani kısmen iyileştirilmiş stabilize ya da toprak yol olarak gösterilmişti. Ayrıca bu yol, yukarıda bahsettiğim 4,620m'lik Ras Dashen zirvesini barındıran Simien Dağları'nı aşıyordu ve yer yer 3,000m rakımın üzerinde zorlu geçitlerden geçiyordu. "İyileştirilmiş yol" kavramının benim kafamdaki imajıyla, bunun Etiyopya versiyonunun gerçeği arasında ne büyük bir uçurum olduğunu, Simien Dağları'nın uçurumları dibinden yılankavi virajlarla sarsılarak yükselip alçalırken daha iyi anladım. Hartum'da kırılanının yerine takılan yeni camım, bu haşin titreşimlere dayanamayarak çalışmaz hale gelmiş, penceremi hava almak için açmak amacıyla kola saldırdığımda, pencere kolunun elimin altında ümitsizce boşa döndüğünü farketmiştim. Pencereyi açmanın tek yolu artık camı içerden ve dışardan iki elimle kıstırıp aşağıya doğru bastırarak indirmekti. Eskiden Ankara'da çalışan emektar Bahçeli-Kızılay-Cebeci dolmuşlarının şöför pencerelerinin niye böyle açılıp kapandıklarını hep merak ederdim. Meğer Hartum'daki camcıların eli değmiş, onlara da.

Daha bir yaşını bile bitirmemiş bir Defender'in Bahçeli-Kızılay-Cebeci dolmuşu durumuna düşmesine gönlüm razı olmadığı için, arabayı, uçurumun müsaade ettiği bir noktada parkettim ve takım çantamı çıkarıp, seyahate başladığımdan beri ilk "fiili müdahalem"i yaptım.


Simien Dağları yollarında...

Kapı iç döşemesini söküp (çok kolay oldu, çünkü camcı tarafından sökülürken pimlerin çoğu zaten kırılmıştı) mekanizmadan kurtulmuş olan camı bantla yeniden yuvasına "yapıştırdım". Yapmış olduğum bu yaratıcı tamiratın ardından yola devam ettim. Simien yükseltilerini tırmanırken, Afrika yaban hayatının ilk göstergeleri de çevrede tek tük belirmeye başlamıştı; çevrede Etiyopya'ya has uzun tüylü Guereza maymunları 3'lü 4'lü gruplar halinde cirit atıyorlar, arabanın gürültüsünden ürküp kaçışıyorlardı. Ancak o kadar hızlı hareket ediyorlardı ki, fotoğraf makineme tele-zoom objektifi takılı halde kucağımda araba kullanıyor olmama rağmen bile, yakalayabildiğim en iyi fotoğraf aşağıdaki beni seyrederken çekebildiğim "silueti" idi.


Guereza maymunu... Her hareketimi büyük bir dikkatle izliyorlardı

Geçtiğim yol güzergahı, aynı zamanda Etiyopya'nın en önemli milli parklarından olan Simien Dağları Ulusal Parkı'nın da içinden geçiyor. Bu park, benim seyahat planımda en az bir gece kamp yapmayı planladığım bir yerdi. Ancak, Sudan'daki olaydan kaynaklanan gecikme nedeniyle bu planımı değiştirmek ve parkta konaklamayı iptal etmek zorunda kaldım. Ancak sonradan öğrendiğime göre geceleri sıcaklık sıfırın oldukça altına düşüyordu ve benim açıkçası böyle bir "suhunet" için hazırlığım yoktu. Daha sonradan Addis Ababa'da yeniden karşılaştığım Bill ve Clair çifti, -sanırım yakıtlarına su karışmış olması nedeniyle- yakıt donması problemi ile Defender'larını sabah çalıştırmakta oldukça zorlandıklarını anlattılar.




Simien Dağları'nda böyle güzel manzaralarla karşılaşıyorsunuz

Başta 6 ila 8 saat arasında tamamlamayı öngördüğüm 365km'lik yol, akşam saat 20:30'da Axum'da sona erdi. Yani tam 11,5 saat. Bunun yaklaşık yarım saati pencere tamiratı için geçmiştir; başka da bir mola vermedim. Ortalama 33km hız... Bu beklenmedik yavaşlık, Etiyopya için başta yapmış olduğum zaman planlamasının pek işlemeyeceği hissine kapılmama neden oldu, nedense. Daha sonraki günlerde de, bunun hiç de yersiz olmadığını yeni tecrübelerle anlayacaktım. Buna karşın, yolun beklediğimden uzun sürmesi ve dolayısıyla -istemeden de olsa- yapmak zorunda kaldığım yaklaşık 3 saatlik gece yolculuğunun bana hoş bir sürprizi oldu. Benden başka neredeyse hiçbir aracın olmadığı yolda büyük bir gönül huzuruyla hem dar huzmeli spotlarımı, hem de viraj spotlarımı yakmış ilerlerken iki kere Simien Kurdu'na rastladım. Yolun bir tarafından diğerine koşarak geçip, daha sonra temkinli bir şekilde beni izlediler. Sayıları son yıllarda, özellikle yaşanan kuduz salgını nedeniyle ciddi şekilde azalan Simien Kurdu (tüm Etiyopya'da 600 cıvarında kaldığı sanılıyor), bu kadar az sayıda kalmış olmasına rağmen hala -özellikle geceleri- yol kenarlarında, hatta yerleşim yerlerine yakın bölgelerde görülebilirmiş.

Sonraki güncellememde Axum-Lalibela-Addis Ababa güzergahını anlatacağım. Belki, Etiyopya'yı bitiririm bile, bakarsınız.

Sayfa 2 >

 
  ana sayfa I başlarken I araç I rota I iletişim